9 Kasım 2012 Cuma

Tülay Hergünlü:Mustafa Kemal gerçeği


Yıl 1915… Mustafa Kemal Sofya’da Ataşemiliter olarak görev yapmaktadır. Dünya harbi çıkmıştır ve Alman askeri ıslahat başkanı Liman Von Sanders, Çanakkale’yi savunacak ordunun başına geçmiştir. Osmanlı, Karadeniz’de meydana gelen bir olay üzerine oldubittiye getirilerek harbe sokulmuştur.  Bütün memleketin açık bir felâkete sürüklendiğini gören Mustafa Kemal, Başkumandanlık vekilliğine başvurarak, ordu içinde rütbesine uygun herhangi bir görev ister. Gelen cevap olumsuzdur. Görev almakta ısrar eden bir cevap gönderir. Uzun süre cevap alamaz. Gerekirse bir er gibi cepheye atılmaya karar verir, eşyalarını toplar, gitmeye hazırdır. Nihayet beklediği cevap gelir;
On dokuzuncu tümen kumandanlığına tayin buyruldunuz. Hemen İstanbul’a hareket ediniz.’
Mustafa Kemal bu emri aldığında Başkumandan vekili Enver Paşa, Türkiye’nin uğradığı en kanlı bozgunlarından biri olan Sarıkamış savaşındadır…
Mustafa Kemal Sofya’dan döndüğünde Enver Paşa’da Sarıkamış’tan dönmüştür. Kendisini ziyaret eder ve teşekkür ederim, beni numarası ondokuzuncu olan tümene kumandan tayin etmişsiniz. Bu tümen nerededir?’ der. Enver Paşa’dan ilginç bir cevap gelir; Ha, evet… Belki bunun için Erkânı-Harbiyye (Kurmay Heyeti) ile görüşseniz daha iyi bilgi edinirsiniz.’
Başkumandanlık Erkân-ı Harbiye’sine gider ve kendisini; Ondokuzuncu Tümen Kumandanı Mustafa Kemal’ olarak tanıtır. Herkes şaşırır. Zira böyle bir tümenin var olduğundan hiç kimsenin haberi yoktur. Sonunda birisi çıkar ve böyle bir tümenin Liman Von Sanders’in ordusunda bulunabileceğini söyler. Mustafa Kemal, Von Sanders’in Kurmay Başkanı Kâzım Bey’in bürosuna giderek durumu anlatır. Kâzım Bey, kendilerinde böyle bir tümenin olmadığını söyler ve Gelibolu’ya gitmesini önerir. Mustafa Kemal sonunda tümenini bulmuştur. Aslında bulamamıştır. Bir on dokuzuncu tümen vardır ama fiilen yoktur. Tekirdağ’da bir ay uğraşarak tümenini hazırlar. Ve ne hikmettir ki, tarih sahnesine ilk olarak çıkacağı yer, bu tümene komutanlık edeceği yerdir; Çanakkale…
Mustafa Kemal’in parlak kariyeri, ileri görüşlülüğü, fikir ve düşüncelerini her ortamda cesurca ortaya koyabilmesi, isabetli tahminleri ve üzerine aldığı görevlerdeki üstün başarıları, rakiplerinin ve en başta da Enver Paşa’nın dikkatinden kaçmamıştır.  Ülkenin makûs talihini yenebilecek bu komutanın daha fazla yükselmesini önlemek için olabilecek her türlü engel karşısına çıkartılmıştır.  İmparatorluğun en ücra köşelerine gönderilmiş, Sofya’da kızağa çekilmiştir. Daha da ileri gidilerek kendisine Hindistan seferi teklif edilmiş. ‘Ben o kadar kahraman değilimdiyerek reddetmiştir. Afganistan’a gönderilmek istenmiş, haritada yerini bile bilmiyoruz sözleriyle itiraz etmiştir. Çünkü o Enver Paşa gibi hayalci ve maceracı değildir. Gerçekçidir ve ayakları yere sağlam basmaktadır.
Mustafa Kemal, Enver Paşa ve yandaşlarını o kadar rahatsız etmiştir ki, adının duyulmasını, zaferlerinin bilinmesini istemezler. Öyle ki; Anafartalar üzerine yapılan bir konuşmasının fotoğrafı ile birlikte yayınlanmasına müdahale ederler.  Baskıyı durdururlar ve Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’in fotoğrafını çıkartıp yerine Alman Liman Von Sanders’in fotoğrafını koydururlar. Sanki Çanakkale zaferini bir Alman kazanmış, İstanbul’u bir Alman kurtarmış gibi.
O yıllarda önemli bir sorun ise Hicaz’ın boşaltılmasıdır. Araplar, İngilizlerle işbirliği içerisindedir. Boşaltma hayli tehlikelidir ve böyle bir harekâtın harp tarihinde bir benzeri yoktur. Bu işin yapılması için Medine’nin ve Peygamberin kabrinin savunulmasından da vazgeçilmesi gerekecektir. Dinî duyguların had safhaya çıkacağı böyle bir çekilmeyi başarabilecek bir tek komutan vardır; Mustafa Kemal Paşa… Şimdi de ona Peygamberin mezarını düşmana bırakma görevi yükletilecektir.
Mustafa Kemal, En doğrusu şimdiye kadar kim savunmuşsa çekilmeyi de o yapmalıdır’ der ve oyunu bozar. Sonunda Padişah’ın ve Sadrazam Talat Paşa’nın da baskısıyla, Enver Paşa’nın zaten zoraki verdiği çekilme kararından vazgeçilir. Eğer kabul etseydi ve Hicaz’dan çekilme onun komutanlığında gerçekleşseydi, Mustafa Kemal sonsuza kadar “Peygamberimizin mezarını düşmana teslim eden adam” damgası yemekten kurtulamayacaktı. Ancak İlâhi Plân, düşmanlarına ve rakiplerine bu fırsatı vermedi.
*
Bu olaylardan hareket edersek, günümüze geldiğimiz de Mustafa Kemal Atatürk’ün üstünün örtülmesi, adının önemsizleştirilmesi, eğitim kitaplarından çıkartılması, resimlerinin duvarlardan indirilmesi, okullardan adının silinmesi, heykellerine çelenk bırakılmasının ve saygı duruşlarının önlenmesi, Anıtkabir ziyaretlerinin kısıtlanması, Cumhuriyet ve diğer millî bayramların kutlanmasının bir takım yasaklamalar ve bahanelerle engellenmesi ve benzeri uygulamalar kimseyi şaşırtmasın. Bunlar Vahüdiddünlerin, Damat Feritlerin, Enver Paşaların ve benzerlerinin bitmeyen kinlerinin günümüzdeki uygulamalarıdır…
Güneş balçıkla sıvanmaz, Mustafa Kemal gerçeği, tarihten ve vicdanlardan silinemez!
Tarihteki tek yenilgisini Türklerden alan İngiliz Bahriye Nazır’ı Churchill’in dediği gibi o, ‘Kaderin Adamı’dır… Kader ona çağları aşma görevini vermiştir ve o bu görevi başarıyla yerine getirmiştir…
Ölümünün 74. Yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet ve minnetle anıyoruz.
Ruhu şâd olsun!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 9 Kasım 2012


Kaynak: Falih Rıfkı Atay- Çankaya. (Pozitif Yayınları)

2 Ağustos 2012 Perşembe

Vahdettin Dosyası 2 : Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı

Sinan Meydan

Mevlanzade Rıfat'ın 1929'da "Kurtuluş Savaşı'nı Vahdettin'in başlattığını" ileri sürmesinden sonra "dinci sağ" hemen harekete geçerek "kurmaca bir tarih" yazmaya başlamıştır.
Bu kurmaca tarihe şöyle birkaç örnek vermek mümkündür: Necip Fazıl Kısakürek, "Milli şahlanış hareketinin fikirde yaratıcısı ve bu amaçla Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya
gönderen, doğrudan doğruya Vahdettin'dir..." demiştir.
Nihal Atsız, " (Vahdettin), Osmanlı padişahlarının en talihsizidir. Bu yüzden kendisine hain damgası vurulmuştur. Fakat hain değil, bütün Osmanlı padişahları gibi vatanperverdir..." demiştir.
Kadir Mısıroğlu, "Sultan Vahdettin, ufukta beliren vahim tehlikelere karşı Anadolu'da bir direniş hareketi düşünüp, bunu tepesindeki işgal kuvvetlerine rağmen en dikkatli şekilde planladı. Bu cümleden olarak yaverlerinden Mustafa Kemal Paşa'yı geniş yetki ve imkanlarla donatarak Anadolu'ya gönderdi..." demiştir.
Vahdettin'i aklamaya, hatta "Kurtuluş Savaşı kahramanı" yapmaya yönelik bu iddialar ne kadar gerçeği yansıtmaktadır? Bu soruya cevap vermek için Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı'nın başından sonuna kadar nasıl bir politika izlediğine bakmak gerekecektir.

"Önce ben" diyen bir padişah
I. Dünya Savaşı sonlarına doğru padişah olan Vahdettin, bu savaşa bir an önce son verilmesini istemiştir. Padişah Vahdettin, Osmanlı Devleti'nin, I. Dünya Savaşı'ndan çekilmesini sağlayacak olan Mondros Ateşkes Antlaşması'nı kayınbiraderi Damat Ferit'in imzalamasını istemiştir. Ancak Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, "Bu adam mecnundur! Bu kadar önemli görev kendisine nasıl verilebilir?" diyerek Damat Ferit'in görevlendirilmesine karşı çıkmıştır. Buna rağmen Padişah, "Biz onu idare ederiz!" diyerek kararında ısrar etmiş ve Ahmet İzzet Paşa'nın Damat Ferit'le görüşmesini istemiştir. Bunun üzerine Ahmet İzzet Paşa, Damat Ferit'le Ayan Meclisi'nde bir görüşme yapmıştır:

İngiliz Amirali Sir Somerset
Gough-Calthorpe
"Mütareke konusunda neler yapılabileceğini, karşı karşıya oturup konuştular... Damat Ferit anlattıkça, İzzet Paşa renkten renge giriyor, bir megalomanla karşı karşıya bulunduğunu daha iyi anlıyordu... Üstelik, kafasızdı bu adam!.. Ne devletler arası politikadan, ne siyasetten haberi vardı!
Damat Ferit şunları söylüyordu sadrazama: 'İngiliz Amirali Calthorpe ile görüşeceğim. Eğer devletin kesin ülke bütünlüğünü esas alan bir mütarekeye yanaşmazlarsa, derhal bir savaş gemisi, kruvazör isteyip Londra'ya gideceğim... İngiltere kralına, ben senin baban olan kralın eski dostuyum!
Arzularımın kabulünü senden beklerim, diyerek barış tekliflerimizi kabul ettireceğim!..' Yanıma özel katip olarak da Rum Patrikhanesi katibi Kara Yeodori'yi alacağım...' Sadrazam İzzet Paşa, bu sözler üzerine donmuş kalmıştı... Bu mevkiye gelmiş bu adam nasıl olurdu da, hala devletlerin yüce menfaatlerinde böyle dostlukların sökmeyeceğini bilmezdi? Üstelik, İngiltere kralının babasıyla hiçbir dostluğu filan da yoktu!.. "
Ahmet İzzet Paşa ve birçok bakan, eğer bu görev Damat Ferit'e verilirse istifa edeceklerini belirtmişlerdir.

Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf(Orbay)
Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalayacak heyetin başkanlığına Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf (Orbay) Bey'i atamıştır. Padişah Vahdettin, bu atamayı bazı şartlar ileri sürerek kabul etmiştir. İşte tam da bu noktada Padişah Vahdettin'in tahtını, tacını ve politik geleceğini vatanından üstün tuttuğu anla-sumaktadır. 1918 Kasımı'nda

Padişah Vahdettin'in "önce kendini" düşündüğünün iki önemli kanıtı vardır:
1- Vahdettin, ülkesinin geleceğini ilgilendiren çok önemli bir antlaşmayı imzalayacak heyetin başkanlığına Damat Ferit gibi aklı bir karış havada, ne yaptığını bilmeyen, Ahmet İzzet Paşa'nın deyimiyle "mecnun" birini atamak istemiştir: Vahdettin, bu önemli göreve atadığı kişinin niteliklerine değil, kendisine bağlı olmasına önem vermiştir. Basiretsiz ve niteliksiz bir maceracı olan Damat Ferit, Vahdettin'in ablası Mediha Sultan ile evlidir, dolayısıyla Vahdettin'le akrabadır. O günlerde tahtını kaybetmekten korkan Vahdettin, bu göreve akrabası Damat Ferit'i getirerek bir anlamda kendisini güvenceye almıştır. Fakat kendisini güvenceye alırken ülkesinin geleceğini hiçe saymıştır.
Mondros Ateşkes Antlaşması'yla Osmanlı Devleti, çok ağır şekilde yenildiği I. Dünya Savaşı'ndan çekilecektir. İngiltere, Fransa ve İtalya gibi emperyalist devlerle masa başında bir boğuşma yaşanacağı kesindir. Türkiye'nin geleceği bu antlaşmaya bağlıdır. İşte böyle bir ortamda Padişah Vahdettin'in kafasındaki tek şey, "Diğer yenilen ülkelerde olduğu gibi acaba ben de tacımı ve tahtımı kaybeder miyim?" endişesidir. Bu endişe nedeniyle, sadece kendini düşünerek, bu önemli göreve eniştesi Damat Ferit'i getirmek istemiştir.
2- Vahdettin, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'nın ve diğer bakanların "istifa ederiz!" tehdidi üzerine Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalayacak heyetin başına Bahriye Nazırı Rauf Bey'in atanmasını zoraki kabul etmiştir.

Ancak iki şartı vardır: Bu şartlardan ilki, Vahdettin'in yine vatanından çok kendini düşündüğünü göstermektedir.
1- Hilafetin, saltanatın ve Osmanlı hanedanlığı hukukunun tamamının korunması,
2. Herhangi bir Osmanlı iline özerklik verilirse bunun siyasi değil idari (yönetsel) olmasının istenmesi.
Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya göre Vahdettin'in öne sürdüğü bu şartların antlaşma ile hiçbir ilgisi yoktur. Padişah, savaş yenilgisinin yaratmış olduğu kargaşa içinde Osmanlı hanedanlığının devam etmemesinden korkmuştur ki, bu da Padişah'ın kendi tahtını kurtarmaktan başka bir şeye önem vermediğini göstermektedir.
Turgut Özakman, bu durumu, Vahdettin'in "yalnız kendini ve tahtını düşündüğünün ilk somut ve belgeli davranışı" olarak değerlendirmiştir.
Padişah Vahdettin'in, Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren çok önemli bir antlaşma imzalayacak heyetin başkanından ilk isteğinin, "Hilafetin, saltanatın ve hanedanın haklarını koruyacaksın!" olması, Vahdettin'in önce vatan değil, "önce ben!" dediğini kanıtlamaktadır.
Soruyorum şimdi: Önce vatan değil, "önce ben!" diyen bir padişaha ne diyeceğiz?

Geleceği göremeyen padişah
I. Dünya Savaşı'nda yenilen ülkelerde rejim değişikliklerinin olması, kralların tahtlarını ve taçları kaybetmeleri Vahdettin'i kaygılandırmıştır. Bu nedenle Vahdettin, Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalayacak heyetin başkanı Rauf Bey'den, önce "hanedan hukukunu" korumasını istemiştir. Ancak çok geçmeden kaygılanmasına gerek olmadığı görülmüştür. Çünkü emperyalistlerin Doğu'da saltanat rejimini tercih ettikleri anlaşılmıştır. Bir hüküm darla onun kullarını idare etmek, demokratik rejimle yönetilen özgür bir yurttaşlar topluluğunu idare etmekten çok daha kolaydır.
Bu nedenle başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere Türkiye'yi işgal eden tüm emperyalistler, Atatürk'ün etrafında gelişen halk hareketini boğmaya çalışarak, kendi kontrolleri altındaki padişahı ve monarşiyi desteklemişiler, onu güçlendirmeye çalışmışlardır.
Nitekim, İstanbul'un işgali üzerine İşgal Kuvvetleri Komutanlığı'nın yayınladığı bildiride, Kuvayı Milliyeciler, Padişahın emirlerine uymadıkları için suçlanmış ve herkes Padişah ve hükümetin vereceği emirleri dinlemeye çağrılmıştır.

İngiliz elçisi Sir Horace Rumbold
Vahdettin, 4 Ekim 1918'de, ajanı Rüştü Bey'i İsviçre'nin başkenti Bern'de bulunan İngiliz elçisi Sir Horace Rumbold'la görüşmeye göndertmiş ve kafasındaki barış koşullarını İngilizlere önceden sunmuştur. Vahdettin'in barış koşullarına bakılacak olursa, yaşanan gelişmeleri doğru okuyamadığı anlaşılmaktadır; Çünkü, Vahdettin, Osmanlının dağılıp parçalandığını ve Anadolu'nun tehdit edildiğini göremeyerek, hala Hicaz'da, Filistin'de ve Mezopotamya'da hak iddia etmeye kalkmıştır. Rauf Bey ve delegeler kurulu, 30
Ekim1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalayıp yurda döndüğünde Padişah Vahdettin, Rauf Bey'in başkanlığındaki delegeler kurulunu kabul etmemiştir. Vahdettinci yazarlar bu durumu, Vahdettin'in Mondros Ateşkes Antlaşması'nı beğenmediğine kanıt olarak göstermişlerdir. Ancak bu değerlendirme doğru değildir. Vahdettin'in delegeler kurulunu kabul etmemesinin nedeni, Padişahın, Rauf Bey'in başkanlığındaki bu kurulun Mondros'a gitmesini zoraki kabul etmiş olmasındandır.
Vahdettin, Mondros Ateşkes Antlaşması'nı şöyle yorumlamıştır: "Bu koşulları, ağır olmalarına karşın kabul edelim. Öyle tahmin ederim ki, İngiltere'nin Doğu'da asırlarca sürmekte olan dostluğu ve lütufkar siyaseti değişmeyecektir. Biz onların hoşgörüsünü daha sonra elde ederiz... "
Aslında bu sözler de Vahdettin'in ufuksuzluğunu olanca açıklığıyla gözler önüne sermektedir: Çünkü Vahdettin, İngiltere'nin Doğu'daki emperyalist politikalarını, onların Doğu'da asırlarca sürmekte olan dostluğu ve lütufkar siyaseti olarak görmüş ve dahası, İngiliz emperyalizminin hoşgörüsünün elde edilebileceği yanılgısına düşmüştür. Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı sırasındaki politikası, bizzat kendi ağzından açıkladığı gibi, İngilizlerin hoşgörüsünü elde etmektir. Bunun dışında söylenen her şey palavradır!

İngilizlere yaranma politikası
Vahdettin, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından hemen sonra İngilizlere yaranma politikasını uygulamaya koymuştur. Bu amaçla önce Ahmet İzzet Paşa Hükümeti istifa ettirilmiş, yerine İngilizci Tevfik Paşa Hükümeti kurdurulmuştur.

Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa
Bu hükümet değişikliğinde Padişah'ın parmağı olduğunu bizzat Ahmet Rıza Bey ifade etmiştir. Tevfik Paşa'nın, İngilizci ve Vahdettin'in dünürü olması, padişahın onu tercih etmesinde etkili olmuştur. Sina Aksin, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti'nin istifa ettirilip yerine Tevfik Paşa Hükümeti'nin kurdurulmasını, "Vahdettin'in, Osmanlı Devleti'nin kaderini belirleyecek olan İtilaf devletlerine göre bir kabine istemesine" bağlamıştır. Tevfik Paşa Hükümeti'nde İngiliz dostları dışında bazı Fransız dostlarının da bulunması Akşin'i doğrulamaktadır.

Padişah Vahdettin, genelde İtilaf devletlerini, özelde İngilizleri memnun etmek için iki önemli adım atmıştır:
1- Meclis-i Mebusan'ı dağıtmıştır,
2- Damat Ferit Paşa'yı sadrazam yapmıştır.
Anadolu'nun yer yer işgal edilmesi üzerine sesini yükselten Meclis-i Mebusan, İngilizleri rahatsız etmeye başlamıştır. Meclisi kontrol etmektense, padişahı kontrol etmenin daha kolay olacağını düşünen İngilizler, Padişah Vahdettin'e baskı yaparak meclisin kapatılmasını sağlamışlardır.
Vahdettin, 21 Aralık 1918'de anayasanın 7. maddesine dayanarak yayımladığı bir iradeyle meclisi dağıtmıştır. Vahdettin, Meclisi dağıtarak aklınca İngilizlerden hayat güvencesi aldığını düşünmüştür. Bu konuda başkatibi Ali Fuat'a, "Ecnebiler; 'Siz hayat hakkınızı korumak için çalışmalısınız. Eğer gereken çalışmayı yapmazsanız, hayat hakkınızı da tehlikeye atmış olursunuz.' diyorlar" demiştir.
Kendi hayatını düşünerek ulusal iradeye son veren Vahdettin'e ne diyeceğiz? "Büyük vatan dostu sultan Vahdettin mi" diyeceğiz?
Vahdettin, Tevfik Paşa'nın yeterince İngilizci olmadığını düşünerek çok koyu bir İngilizci olan eniştesi Damat Ferit'i göreve getirmiştir. Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı'na yönelik politikasını biçimlendiren Damat Ferit Paşa hükümetleri olacaktır.

Damat Ferit ve Vahdettin'in ortak paydası: Akrabalık ve İngilizcilik.

Vahdettin'in kız kardeşi Mediha Sultan'la evli olan Damat Ferit, padişahın akrabasıdır ve tahtını, tacını, hatta hayatını kaybetme korkusu taşıyan Vahdettin'in temel politikası akrabalarını iktidara getirmektir.
Padişah Vahdettin, Milli Hareketi başından itibaren boğmaya çalışan, hain Damat Ferit'i tam 5 kere sadrazamlığa getirmiştir. Padişah Vahdettin'in ısrarla Damat Ferit'i sadrazam yapmasının nedeni, Ferit'in "İngilizci" ve "akrabası" olmasındandır. Vahdettin, bir taraftan Damat Ferit'in İngilizciliği sayesinde İngiltere'ye yaklaşmaya çalışırken, diğer taraftan akrabalığı sayesinde onu çekip çevirmeye çalışmıştır. Dolayısıyla Damat Ferit hükümetlerinin, Atatürk'ün önderliğindeki Milli Hareketi yok etmek için attığı "ihanet adımlarını", Padişah Vahdettin'den habersiz atılmış adımlar olarak görmek olanaksızdır.
Nitekim, Damat Ferit hükümetlerinin Atatürk'e ve Milli harekete yönelik bir çok kararının altında doğrudan Padişah Vahdettin'in imzası vardır. Örneğin, Milli hareketi "eşkıya" hareketi
olarak gören bildirinin yayınlanması, Atatürk'ün görevden alınması, Divanı-harp'ta idama mahkum edilmesi, rütbe ve nişanlarının geri alınması, Hilafet ordusunun kurulması gibi kararların altında doğrudan padişahın imzası vardır.
Damat Ferit, Padişah Vahdettin'in sözcüsü gibidir. Örneğin, 9 Mart 1919'da İngiliz Yüksek Komiseri Yardımcısı Richard Webb'i ziyaret ederek, Efendisi Padişahla kendisinin ümitlerinin Tanrı'ya ve İngiliz yönetimine dayandığını" bildirmiştir.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında doğrudan Padişah Vahdettin'e gönderdiği telgraflarla, Damat Ferit Hükümeti'ni iktidardan uzaklaştırmasını istemiştir.
Damat Ferit'in ikinci kez sadrazamlığa getirilmesine karşı çıkan Meclisi Mebusan Başkanı Hüseyin Kazım Bey'-in, bunun memleket ve saltanat için felaket olacağını söylemesi üzerine Vahdettin sinirlenerek, "Ben istersem Rum Patriği'ni de Ermeni Patriğini de getiririm. Hahambaşı'nı da getiririm" demiştir. Yani Vahdettin bilerek, isteyerek hain Damat Ferit'i sadrazamlık makamına getirmiştir.
Vahdettin eğer gerçekten Anadolu'daki Milli hareketten yana olsaydı, tam 5 kere "vatan haini" Damat Ferit'i sadrazamlığa getirir miydi?
Kurtuluş Savaşı sırasında Damat Ferit'ten bir türlü vazgeçmeyen Padişah Vahdettin, daha sonra Avrupa'dayken Refi Cevat'a, "Damat Ferit bir yalancıydı!" demiştir.

Vahdettin'in İngilizlerle olan "şaşırtan" ilişkilerine diğer bölümde devam edeceğiz.

http://haberguncel.blogspot.com/2012/04/vahdettin-dosyasi-2-vahdettin-ve.html

Dersim Yalanları ve Gerçekleri - 4 - Sinan Meydan

“Dersim Harekatında 50 Bin İle 100 Bin İnsan Öldürülmüştür” yalanı

Cumhuriyet tarihi yalancılarının en sık söyledikleri Dersim yalanlarından biri de "Dersim harekâtı sırasında, Türk ordularının 50 bin ile 100 bin arasında insanı öldürdüğü" biçimindedir. Bu yalancılara soracak olursanız "Türkiye Cumhuriyeti Dersim'de bir katliam yapmıştır. Kalanları da değişik yerlere sürmüştür!"
Necip Fazıl Kısakürek, "Dersim'de 50 bin sivil katledildi" demiştir.
İsmail Beşikçi, "1937-1938'deyse 50 binin üzerinde Alevi Kürtün öldürüldüğü görülmektedir" demiştir.
Serafettin Halis, "Dersim'de 70 binle 90 bin arasında insanın kanına ve canına mal olan bir katliam yaşanmıştı." demiştir.
Ayşe Hür, "Tahminlere göre 110 bin nüfusu olan Dersim'in 72 bin kişisi ülkenin değişik yerlerine sürüldü" demiştir.
Recep Tayyip Erdoğan, "Vergi vermediler diye Dersim'in köylerini kim bombaladı? Zamanının, o zaman ki Cumhurbaşkanının emriyle... Kimdi? İsmet İnönü, CHP'nin başındaydı. Yani CHP bombaladı. 20 bin, 30 bin, 40 bin, 50 bin kişinin yargısız infaz edildiği söylenir. insaf ya!. işte sizin cemaziyelevveliniz bu..." demiştir.
Görüldüğü gibi Dersim harekâtında ölenlerin sayısı, 40-50 binden başlayarak 100 bine kadar çıkmaktadır. İleri sürülen rakamların birbirinden çok farklı olması, bu tezin hiçbir bilimsel temeli olmadığının en açık kanıtıdır. Belli ki, Cumhuriyet tarihi yalancıları, Dersim harekâtına bir "katliam görünümü" verebilmek için "açık arttırma misali" ölü sayılarını olabildiğince arttırmışlardır. Herkes aklından geçeni salladığı için de ortaya birbirini tutmayan çok farklı rakamlar çıkmıştır.
Dersim harekâtı sırasında ölenlerin gerçek sayısını vermeden önce, konunun çok daha iyi anlaşılması için basit bir karşılaştırma yapmak istiyorum:
Türk milletinin iki ölüm kalım savaşında (1915 Çanakkale Savaşı ve 1919-1922 Kurtuluş Savaşı) ölenlerin toplam sayısı 120 bin kişi civarındadır. 75 bin 800 civarında insan Çanakkale Savaşı'nda, yaklaşık 40 bin insan da Kurtuluş Savaşı'nda ölmüştür (şehit olmuştur).
Şimdi gelin belgelere bakalım: 3. Ordu Müfettişliği'nin yaptığı açıklamada Dersim harekâtı sonrasında tarama bölgesinden ölü ve diri olarak 7.954 kişi çıkarılmıştır. Bu 7.954 kişinin 5 bin ile 7 bin kadarı batı bölgelerine sürülmüştür. Bu rakamlara göre Dersim operasyonları sırasında ölenlerin sayısı en fazla 2500 kadardır. Ayrıca bu rakama, bölgeyi terk ederek Erzincan, Elazığ ve Sivas taraflarına kaçanlar da dahildir.
1935 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 101.099 kişidir.
1940 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 94.636 kişidir.
Bu rakamlardan çıkan sonuç şudur:
1935 ile 1940 nüfus sayımları arasında Tunceli (Dersim)'de azalan toplam nüfus 6.463 kişidir. Bunun 5000 ile 7000'i de Batıya sürüldüğüne göre geriye en fazla 1500 kişi civarında bir kayıp nüfus kalmaktadır.
İşte bu noktada nüfusa kayıt olmayan, sayılamayan bu nüfus konusunda polemikler yapılmaktadır: Dersim harekâtı sonrasında yapılan 1940 nüfus sayımında Tunceli nüfusunun bilerek fazla gösterildiği iddia edilmektedir. Ancak bu iddiaların hiçbir bilimsel temeli yoktur.
"Dersim'de 50 bin ile 90 arasında insan öldürülmüştür!" diye tutturanlar, bu nüfus sayımı sonuçlarını görünce tezlerinin çürüdüğünü anladıklarından hemen bir komplo teorisine başvurarak, "o nüfus sayımı sonuçlarına güvenilmez!" demektedirler. Örneğin, Dersim'de onbinlerce insanın öldürüldüğünü iddia eden Veli Saltık, "Harekâttan hemen sonra yapılan 1940 nüfüs sayımında Tunceli nüfusu kasıtlı olarak fazla gösterilmiştir!" diyerek iddiasını savunma yoluna gitmiştir.
Hasan Saltık ise 4. Umum Müfettişlik Raporu'na göre Dersim harekâtı sırasında 13.160 sivilin öldüğünü, 11.818 kişinin de sürgün edildiğini belirtmiştir. Ancak, Hasan Saltık'ın 19 Kasım 2009'da Sabah gazetesine verdiği demeçte dile getirdiği bu raporu, Doğu Perinçek'in dediği gibi, "biz görmüş değiliz!".
Son olarak 23 Kasım 2011'de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı 8 Ağustos 1939 tarihli, Jandarma Komutanlığı'ndan Başvekalet Yüksek Makamı'na gönderilen bir raporda 1936, 1937, 1938 ve 1939 Dersim harekâtları sonrasındaki toplam ölü sayısı 13.806 kişi olarak görülmektedir.
Ancak Hasan Saltık'ın ve Başbakan Erdoğan'ın açıkladıkları belgelerdeki rakamlar, hem 3. Ordu Müfettişliği'nin verdiği rakamlara, hem diğer belgelere, hem de 1935-1940 nüfus sayımları sonrasındaki kayıp nüfus oranlarına uymamaktadır.
Çok daha önemlisi Başbakan'ın açıkladığı bu belgenin Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde içinde bulunduğu klasördeki diğer belgelerle tarihinin tutmaması bu belgeyi oldukça şüpheli hale getirmektedir. Diğer belgeler 1938 yılının belgeleriyken söz konusu belgenin 1939 yılına ait olduğu görülmektedir. Serap Yeşil Tuna, "Devletin Dersim Arşivi" adlı çalışmasının sunuşunda bu belgenin "şüpheliliği" konusunda çok ciddi bir tahlil yapmıştır. Bu tahlile göre her şeyden önce söz konusu belgenin tarihi, birlikte arşivlendiği belgelere uymamakta ve durum devletin arşivcilik yöntemleriyle çelişmektedir. Dahası arşivde bulunan her belgenin yüzde yüz doğru bilgi vermeyebileceği, bir belgedeki bilgilerin en azından birkaç belge tarafından doğrulanmadan tarihçi için hiçbir anlam ifade etmeyeceği ve çok daha önemlisi bazı belgelerin birilerince "amaçlı" olarak hazırlanmış olabileceği, yani sahte olabileceği de göz ardı edilmemelidir.

Dersim Duygu Sömürüsü
Abartılı ve temelsiz iddiaları bir kenara bırakıp konuya belgeler ışığında soğuk kanlı bir şekilde yaklaştığımızda Dersim harekâtı sırasında gerçekten de insanların öldüğünü görmekteyiz. İnsan hayatı kutsaldır ve bırakın 2 bin, 3 bin, 5 bin, 10 bin kişiyi, tek bir kişinin ölmesi bile çok acı bir olaydır. Ancak maalesef, tarih boyunca savaşlar ve isyanlar sırasında dünyanın her yerinde insanlar ölmüştür, ölmektedir ve ölecektir.
Evet! 1937-1938 Dersim harekâtı sırasında insanlar ölmüştür; ölenlerin çoğu isyancı olsa da ölenler arasında "siviller", "suçsuz insanlar" da vardır.
Harekât sırasında direnen ve silaha sarılan köylerin yakıldığı askeri raporlarda açıkça belirtilmiştir ve bu raporlar Genelkurmay tarafından yayınlanmıştır.
Evet, özellikle 1938'deki II. Dersim harekatı sırasında "bazı suçsuz insanların" öldüğü doğrudur, ancak bu ölümlerin "katliam" ve "kıyım" boyutunda çok fazla miktarda olduğu ve ölümlerin bir kısmının "zehirli gaz" kullanımından kaynaklandığı iddiası yalandır. Çünkü hem Türkiye' nin o tarihlerde zehirli gaz üretimi yoktur, hem de yabancı ülkelerden henüz zehirli gaz alınmamaktadır.
Harekât sırasında Tunceli'ye iki yıl içinde toplam 480 km yol yapılmıştır. Bu yollar sayesinde Dersim Türkiye'ye bağlanarak ticarete açılmıştır. Neşit Hakkı'nın değimiyle, "azametli binalar", hükümet konakları, köprüler, kışlalar inşa edilmiştir, köylüye toprak dağıtılmıştır. Bu yatırımlarla köylü, aşiret hayatından uzaklaşıp "vatandaş" olmaya başlamıştır. O günlerde Elazığ'da yatılı bölge okulu olarak hizmete giren Kız Enstitüsü'nde Elazığ, Tuceli ve Bingöl köylerinden getirilen kız öğrenciler yetiştirilmiştir.
•Dersim harekâtı ve harekât sırasındaki ölümler değerlendirilirken, Dersim'de çok geniş çaplı bir isyan olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır.
•Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin, içerde Dersim İsyanı'mn patlak verdiği günlerde, dışarıda da Hatay ve Boğazlar sorunuyla uğraştığı asla unutulmamalıdır.
•Dersim harekâtı sırasında yaşanan ölümlerin en büyük sorumlusunun, Dersim halkını kandırarak genç Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı kışkırtan Seyit Rıza ve Alişer gibi aşiret reisleri olduğu asla unutulmamalıdır.
•Dersim İsyanı başladığında Cumhuriyet hükümetinin derhal silaha sarılıp isyancıların üzerine saldırmak
yerine, önce ekonomik, kültürel,
siyasi çözümlere başvurduğu ve bölgenin önde gelen aşiret reisleriyle görüşmeler yaparak onları ikna etmeye çalıştığı, asla unutulmamalıdır.
•Harekât öncesinde bölge halkına "uyarı bildirileri" atılarak, isyancıların yanında yer almamalarının istendiği asla unutulmamalıdır.
•Bütün bunlara karşın Dersim aşiretlerinin ele başlarının; kanla, ateşle, göz yaşıyla, yokluk ve yoksulluk içinde olağanüstü bir mücadeleyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı silaha sarılmaları üzerine hükümetin Dersim'e askeri harekât düzenlediği asla unutulmamalıdır.
Özetle, 1937-1938'de Dersim'de Cumhuriyete meydan okuyan silahlı bir güç vardır.
Resmi kayıtlara göre, 4 Ekim 1937 tarihine kadar Tunceli'den 4076 tüfek, Erzincan'dan 786 tüfek ve Bingöl'den 126 tüfek olmak üzere toplam 4991 tüfek toplanmıştır. Silah arama çalışmaları bundan sonra da devam ettirildiğine göre bütün harekât boyunca toplanan tüfek sayısı 5 binin üzerindedir. Nitekim, Millet Meclisi'nin 7 Temmuz 1939 tarihli toplantısında Dahiliye Vekili Faik Öztrak, "Dersim mıntıkasından şimdiye kadar toplanan silahların adedi 14.593'tür. Bu silahların hepsi son sistemdir" demiştir.
Ayrıca ölümler de tek taraflı değildir. İsyancıların, karakolları, kışlaları basıp, Türk askerlerini öldürdüğünü daha önce anlatmıştık.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı gizli belgeleri arasında bulunan 22 Mayıs 1937 tarihli bir belgede,"Sayılarrnrn 1500'ün üstünde olduğu söylenen Kürt asilerinin Türk kuvvetlerine ciddi kayıplar verdirmeye devam ettiği ve ellerine düşen subayların vücutlarını vahşice parçaladıkları" söylenmektedir. Dahası, Ağrı İsyanı önderi Huske Telli, kendi ailesini kendi elleriyle kurşuna dizmiştir. Garo Sasuni, "Hayrenik dergisi"nin Kasım 1929 sayısında yayımladığı, 1969'da Beyrut'ta, 1986'da Stokholm' de Türkçe olarak basılan "Kürt Ulusal Hareketleri" kitabında bu gerçek çok açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Özakıncı'nın belirttiği gibi, Ağrı İsyanı bastırıldıktan sonra, Türk ordusu, Ağrı tepelerinde öldürülmüş kadın ve çocuk cesetleriyle karşılaşmış, fakat isyancılar, bütün dünyaya "Türk ordusu kadınlarımızı çocuklarımızı öldürdü!" propagandası yapmışlardır.
19. yüzyıldan bugüne; Şeyh Hasanlı aşiretlerinin Osmanlı madencilerini kadın çoluk çocuk demeden katletmesinden, Huske Telli'nin Ağrı İsyan'nda kendi ailesini yok etmesine ve PKK elebaşı "bebek katili" Abdullah Öcalan'ın 1983 sonrasında 30.000 Mehmetçiği şehit etmesine kadar, tarihte birçok "aşiret kıyımı", birçok "Kürtçü vahşet" örneği vardır.
"Türkiye Cumhuriyeti Dersim'de katliam yaptı!" yalanının temel kaynağı, Kürt Teali Cemiyeti üyesi, Koçgiri ve Dersim İsyanı'nın elebaşlarından Baytar Nuri Dersimi'dir. Baytar Nuri "Kürdistan Tarihinde Dersim" adlı anılarında, "Cumhuriyet ve Türk düşmanlığının" ve "ateşli Kürtçülüğünün" etkisiyle olsa gerek, olayları iyice abartarak, adeta biri bin yaparak anlatmıştır.
Şu satırlar ona aittir: "Türkler Tujik dağı eteklerini tamamen işgal etmiş ve buralarda ellerine geçen Kürt halkını merhametsizce öldürmüşlerdi. Tujik dağı eteklerinden Iksor vadisindeki büyük mağaralara sığınmış olan binlerce çocuk, kadın ve kızlar, bu mağaraların menfezleri -Genelkurmay'ın emir ve murakabesi altında- çimento ile kapattırılmak suretiyle mahvedil-mişlerdi. (...)" İşte Dersim isyancısı Baytar Nuri'nin ruh hali!
Şu satırlar da ona aittir:
"intikam! intikam! intikam! Intikam!Intikam!.. Kürt namusuna sürülen lekeyi temizlemek için.Intikam!.. Süngülenen yüz binlerce Kürt evladının feryadını dindirmek için. intikam!.. Girdaplara atılan, ateşlerde yakılan gelin ve kızlarımızın Kürdistan afakında uğuldayan iniltilerini teskin için. Intikam!..
Darağaçlarının altında ölümü kahramanca selamlayan, 'Yaşasın hür ve müstakil Kürdistan diye haykırarak şahadet tacını giyen binlerce vatan kurbanlarının gayelerini tahakkuk ettirmek için. Intikam!.. "
Kendinden geçmiş, cezbeye tutulmuş bir meczup misali "intikam!...
intikam!.." diye bağırarak Türklere "kin" ve "nefret" kusan Baytar Nuri, aktivist bir Kürtçü olarak kaleme aldığı "Kürdistan Tarihinde Dersim" adlı kitabında hayal gücünü de kullanarak gerçekleri alt üst etmiştir.
İşte onun alt üst ettiği gerçekler, bizim Cumhuriyet tarihi yalancılarına kaynak olmuştur...

http://haberguncel.blogspot.com/2012/05/dersim-yalanlari-ve-gercekleri-4-sinan.html

29 Temmuz 2012 Pazar

Vahdettin Dosyası 1 : Vahdettin Hain Değildir Tezinin Kaynağı

Sinan Meydan
Yakın tarihin en çok "tartışılan" ve "çarpıtılan" figürlerinden biri son padişah Vahdettin' dir. "Vahdettin vatan haini midir?" sorusu, yakım tarihin "en kışkırtıcı" sorularından biridir, işte Vahdettin Dosyası, bu kışkırtıcı soruya "belgelerle" cevap vermek için hazırlanmıştır.
Kurtuluş Savaşı sırasındaki politikaları nedeniyle 1922 yılında TBMM tarafından resmen "vatan haini" ilan edilen Padişah Vahdettin, kendisinin bile tahmin edemeyeceği şekilde, zaman içinde parlatılarak, bugün neredeyse "Kurtuluş Savaşı kahramanı" haline getirilmiştir. Özellikle 1950 sonrasındaki "Karşı devrim" sürecinde Atatürkçülüğün karşısına Vahdettincilik çıkarılmıştır.
"Vahdettin vatan haini değildir" tezinin temelinde "halife hain olamaz" inancı ve "Atatürk'e düşmanlık" dürtüsü yatmaktadır.
Vahdettin Dosyası'nı hazırlarken, bir taraftan yerli ve yabancı arşivlerdeki belgeler ışığında Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı sırasındaki politikalarını tüm çıplaklığıyla ortaya koymayı, diğer taraftan Vahdettinci yazarların çarpıtmalarını gözler önüne sermeyi amaçladım. Durum böyle olunca, ortaya çok kapsamlı ve özgün bir araştırma çıktı.
Yakın tarihi eğip bükerek Atatürk'e ve çağdaş cumhuriyete saldırmayı alışkanlık haline getirenleri bir hayli rahatsız edecek olan Vahdettin Dosyası'nı bir "yazı dizisi" halinde siz Bütün Dünya okurlarına sunmanın derin hazzını yaşadığımı belirtmeliyim.

Vahdettin Hain Değildir Tezinin Kaynağı

“Vahdettin vatan haini değildir” tezi, ilk kez 1929 yılında Mevlanzade Rıfat tarafından ortaya atılmıştır. Mevlanzade Rıfat, 1929 yılında Halep'te basılan ve 1933'te Türkiye'de yayınlanan "Türkiye inkılabının İçyüzü" adlı kitabında, "Vahdettin'in, Mustafa Kemal'i, Kurtuluş Savaşı'nı başlatması için Anadolu'ya gönderdiğini" iddia etmiş ve bu iddiasını, Vahdettin'in 14 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal'e verdiği, sözüm ona, bir fermana dayandırmıştır. (1) Ancak şimdiye kadar böyle bir fermana rastlanmamıştır.

Peki ama kimdir bu Mevlanzade Rıfat?

“Vahdettin hain değildir” tezini
 ortaya atan Mevlanzade Rıfat
Mevlanzade Rıfat, daha Atatürk Samsun'a çıkmadan önce, 24 Mart 1919'da Hukuk-i Beşer adlı gazetede, I. Dünya Savaşı'na katılan komutanlara İttihatçıların vagon vagon altın dağıttıklarını ileri sürmüş ve komutanlara, "Büyük alçaklar ve haydut başları..." diye hakaret etmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Harbiye Nezareti'ne bir dilekçeyle başvurarak, bu yazıyı kaleme alan Mevlanzade Rıfat'm cezalandırılmasını istemiştir. Atatürk, Mevlanzade Rıfat'a "O sefil iftiracı.." diye hitap ettiği dilekçesinin bir örneğini de Vakit, Alemdar ve Yeni Gün gazetelerine göndermiştir. (2) Atatürk, Mevlanzade Rıfat'ın Türk ordusunun şerefli komutanlarına hakaret etmesine çok bozulmuştur. Türk ordusunun, "namuslu" ve "yurtsever" komutanlarını "haydut başı" diye suçlamanın "büyük bir ahlaksızlık ve sefil bir vicdansızlık" olduğunu belirterek bu "namussuzca iftirayı ve sahibini lanetlemiştir." Ancak Atatürk'ün Harbiye Nezareti'ne gönderdiği "şikayet dilekçesi" dikkate alınmadığı gibi Mevlanzade Rıfat, kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Atatürk'e dava açmıştır.
"Atatürk düşmanı" Mevlanzade Rıfat'ın, Padişah Vahdettin'le ise arası çok iyidir. Padişah Vahdettin, Türkiye'den kaçtıktan sonra San Remo'ya gitmiştir. Kaçak padişahın San Remo'daki ziyaretçilerinden biri de Mevlanzade Rıfat'tır. Mevlanzade Rıfat, San Remo'ya ilk defa 1922'de bir Yunan albayla birlikte gitmiş ve Vahdettin'e, Ankara'ya karşı Yunanistan'la anlaşma teklif etmiştir. Bu görüşmede Vahdettin Mevlanzade Rıfat'a para vermiştir. (3)
Mevlanzade Rıfat, Vahdettin'i San Remo'da bir kez daha ziyaret etmiştir. Bu kez de Vahdettin'e, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı "Kürtleri isyana teşvik etme" önerisinde bulunmuştur. (4) Mevlanzade, Türkiye'deki bütün önemli Kürt isyanlarında rol almış, kelimenin tam anlamıyla "bölücü" bir politikacı-yazardır. (5)
Kurtuluş Savaşı öncesi Atatürk'e ve vatansever Türk subaylarına, "büyük alçaklar ve haydut başlan" diyen, yurt dışında iki kez Vahdettin'i ziyaret eden, onu Atatürk'e ve Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı harekete geçirmek isteyen ve Vahdettin tararından çok iyi ağırlanan Mevlanzade Rıfat, bir süre sonra kaleme sarılarak "Cumhuriyet tarihi yalancılarının" ana kaynağı durumundaki 'Türkiye inkılabı'mn İçyüzü" adlı kitabı yazmış ve bu kitabında Vahdettin'i adeta "Kurtuluş Savaşı kahramanı" ilan etmiştir. Mevlanzade'nin bu kitabı daha sonra Atatürk'e ve cumhuriyete aldırmak isteyenlerin ana kaynağı olmuştur: Necip Fazıl Kısakürek, Nihal Atsız, Tarık Mümtaz Göztepe, Vehbi Vakkasoğlu, Kadir Mısıroğlu, Abdurrahman Dilipak, Hasan Hüseyin Ceylan, Yalçın Küçük, Burhan Bozgeyik ve Mustafa Armağan gibi tarihçi ve yazarlar, hep Mevlanzade Rıfat'ın "Türkiye inkılabı'ın İçyüzü" adlı kitabım kaynak olarak kullanmışlardır. Örneğin, Mevlanzade Rıfat'ın, "Vahdettin hain değildir!" tezinden yola çıkan şair Necip Fazıl Kısakürek, çok daha ileri giderek Vahdettin'i "Büyük vatan dostu!" ilan etmiştir. (6) Kısakürek, söz konusu kitabında, belge ve bilgiye dayanmadan, sadece türlü kurnazlıklar yaparak, bütün Kurtuluş Savaşı'nın Vahdettin'in eseri olarak göstermiştir. Dahası, eski başbakanlardan Bülent Ecevit de 6 Ağustos 2005 tarihinde, "Vahdettin vatan haini değildir!" demiştir.
"Vahdettin vatan haini değildir!" tezini incelemeden önce Vahdettin'i birazcık tanıyalım:

Vahdettin'in Hayatı ve Karakteristik Özellikleri

Vahdettin 1861 yılında doğmuştur. Babası Abdülmecit Efendi, annesi Gülistu Hanım'dır. Abdülmecit'in 30 çocuğundan 23'üncüsüdür. Dört aylıkken babası ölmüş, çocukluğu ve gençliği kapalı bir ortamda geçmiştir.
Vahdettin, çocukluğunda ve gençliğinde saray entrikalarına, hatta cinayetlerine tanık olmuştur: Amcası Abdülaziz ve ağabeyleri V. Murat ve II Abdülhamit'in tahttan indirilmeleri ve Abdülaziz'in öldürülmesi Vahdettin'i derinden etkilemiştir. Vahdettin korku içinde olduğunu Adliye Nazırı İbrahim Bey'e şöyle ifade etmiştir: "Aczim var, korkuyorum. Maddeten hiçbir şeyden korkmam. Fakat pek ağır bir vazife üstlendim. Allah'tan korkarım. Bu saray bizim baba ocağıdır. Siz böyle şeyleri anlarsınız. Odaların birinde doğmuşum, birinde büyümüşüm, birinde babam vefat etmiş, birinde amcam yahut kardeşime bir şey olmuş. Elhasıl biri feci, biri ruhperver... Bunları gördükçe korkuyorum..." (7)
Mustafa Kemal 1916 yılında
Veliaht olan Vahdettinin Almanya ve
Avusturya seyahetlerine eşlik etmiştir
Veliaht Yusuf İzzettin Efendi'nin intihar etmesi üzerine 1916 yılında veliaht olan Vahdettin, veliahtlığı sırasında Almanya ve Avusturya'ya seyahatler yapmıştır. (8) Bu seyahatleri sırasında ona Mustafa Kemal eşlik etmiştir.
Dört kez evlenen Vahdettin'in ilk eşi Nazikeda Başkadınefendi,den Ulviye Sultan ve Sabiha Sultan adlarında iki kızı olmuştur. İkinci eşi, Müveddet Kadınefendi'den de Şehzade Ertuğrul Efendi adlı bir oğlu dünyaya gelrniştir. (9)
Mutlakiyetçi, İttihat ve Terakki düşmanı, Hürriyet ve İtilaf Partisi'ne yakın, Alman karşıtı ve çok koyu bir ingilizci olan Vahdettin'in belli başlı karakteristik özellikleri şunlardır:

1 - Hastadır: Bedenen ve ruhen çok sağlıklı değildir. Çocukluğundan beri türlü hastalıklar geçirrniştir. Romatizmasından dolayı fazla yürüyememektedir. Birkaç defa baygınlık geçirmiştir. Doktoru Reşat Paşa'nın bildirdiğine göre sinirleri de zayıftır.
2 - Heyecanlıdır: Başkatibi Ah Fuat Bey, Meclis Başkam Vekili Hüseyin Kazım Bey ve Amiral de Robeck Vahdettin'in çok heyecanlı olduğunu belirtmişlerdir.
3 - Kuşkucudur: Amcası Abdülaziz ve ağabeyleri V. Murat ve II. Abdülhamit'in tahttan indirilmeleri ve Abdülaziz'in öldürülmesi nedeniyle Vahdettin de özellikle öldürülmekten korkmaktadır. Bu nedenle cebinde tabanca bulundurmaktadır.(10)
Vahdettin'in kuşkuculuğuna tanık olanlardan biri de Mustafa Kemal Atatürk'tür.
4 - Muhbirdir: Gençliğinde Abdülhamit'e "jurnalcilik" yaptığı çok yaygın bir dedikodudur. Baş mabeynci Lütfi Simavi Bey, Vahdettin'in bu özelliğinden, "Abdülhamit zamanındaki kötü şöhreti" diye söz etmiştir. Madrid'teki İngiliz elçisi Lord A Harding, İngiltere Dışişleri Bakanı'na gönderdiği 9 Temmuz 1918 tarihli yazıda Vahdettin'in, "Sultan II. Abdülhamit'in faal bir casusu olduğunu" belirtmiştir. (11)
5 - Eğitimi zayıftır: Çocukluğunda ve gençliğinde geçirdiği rahatsızlıklardan dolayı yeterince iyi eğitim alamamıştır. Başkatibi Ali Fuat Bey, Vahdettin'in “fıkıhla” ilgilendiğini belirtmiştir.
Vahdettin bir karşılama töreninde
6 - Konuşması iyidir: Başkâtibi Ah Fuat Bey, konuşması, yazması ve imlasının düzgün olduğunu belirtmiştir. Almanya gezisi sırasında Vahdettin'e eşlik eden Mustafa Kemal Atatürk de Vahdettin'in düşüncelerini çok düzgün bir şekilde ifade ettiğini belirtmiştir.
7 - Kurnazdır: Başkatibi H. Ziya Uşaklıgil Vahdettin'i, "Yaradılışında, hileye, entrikaya, gizli düzenlere, karışık girişimlere düşkün'' olarak tanımlamıştır. Adına gelen mektupların açılmadan kendine verilmesini istemesi, hükümetle haberleşmesinde başkatibi Ali Fuat Bey yerine adamı Refik Bey'i kullanması, bazı kimselerle gizlice özel dairesinde görüşmesi, onun "kurnaz ve entrikacı" biri olduğunu göstermektedir. Atatürk de Vahdettin'le yaptığı görüşmelerden sonra onun "kurnaz" ve "entrikacı" biri olduğunu düşünmüştür.
Atatürk Vahdettinle yaptığı görüşmelerden
 sonra onun kurnaz ve entrikacı
 biri olduğunu düşünmüştür
8 - Rol yapar: M Fuat Bey ve Lütfi Simavi Bey, Padişahın eski sadrazam Ahmet izzet Paşa'ya "hasta rolü" yaptığına bizzat tanık olmuşlardır. Ayrıca, Mazhar Müfit Kansu'yla yaptığı görüşmede, "Kuvayı Milliye tacımın pırlantasıdır! Mustafa Kemal Paşa nasıldır, afiyettedir inşallah! Ne zaman dönecek!" gibisinden sözler söyleyen Vahdettin'in yine rol yaptığı açıktır. Çünkü o günlerde Osmanlı yönetimi bir taraftan Kuvayı Milliye'yi yasaklarken, diğer taraftan da Mustafa Kemal'i etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Vahdettin "rol yaparak", Mazhar Müfit Bey'in ağzından laf almaya çalışmıştır.
9 - Paraya düşkündür: Bilinenin aksine Vahdettin paraya çok düşkündür. II. Abdülhamit'in kızı Sadi ye Osmanoğlu'nun anıları ve Lütfi Simavi'nin "Vahdettin Efendi'nin Paraya Karşı Olan Aşırı Sevgisi" başlığı altında yazdıkları, Vahdettin'in paraya çok önem verdiğini göstermektedir.
10 - Vahdettin, ayrıca iyi bir baba ve ağlayacak kadar duygulu bir insandır. (12)

Vahdettin ve Geleneksel Değerler

Vahdettin'e, Osmanlı padişahı ve halife olduğu için "dindardır" , "geleneksel değerlere bağlıdır'' diye sahip çıkanların bilmedikleri çok önemli bazı gerçekler vardır. Evet! Vahdettin dindardır, ama onun dindarlığı "Batı kültürü ne" sonuna kadar açık, "bağnaz" olmayan bir dindarlıktır.
Vahdettin geleneklerinin aksine
"sakalımı kimsenin eline vermek niyetinde değilim"
diyerek sakal bırakmamıştır
Vahdettin, geleneklerin aksine sakal bırakmamıştır. Yavuz'dan sonra sakal bırakmayan ikinci Osmanlı padişahı Vahdettin'dir. Sakal bırakmamasının nedenini, "Ben büyük ceddim Yavuz Sultan gibi sakal bırakmayacağım, çünkü sakalımı kimsenin eline vermek niyetinde değilim" diyerek açıklamıştır! (13)
Vahdettin zaman zaman içki içen ve içkili toplantılarda ve ziyafetlerde eline şarap kadehi almaktan çekinmeyen biridir. Örneğin, Tütüncübaşı Şükrü Bey, Padişah Vahdettin'in, kendisine "daima konyak aldırdığını" belirtmiştir. (14)
Malta'dayken, 20-30 Kasım 1922 tarihleri arasında. Vahdettin ve yakınlarının şarap masrafı, 5 İngiliz lirasıdır. (15) Vahdettin, Almanya ziyareti şuasında verilen ziyafette, imparatorun şerefine şampanya kadehi kaldırmıştır. (16)
San Remo'da ikamet ettiği köşkün alt katındaki misafir odasının duvarında büyükçe bir çıplak kadın tablosu asılıdır. Halifelik iddiasında bulunan Vahdettin, misafirlerini bu tablonun altında ağırlamıştır. (17)
Vahdettin, aile hayatında da son derece moderndir. Örneğin, gelenek gereği Osmanlı hanedanına mensup kızların düğünden önce bile kocaları tarafından görülmeleri yasakken, Vahdettin, düğünden önce damadı İsmail Hakkı'yı davet ederek, kızı Ulviye Sultan'la görüştürmüştür.(18)
Vahdettinin damadı İsmail Hakkı
kızıUlviye Sultan düğün töreninde
O buluşmayı, "Son Padişah Vahdettin" kitabının yazarı Yılmaz Çetiner, belgeler ışığında şöyle anlatmıştır: "İsmail Hakkı Beyefendi'ye Harbiye Nezareti'nden resmi bir yazı geldi... Veliaht Vahdettin Efendi, Çengelköy'de köşküne çağırıyordu. İsmail Hakkı'yı bir korku aldı! Acaba kızıyla buluştuğunu haber aldı da buna kızacak, danlacak mı endişesi içinde salonda beklerken Vahdettin Efendi girdi içeriye... Selamlaştıktan sonra oturdu hiç konuşmadan. Bir sigara içti ve birden ayağa kalkıp çıktı odadan... Garip bir durumdu bu ve İsmail Hakkı'nın yüreği küt küt atıyordu! Az soma bir de baktı ki, Vahdettin, yanında kızı Ulviye Sultan'la beraber tekrar içeriye giriyor. İşte kızım müstakbel kocan!" (19)
Vahdettin'in eşlerinin, kızlarının ve kız torunlarının başı açıktır. Vahdettin ailesine mensup kadın hanedan üyelerinin yurtdışında çekilmiş fotoğraflarına bakılacak olursa başların açık olması bir yana, padişahın eşlerinin, kızlarının ve kız torunlarının son derece modern, hatta dekolte batılı kıyafetler giydikleri görülecektir. Örneğin, Vahdettin'in torunu Neslişah Sultan, Hümeyra Sultan, Hanzade Sultan ve Hibetullah Necla; kızları Ulviye Sultan ve Sabiha Sultan ile ikinci eşi Müveddet Kadınefendi başları açık, modem giysiler içinde adeta batılı kadınlardan ayrılamayacak şıklıkta Avrupa'da arzı endam etmişlerdir.(20)
Sabiha Sultan ve iki kızı Hanzade ve
Hibetullah Necla
Vahdettin kadınlara çok düşkündür. İlk eşi Nazikeda Sultan'la evlenirken ona "üzerine başka bir kadınla nikahlanmayacağı" sözü vermiştir. Evet! Vahdettin 7 yıl boyunca sözünü tutmuş, başka bir kadınla evlenmemiştir, ama bu sürede gizlice başka kadınlarla birlikte olmuştur. "Vahdettin Efendi, tıpkı babası Sultan Abdülmecit ve Ağabeyi Sultan Abdülhamit gibi kadınlara düşkündü... Yemin ettiği için bir başka kadını nikahına alamıyordu, ama gizli gizli kısa süreli aşklar yaşıyordu..."
Beste yapan, içki içen,şampanya kadehi kaldıran, misafir odasında çıplak kadın resmi bulunduran, sakal bırakmayan, evlenmeden önce kızım damat adayıyla bizzat görüştüren, gizlice başka kadınlarla birlikte olan ve eşlerinin, kızlarının ve kız torunlarının başları açık olan Padişah Vahdettin'e "halifedir" diye sadece "dinsel gerekçelerle" sahip çıkanla şapkalarını önlerine koyup düşünmelerini öneririm.

Vahdettin: "Şaşırmış bir haldeyim"

Ağabeyi Sultan Reşat'ın ölümü üzerine 4 Temmuz 1918'de padişah olan Vahdettin, tahta çıktığında 58 yaşındadır. Vahdettin, padişah olmaya istekli ve hazır değildir. Tahta çıktıktan hemen sonra Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'ye, "Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layıkıyla tahsil edemedim. Yaşım kemâle erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle (Abdülmecit Efendi) hangimizin evvel gideceğimiz (öleceğimiz) belli olmadığından bu makamı beklememekteydim. Fakat takdiri ilahi ile bu ağır vazifeyi üstüme aldım. Şaşırmış bir haldeyim. Bana dua ediniz!" demiştir. (22)
Vahdettin'in "şaşkınlık içinde olması" sadece iyi eğitim almamasından ve bu makama hazır olmamasından kaynaklanmamıştır; onun şaşkınlık içinde olmasının asıl nedeni, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durumdur. I. Dünya Savaşı sona ermiş, çok ağır bir yenilgi alan Osmanlı Devleti, elindeki toprakların büyük bir kısmını kaybetmiş ve devlet uçurumun kenarına gelmiştir. İşte o günlerde Vahdettin, başmabeyni Ah Fuat'a," Ben sonucu iyi görmüyorum, ah şu işin içinden az zararla çıkabilsek!" demiştir. (23)
Vahdettin, I. Dünya Savaşı'na girilmiş olmasından hiç memnun değildir. 20 Kasım 1918'de, Daily Mail gazetesine verdiği demeçte, "Eğer ben I. Dünya Savaşı çıkmadan önce tahta çıkmış olsaydım, Osmanlı Devleti'nin tarafsızlığını mutlaka korurdum." demiştir. Bu nedenle tahta çıkar çıkmaz bir an önce ateşkes antlaşması yapılmasını istemiştir. (24) Vahdettin'in I. Dünya Savaşı karşıtlığının temel nedeni, bu savaşta Osmanlının karşısındaki en büyük düşmanın İngiltere olmasından kaynaklanmaktadır. Vahdettin, Almanya'ya karşı İngiltere'ye yakınlaşma taraflısıdır. İttihatçılarla ve Enver Paşa'yla ayrılığının temelinde de bu vardır.
Emperyalizmle, özellikle de İngiliz emperyalizmiyle kuşatılmış bir devletin basma geçen Vahdettin'in tek düşüncesi, mümkün olduğunca İngilizlerle yakınlaşmaktır.
"Ben büyük ceddim Yavuz Sultan gibi sakal bırakmayacağım, çünkü sakalımı kimsenin eline vermek niyetinde değilim" diyen Vahdettin, evet belki sakalını kimseye kaptırmamıştır, ama, bütün vücudunu İngilizlere ve İngilizci sadrazam Damat Ferit'e kaptırmıştır."

Sinan Meydan
Kaynakça:
l-(Mevlanzade Rıfat, Türkiye inkılabı'nın İçyüzü. İstanbul, 2000, s. 215)
2-(Vakit, Yeni Gün, Alemdar gazeteleri, 25 Mart 1919).
3-(Tarık Mümtaz Göztepe, Vahdettin Gurbet Cehenneminde, İstanbul, 1968, s. 159: Turgut Özakman, Vahdettin, M. Kemal ve Milli Mücadele, 6.bs , Ankara, 2007,s. 75).
4- (özakman, age, s.75).
5-(Uğur Mumcu, Kürt-îslam Ayaklanması, 5.bs , İstanbuU993s. 11,16,59,184,186).
6-(N. Fazıl Kısakürek, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu S. Vahdettin, İstanbul, 1975). 7-(Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, C.IV, İstanbul, 1982, s.2096).
8-(Özakman, age, s.30).
9-(Yılmaz Cetiner, Son Padişah Vahdettin, 7.bs , İstanbul, 1993).
10-(İnal, age, s. 2101).
1 l-(İngiliz Arşiv Belgeleri, FO,371/3410/12379; Hardinge'den Balfour'a gizli yazı, Madrid, 9.7.1918; Salahı, R. Sonyel, Gizli Belgelerle Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savası, Ankara, 2007, s.x).
12-(Özakman, age, s.31).
13-(Enver Behnan Şapolyo, Osmanlı Sultanları Tarihi, İstanbul, 1961, s.460,461).
14-(Yakın Tarihimiz, C.3,388).
15-(FO, 371/9118/E.172: Colonial Office'ten Fpreigen Office yazı, Bilal N. Şimşir, "Vahdettin'in Kaçışı ve Sonu", Cumhuriyet gazetesi, 28 Kasım 1973; Özakman, age, s.31.dipnot 67). 16-(Rıza Tevfik Bölükbaşı, Biraz da Ben Konuşayım, İstanbul, 1993, s.32),
17-(Göztepe, age, s. 147: Özakman, age, s.31)
18-(İ. Hakkı Okday, Yarıya'dan Ankara'ya, 2.bs , İstanbul, 1994, s.206).
19-(1. Hakkı Okday, Yanya'dan Ankara'ya, 2,bs , istanbul, 1994, s.206).
20-(Fotolar için bkz. Cetiner, age, s. 381 vd).
21-(Çetiner, age, s.52).
22-(İnal, age, s.2095).
23-(Tarık Mümtaz Göztepe, Vahdettin, Mütareke Gayyasında, İstanbul, 1969, s. 15),
24-(Lütfi Bey, Osmanlı Sarayı'nın Son Günleri, Hz. Ş. Kutlu, İstanbul, 1978, s.445,446).

http://haberguncel.blogspot.com/2012/04/vahdettin-dosyasi-1-vahdettin-hain.html

Dersim Yalanları ve Gerçekleri - 3 - Sinan Meydan

Sinan Meydan
 Dersim İsyanı 1926- 1936
Dersim İsyanı'nın ilk işaretleri, 1926-1930 arasında, Ağrı İsyanı devam ederken görülmüştür: Birçok Dersim aşireti ve aşiret reisi bu isyana destek olmuştur.
Bu ilk işaretleri gören genç Cumhuriyet, 1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'i Dersim'e göndermiştir. Daha önce belirtildiği gibi, Dersim' de incelemeler yapan Hamdi Bey Cumhuriyetin ilk Dersim raporunu hazırlamıştır.
Genç Cumhuriyet daha sonra da Cemal (Bardakçı)'yı Dersim'in bağlı olduğu Elazığ'a vali atamıştır. Cemal Bardakçı, Hozat'a giderek Koçuşağı aşireti dışındaki bütün aşiret reislerini Dersim'e davet etmiştir. Ayrıca Diyarbakır Valisi Rıza Bey'le Diyarbakır Umum Müfettişi İzzettin Paşa'yı da Hozat'a çağırmıştır. Cemal Bardakçı, Hozat'a gelen aşiret reislerini askeri törenle karşılamıştır. Toplantıya, Seyit Rıza ve Baytar Nuri, yöresel kıyafetlerle katılmışlardır.
Elazığ Valisi Cemal Bardakçı
Atatürk'ün isteğiyle, Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) ve Bölge Müfettişi İzzettin Paşa, bölgeye giderek aşiret reisleriyle yaptıkları toplantıda;
Dersim'de "sükunet" sağlandığı takdirde isteyen Dersimliye Elazığ'da ve Malatya'da toprak verileceğini ve daha önce sürgün edilen Dersimlilere af çıkarılacağını vaat etmişlerdir. Dahası, Vali Cemal Bey, Dersimlilerden bir heyet oluşturup Dersimli Baytar
Nuri ile birlikte Ankara'ya götürmüştür. Cermal Bardakçı, Dersim konusundaki görüş ve önerilerini bir raporda toplayarak hükümete sunmuştur. Daha sonra Cemal Bardakçı, "Atatürk'ün ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Alevi-Kürtlerle dost olduğu, yeni devletin çok yakın zamanda Dersim ve civarını her bakımdan kalkındıracağı" gibi sözleri Dersimli aşiretlere iletmek için Baytar Nuri' den yardım istemiştir. Baytar Nuri, Cemal Bardakçı'nın bu sözlerini
aşiretlere ileteceğini belirterek, Seyit ve Rıza ve diğer isyancı aşiret reisleri Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) ile görüşmüştür. Ancak bir "Kürtçü" olan ve gizlice isyancılara destek veren Baytar Nuri, aşiret reisleriyle çok başka şeyler konuşmuştur. Baytar Nuri bu gerçeği anılarında şöyle itiraf etmiştir: "Hükümetin müsadesi olmaksızın Dersim'e gitmek benim için mümkün olmadığından bu fırsattan faydalanarak Seyit Rıza ile milli davamızla ilgili bütün meseleleri görüştük ve Ağdat'tan ayrıldım...".
Daha sonra Cemal Bardakçı, Aslanan, Beytan, Pezgeran ve Maksudan aşiret reisleriyle bir toplantı yapmıştır. Bardakçı, bu toplantıda şunları söylemiştir:
"Ağalarım! Gazi Paşa'nın sizlere özel olarak selamı var. Beni size o gönderdi. İçtiğim su ile yemin ediyorum ki o Alevidir. Dünyadaki bütün Alevileri sevindirecektir. Ben de Aleviyim. Bir Alevi olarak size söz veriyorum. Yollarınız yapılacak, okullarınız açılacak, toprağı olmayanlara Erzincan'da Elazığ'da toprak verilecek. Ancak sizden bir hizmet bekliyorum. Yakında hükümet kuvvetleri gelecek ve öteden beri Dersim'in adını lekeleyen Koçuşağı aşiretini ıslah edecek. Sizin de bu kuvvetlere yardımcı olmanızı diliyorum. Kocan aşireti ıslah edildikten sonra Dersim'de her şey yoluna girecek. Hükümet, Dersi-m'e güven duyup Dersimlilerin her çeşit isteklerini yerine getirecek."
İsyancılara destek sağlayan Baytar Nuri
Cemal Bardakçı'nın bu görüşmesinden sonra Dersimli aşiretlerden bazıları Hükümeti destekleme kararı almışlardır. İsyancılara destek sağlayan Baytar Nuri
Haydar Paşa komutasındaki Türk ordusu, 6 Ekim 1926 tarihinde isyancı Koçuşağı aşiretinin üzerine yürümüştür. Ancak Kocan, Semikan, Resikan aşiretleri Amutka taraflarında Türk ordusuna karşı verdikleri mücadelede başarılı olmuşlar ve Türk ordusu 20 Ekim 1926'da Tağar derisinin gerisine çekilmiştir.
Haydar Paşa, yenilginin nedenini Türk ordusunu destekleyen Dersim aşiretlerin yeterince özveriyle mücadele etmemelerine bağlamıştır.
1926 yılında Türk ordusunun Dersim operasyonu sırasında yaşadığı aşiret yardımlaşmasına dayanan büyük direniş, genç Cumhuriyeti Dersim konusunda daha radikal önlemler almaya yöneltmiştir.
1927 yılında olağanüstü yetkilerle donatılmış merkezi Diyarbakır'da olan Bölge Genel Müfettişliği (Bölge Valiliği) kurulmuştur. Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis, Muş, Mardin, Urfa, Siirt, Hakkari, Bingöl, Dersim ve Malatya illeri Bölge Genel Müfettişliği'ne bağlanmıştır.
Bölge Genel Müfettişliği'nin başına Dr. İbrahim Tali (Öngören) getirilmiştir. Veli Saltık'a göre, İbrahim Tali Öngören, kızını Harput Müftüsü'nün oğluyla evlendirmiş ve kısa zaman içinde damadının çevresindeki "Sünni" esnaf ve beylerin etkisi altına girerek Dersim'in Alevi aşiretlerine karşı "ön yargılı" davranmaya başlamıştır.
1930 yılında Ağrı İsyanı bastırılmıştır. İsyanın liderlerinden İhsan Nuri, İran'a sığınmıştır.
Mareşal Fevzi Çakmak
Ağrı İsyanı'nın ardından Doğu'da incelemelerde bulunan Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, 18 Eylül 1930 tarihinde Başbakanlığa bir rapor sunmuş ve raporunda, bir an önce Dersim'e "askeri harekat" düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir.
Fevzi Paşa'nın bu önerisi doğrultusunda, Ağrı İsyanı'nı bastırmaktan dönen. 7. Alay, 3.Tümen Komutanı Halis Paşa'nın komutasında Dersim'e gönderilmiştir.
Halis Paşa, aşiret liderlerine haber göndererek bu askeri harekatın sadece asi Abasan aşiretine yönelik olduğu belirtilerek, diğer aşiretlerin tarafsız kalmalarını istemiştir. Ancak bu uyarıya rağmen Balıkan, Arelian, Haydaran, Demenan ve Kalan aşiretleri Abasan aşiretini desteklemişler ve 7. Alay'a karşı çok sert bir direniş göstermişlerdir.
24 Ekim 1930 tarihinde 7. Alay saldırıya geçmiş ve bazı köylerdeki asiler etkisiz hale getirilmiştir.
28 Ekim 1930 tarihinde asilerin sert direnişiyle karşılaşan 7. Alay, Dağbek'in kuzeyine çekilmiş, ancak orada da tutunamayarak Panciras köyünün batısına kaydırılmıştır. Komutanlığın verdiği rapora göre bu çatışmalarda 200 kadar asi Kürt imha edilirken, 6 asker şehit edilmiş, 10 asker de yaralanmıştır. Bu sırada Erzincan'daki 73. Jandarma Bölüğü Doğu Dersim'e sevk edilmiş, Elazığ Valisi Fahri Bey de 200 kişilik bir askeri birlikle Nazımiye'ye gelmiştir.
"1931 sonbaharında Dersim gene azgındı. Dersim'in içindeki ve yöresindeki halk yer yer şikayet ediyordu. Haydaranlar Kiğı'ya Yukarı Abbaslılar ve yine Seyit Rıza'nın himaye ettiği Koçgirililer, Kemaliye, Refahiye, Zara ve Sivas'a kadar soygunculuk yapıyorlardı. İki yıl içinde Dersim'de yapılan suçların takibi için çıkarılan mahkemeye çağırma, tutuklama ve yakalama müzakerlerinin ve özel müzakerlerin toplamı 4.680'i bulmuştu.
Dersim'i çevreleyen kazaların 150 bin nüfusluk halkı, Dersimlilerin art arda ve sürekli, taaaruz ve tecavüzlerinden bıkmıştı. Dersim'e yakın yörelerin kazanç ve hayatları Dersimlilerin ayakları altında çiğneniyordu. Toplu ve büyük çetelerin köy basması, sürü götürmesi, mukavemet edenleri öldürmesi, son ayların adi vakaları arasına geçmişti. Dersim'e yakın yerlerdeki halk, malından, canından emin değildi, bu halkın manevi cesaret ve mukavemeti de kırılmıştı.
Dersim'in içi daha acıklı idi. Çemizşkezek, Pertek, Mazgirt ve Hozat kazalarında aşiret hayatından ayrılmış çiftçilerin de ağaların eline düştüğü görülüyordu. Devlete asker ve vergi veren bu halk canını ve malını korumak için kendilerine musallat olan aşiretlere de haraç vermek mecburiyetindeydiler; soyuluyorlar, öldürülüyorlardı.
Aşiretler arasındaki düşmanlık da pek canlı bir halde idi. Bu düşmanlık, tarih boyunca birbirlerini soymalarından başka, eski idarelerin aşiretleri birbirine kırdırmakla Dersim'e hakim olunabileceğini zanneden sakat hareketlerden de hatıralar ve izler taşıyordu."
1932 yılında Genel Müfettiş Dr. İbrahim Tali (Öngören) görevden alınmış yerine Sivas Valisi Vehbi Bey atanmıştır.
Bu sırada Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa, Başbakanlığa sunduğu yeni bir raporda, Dersim'in devamlı sorun çıkarttığını, Dersim halkının cahil olduğunu,bölgede coğrafi koşulların çok kötü olduğunu, yolların yetersiz olduğunu, Dersimlilerin geçim sıkıntısı çektiklerini, arazinin tarıma uygun olmadığını, toprakların belli aşiretlerin elinde olduğunu, insanların yaşadığı evlerin çok yetersiz olduğunu belirterek, alınması gereken önlemleri şöyle sıralamıştır:
1- Ana yolların yapımı,
2- Silahların toplanması,
3- Reislerin, ağa ve şeyhlerin, bir daha dönmemek üzere batıya sürgün edilmeleri,
4- Reisler alındıktan sonra halktan azgın olanların toplatılarak uzak yerlerde öz Türk köylerine yerleştirilmeleri; Dersim'de kalacak olanlara reislerin arazilerin dağıtılması.
Fevzi Paşa'nın raporunda, "Dersim'den öncelikle çıkartılması gereken resileri" sıralarken, ilk sırada "Seyit Rıza, oğulları ve kardeş çocuklarına" yer vermiş olması, çok dikkat çekicidir.

Atatürk'ün Dersim Islahat Hareketi
Atatürk, 1935 yılında Meclisi açış konuşmasında Dersim'de yapılacak "ıslahat programını" şöyle açıklamıştır:
"Yeniden iki genel ispektörlük ve yeniden bazı vilayetlerin kurulması da lüzumlu görülmektedir. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir ıslahat programının tatbiki de düşünülmüştür. Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım. (bravo sesleri, alkışlar)
Tunceli'deki icraatımız neticeleri, bu hakikatın yakın ifadesidir. İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kuderetine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur."
"Uzun yıllardan beri devam eden ve zaman zaman had bir şekil alan Tunçeli'deki toplu şekavet (eşkıyalık) hadiseleri, muayyen bir program dahilindeki çalışmaların neticesi olarak kısa bir zamanda bertaraf edilmiş, o mıntıkada bu gibi vakalar bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe dev-rolunmuştur. (bravo sesleri). Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tamamıyle istifade edeceklerdir."
Atatürk, Tunceli (Dersim)'deki eşkiyalığın, "Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını" engellemesine izin verilmeyeceğini, bunun için de Tunçeli'de bir "ıslahat programı" uygulanacağını 1935 yılında açıklamıştır.
Atatürk'ün "Dersim ıslahat programını" açıklarken söylediği, "İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur" sözleri, "Atatürk Dersim'de soykırım yapmak istiyordu!" diyen Cumhuriyet tarihi yalancılarını utandıracak niteliktedir.
Hükümetin halka "şevkat göstermesini" isteyen Atatürk, Cumhuriyet memurlarının bu "zihniyete" sahip olmalarının önemine işaret etmiştir.
Tunceli'deki "eşkıyalığı" bitirmek için belirli bir program çerçevesinde çalışıldığını belirten Atatürk, "Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tamamıyle istifade edeceklerdir." diyerek, Cumhuriyetin Dersim halkına sahip çıkacağını ifade etmiştir.

Dersim Islahat Hareketi
İsmet İnönü, 1935 yılında Doğu gezisini tamamlayıp dönünce, hazırladığı rapor doğrultusunda çalışmalar başlatılmıştır. Dönemin iki önemli genaerali Kazım Orbay ve Abdullah Alpdoğan, Dersim'i baştan başa gezerek, "Dersim'in medeniyete açılması için" gereken önlemler konusunda raporlar hazırlamışlardır. İki komutan, I. Umumi Müfettiş'le görüşmüş, halkı dinlemiş kasabaları, köyleri, yolları, aşiretleri, incelemiş
ve görüşlerini Başbakan İsmet İnönü'ye sunmuşlardır. Doğu raporları doğrultusunda Hükümet Dersim'de öncelikle yol, köprü ve kışlaları yaptırmıştır.
Kazım Orbay
25 Aralık 1935 tarihinde 2884 sayılı "Tunceli İlinin İdaresi Hakkında Kanun" adıyla özel bir kanun çıkarılmıştır. Bu kanun doğrultusuna Tunceli iline, Genel Müfettişlik yetkileriyle donatılan "korgeneral" rütbesinde bir vali atanmıştır. Başbakan İsmet İnönü, Meclis'te "Tunceli Yasası"nın gerekçesini: "Kendilerini birtakım ağaların ve mütegallibenin nüfuz tesirlerinden korumaya muktedir olamayan cahil ve zavallı halkı hükümet cihazlarıyla korumak" diye açıklamıştır.
1936 yılında 4. Genel Müfettişlik ve Tunceli Vali Komutanlığı'na getirilen Abdullah Alpdoğan Paşa, göreve gelir gelmez bölgede bir dizi önlem almıştır. O önlemler şunlardır:
1- Dersim, Elazığ ve Bingöl'de sıkıyönetim ilan etmiş,
2- Yolların ve köprülerin yapımına hız vermiş,
3- Kahmut, Sin, Karaoğlan, Amutka, Danzik, Haydaran gibi bucak merkezlerinde birer karakol yamış, binaların inşaatına başlamış,
4- Kulan'da yeni bir ilçe oluşturmuş,
5- Askere gidilmesini ve vergi verilmesini istemiş,
6- Başkalarının malına göz koyulmamasını istemiş,
7- Bütün aşiret liderlerini Elazığ'da toplayarak görüşmeler yapmış; silahların, kanun ve asker kaçaklarının teslimini ve Devrim Knaunları'na uyulmasını istemiş,
8- Bu istekleri sonuçsuz kalınca da bölgeye yeni askeri birlikler kaydırmıştır.
O günlerde 11 yaşında olan Mehmet Kangutan, Abdullah Alpdoğan Paşa'nın Dersim'de yaptıklarını şöyle gözlemlemiştir:

"Abdullah (Alpdoğan) Paşa buraya geldiği zaman adli ve idari tüm yetkilere sahipti. İstese adam öldürebilirdi... Bütün aşiret reislerine emir çıkardı. Dedem Karabali aşiretinin reisi olduğu için ona da emir çıkardı: Herkes aşiretin silahlarını göndersin, fes yasak... Dedem belki yüz-yüz elli tüfeği katırlara odun yükler gibi yükledi, gönderdi. Herkes şapka giydi. Tüccarlarda şapka kalmadı. Ve adam yol yapmaya başladı. Atatürk'ün hastalığı zamanındaymış... Abdullah Paşa üç şey istiyordu: Askere gideceksiniz, verginizi vereceksiniz, birbirinizin malına göz koymayacaksınız... Abdullah Paşa'nın bu icraatına rağmen tek tük hadiseler oluyordu. Tabii bunlar büyük bir katliamı icap ettirmiyordu."
İktisat Vekili Celal Bayar, Dersim'e gittiğinde Vali Abdullah Alpdoğan'la da görüşmüş ve bu görüşme sonundaki izlenimlerini raporuna, "General Abdullah Alpdoğan" başlığıyla şöyle aktarmıştır:
"Geçen haftaki Doğu seyahatimde Dersim meselesi en kötü devrelerden birini yaşıyordu. Bu defaki seyahatimde Dördüncü Umumi Müfettiş, General Abdullah Alpdoğan'ın izahatını dinledim. Onun, kan dökülmeden bu meseleinin halli ve Dersim halkının diğer vatandaşlardan farklı olmayarak birer vatandaş haline gelebilecekleri hakkındaki ümidi başlı başına bir hadisedir. Mıntıkasındaki işlerle ciddiyetle uğraşan ve esaslı malumata sahip bulunan Alpdoğan, buna muvaffak olduğu takdirde, yalnız bundan dolayı vazifesini iyi yapmış sayılır ve takdir olunur".
Celal Bayar'ın bu açıklamalarından, Dersim aşiretlerinin "isyan ateşini" iyice alevlendirmeye başladıkları bir dönmemde bile Abdullah Alpdoğan Paşa'nın, Dersim'e silahlı bir müdahale yapmadan bu "sorunu" halletmeye çalıştığı anlaşılmaktadır .

http://haberguncel.blogspot.com/2012/04/dersim-yalanlari-ve-gercekleri-3-sinan.html

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Lozan Antlaşması’nın 89. Yıldönümü’nde Türkiye’nin Durumu - Tülay Hergünlü

Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde, İsviçrenin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti ile Britanya İmparatorluğu (İngiltere), Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve Romanya hükûmetlerinin temsilcileri arasında imzalanmıştır.
Bu antlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve paylaşımı üzerine inşa edilen ve dayatılan, aynı zamanda da tarihin en büyük utanç belgelerinden birisi olan Sevr Antlaşması, işgalci devletlerin suratına fırlatılmış, yeni Türk Devleti’nin bağımsızlığı ve sınırları, emperyalist ülkeler tarafından resmen tanınmıştır.
Lozan’da, Misak-ı Millî sınırlarının tamamına yakını güvence altına alınmış, bir tek Musul sorunu halledilememiştir. Bunun yanı sıra, Irak sınırı tam olarak çizilememiş, konferansa sadece gözlemci (!) olarak katılan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından da, sınırlarımız tanınmamıştır... Bugün hâlâ başımızı ağrıtmaya devam eden Ermeni, Kürt ve azınlıklar sorunu ise Lozan Antlaşması ile tamamen çözüme kavuşturulmuştur. Ermenistan’ın toprak talebi kabul edilmemiş, bağımsız bir Kürt devletinden ise hiç bahsedilmemiştir… Azınlıklar ise Türkiye’de yaşayan, Müslüman olmayan halklar olarak tarif edilmiştir.
Ne yazık ki Lozan Barışı’nın 89. Yılını kutladığımız bu günlerde, ülkeyi yönetenlerin hatalı ve aciz dış politikaları nedeniyle sınırlarımız tehdit altındadır. Bugün İngiltere’nin yerini alan ve dünyanın enerji kaynaklarının jandarmalığına soyunan ABD, yürürlüğe koyduğu Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (BOP) ve sözde Arap Baharı (!) operasyonları ile bölge ülkelerinin sınırlarını değiştirmektedir.
Günümüzün iktidarı ise, komşularımızın içişlerine karışmakta, ABD’ nin savaş davullarına öncülük etmektedir. Kendisini ABD’ nin Ortadoğu’daki eş başkanı olarak ilan eden başbakan, komşumuz Suriye’ye tehditler savurmakta, yakın zamana kadar kanka olduğu Beşşar Esad ve yönetimine “git!” demektedir… İktidarın, yaklaşık 45 bin Suriye asisini, hangi akla hizmetle ülkemizde beslediğini anlamakta zorluk çekiyoruz. Bu asilerin ne zaman ABD’ nin planının bir parçası olarak harekete geçeceğini ise kestiremiyoruz.
Burada en üzücü olan ise, Türkiye’nin Suriye’deki muhaliflere silah ve maddi destek sağlamakla suçlanmasıdır. İşte bu durum ağrımıza gitmektedir. Tıpkı askerimizin başına geçirilen çuval olayı, Mavi Marmara baskınında İsrail askerlerinin katlettiği dokuz vatandaşımız ile Suriye’nin düşürdüğünü iddia ettiği uçağımızın ve iki şehidimizin karşısında “suskun” kalan bir iktidar tarafından yönetilmekte olduğumuz gerçeğinde olduğu gibi…
ABD, Lozan’da tanımadığı sınırlarımızı, 1948 yılında kendi hesaplarına göre oluşturduğu bir harita üzerinde yayınladı. Türkiye’yi bu sözde harita ile Sevr’e yeniden mahkûm etti ve “parçaladı”. O gün bu gündür, Türkiye’yi parçalama çalışmalarına, BOP planı çerçevesinde hız kesmeden devam ediyor. Önce sağ-sol dedi olmadı, şimdi Türk-Kürt, türbanlı-türbansız diyerek, kardeşi kardeşe düşman etmeye çalışıyor.
ABD, Ortadoğu ve Afrika’da 22 ülkenin sınırları yeniden çizilecek dedi. Irak ve Suriye’de, sözde Kürdistan bölgelerini oluşturdu. Türkiye’nin doğusunda ilan edilmesi planlanan sözde özerk Kürdistan bölgesi için, içeriden verilen destekçiler sayesinde hayli aşama kat etti. Sırada İran var. İran’dan kopartılacak olan sözde Kürdistan bölgesi ile ABD’ nin ikinci İsrail’i olacak olan sözde büyük Kürdistan devleti inşa edilecek. Böylece Türkiye’nin Lozan’da elde ettiği sınırları ile Ortadoğu’nun sınırları yeniden çizilecek.
Stratejik ortaklık ve eş başkanlık hayalleri ile Ortadoğu’daki pastadan pay kapma hevesi ile ellerini oluşturan büyüklerimiz ve gökten zembille TBMM’ ne inen Davutoğlu, Kürecik’te inşa edilen füze kalkanının bir gün bir şekilde Türkiye’ye döndüğünü görünce ne yapacaklar merak etmekteyiz…
***
Bugün içeride sergilenen siyaset dinciliği, yeni Osmanlıcılık, ya da Osmanlı dönemine ve halifeliğe duyulan hasret ile atılan cahilce adımlar, Ortadoğu pastasından ABD yanında pay kapma hayalleri, dış politikamızı iflasın eşiğine getirmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi göz ardı edilmiş, komşularımızın tamamıyla aramız açılmış, Suriye ile savaşın eşiğine gelmiş bulunmaktayız. (Dış bakanımız hızını alamadı, Rusya’ya da ince ayar çekiyor…)
Mustafa Kemal Atatürk’ün,
"Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın çöküşünü bildirir bir belgedir. Osmanlı Devri'ne ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!"
dediği Lozan Barış Antlaşması ile dünya önünde tescil edilen sınırlarımız, bugün tehdit altındadır. İngiltere’nin Lozan ile suya düşen Ortadoğu ve Türkiye plânları, günümüzde ABD’ ile hayat bulmak üzeredir…
Ey Türk Milleti!
Kan uykundan uyan! Uyan ve oynanan oyunu gör artık!
Ne Osmanlı, ne siyaset ve sadaka dinciliği, ne etnik milliyetçilik, ne eşbaşkanlık, ne de stratejik ortaklık aldatmacaları seni kurtaramaz!
Dünyaya bir Mustafa Kemal’ daha gelmez!
Aklını başına al!
Uyan ve oynanan oyunu gör artık!
Bu gidiş iyi bir gidiş değil; “Dur!” demek ise geçmişte olduğu gibi yine senin elinde!
*
24 Temmuz tarihinin bir başka önemi daha var; Basın Bayramı…
II. Meşrutiyet döneminde çıkan gazetelerin, sansür memuruna gösterilmeden yayınlandığı gün olan 24 Temmuz, her yıl Basın Bayramı olarak kutlanıyor. Türk basını, üzerinde yaratılan korku ve yandaşlık prangası altında, kendi bayramını özgürce kutlayabilecek mi bilemem ama bendeniz tüm basınımızın bayramını en içten dileklerimle kutluyorum. Tamamen özgür bir basında buluşmak dileğiyle…
Tülay Hergünlü
24 Temmuz 2012
Çanakkale, Geyikli

Lozan Barış Antlaşması 89 Yaşında

Ancak günümüzde cumhuriyeti ve Atatürk devrimlerini içine sindirememiş bazı eski dönem kalıntıları Lozan Antlaşması’nı eleştirmeyi sürdürmektedir. Lozan Antlaşması TBMM hükümetinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ulaşmanın yolunu açmıştır. Lozan Antlaşması’nın kabulü ile uluslararası varlığı kabul edilmiş ve ulusal sınırları belirlenmiş olan Türkiye, 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan edecektir.

Cumhuriyet tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri Lozan Barış Antlaşması’dır. 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanan bu antlaşma ile bütün dünya, İstiklal Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran Türkiye’yi tam bağımsız bir ülke olarak tanıdığını kabul ve ilan etmiştir.

Mudanya Ateşkes Antlaşması (3 Ekim-11 Ekim 1922) ile sonuçlanan İstiklal Savaşı’ndan sonra İtilaf Devletleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetini Lozan’da toplanacak olan barış konferansına davet etmek zorunda kalmıştı. Ancak bu davet, aynı zamanda İstanbul hükümetine de yapılmıştı. Böyle bir davet TBMM hükümeti ile İstanbul hükümeti arasında bir sürtüşmeye yol açmak ve Türkiye’yi barış masasında zayıflatmak amacına yönelik bir komploydu.

TBMM, Mustafa Kemal’in öncülüğünde 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırmak suretiyle İtilaf Devletleri’nin bu tuzağından kendini kurtarmış ve yeni Türkiye’nin tek temsilcisinin TBMM ve onun hükümeti olduğunu bir defa daha bütün dünyaya göstermiştir.

Konferansa katılmadan önce karşılaşılan bir diğer sorun da delegasyona kimin başkanlık edeceği sorunuydu. Kongre başkanlığını o tarihte başbakan olan Rauf (Orbay) Bey yapmak istiyordu. Çünkü Rauf Bey, Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması’nda (30 Ekim 1918) Osmanlı Devleti’ni, Bahriye Nazırı olarak temsil etmişti. Bu anlaşma ile Misakımilli’de kabul edilecek olan ulusal sınırların belirlenmesi gibi olumlu bir sonuç alınmışsa da, askeri yönden stratejik noktaların düşman kuvvetleriyle işgali, ordunun terhisi, silahların toplanması ve İtilaf Devletleri’nin gerekli gördükleri zaman istedikleri bölgeyi işgal edebilecekleri gibi ödünlerin verilmesi Mudanya Mütarekesi’nin daha sonradan şiddetle eleştirilmesine neden olmuş hatta “vatana ihanet” olarak nitelendirilmişti. Rauf Bey, Lozan’a gitmeyi ismi etrafında yoğunlaşan etkiden kurtulmak için istiyordu. Ancak Mustafa Kemal, Mudanya Ateşkes görüşmelerini başarıyla yürüten İsmet (İnönü) Paşa’nın gitmesini uygun görmüştü ve onu Dışişleri Bakanlığı’na atamıştı. Bu atama Rauf Bey ve yandaşlarında kırgınlığa neden olmuş, heyet yola çıkmadan önce başarısız olacağı propagandası ortalığa yayılmıştı. Bu olumsuz propagandaya rağmen Lozan’a İsmet (İnönü) Bey’in başkanlığında Dr. Rıza (Nur) ve Hasan (Saka) Bey’den oluşan bir heyet gönderilmiş, heyete danışman, çevirmen ve sekreteryadan oluşan otuzdan fazla teknik eleman eşlik etmiştir. Lozan Konferansı, taraflar arasındaki tartışmaların çok çetin geçmesi nedeniyle bir ara kesintiye uğramıştır. 20 Kasım 1922 – 4 Şubat 1923 yılları “birinci dönemi”, 23 Nisan – 24 Temmuz 1923 yılları da “ikinci dönemi” oluşturur. Birinci dönem toplantılarında İngiliz heyeti başkanı Lord Curzon kendini beğenmiş ve sert bir üslup içinde İsmet Paşa’nın her isteğine karşı çıkmış, ancak sonunda İsmet Paşa’nın direnci karşısında yenilgiyi kabul etmiş ve konferansın ikinci dönemine katılmamıştır.

24 Temmuz’da imzalanan Lozan Ant-laşması ile komşularımızla olan bugünkü sınırlar (Hatay hariç) belirlenmiş, kapitülasyonlar tamamen kaldırılmış, azınlık hakları güvence altına alınmış, Boğazlar silahsızlandırılmış (kendi ordumuz da dahil), Ege adaları Yunanistan’a bırakılmış, Batı Trakya’daki Türklerle İstanbul’daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya’daki Rumlar ile Yunanistan’daki Türklerin mübadelesine karar verilmiş, Patrikhane ve yabancı okulların İstanbul’da kalması kabul edilmiştir.

Dönemin uluslararası koşulları ve en önemlisi varını yoğunu Kurtuluş Savaşı’nda tüketen, savaştan bıkmış ve yoksul Anadolu halkının durumu dikkate alındığı zaman ülke bütünlüğü ve güvenliği yönünden alınan bu sonuçlar nedeniyle Lozan Antlaşması’nın bir diplomatik zafer olduğu anlaşılır.

Ancak günümüzde Cumhuriyeti ve Atatürk devrimlerini içine sindirememiş bazı eski dönem kalıntıları Lozan Antlaşması’nı eleştirmeyi sürdürmektedir. Onlara göre başta İsmet İnönü olmak üzere Lozan’a giden heyetimiz cahil ve tecrübesiz kimselerden oluşmuş ve on iki adayı Yunanistan’a bırakmak, Yunanistan’dan savaş tazminatı almamak, Musul’u İngilizlere bırakmak ve Hatay’ı almamak gibi “vatan hainliği” sayılacak hatalar işlemişlerdir. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920), bir antlaşma olmayıp sadece bir teklif olduğu için, onu Lozan Antlaşması ile karşılaştırmanın anlamsız olacağı gibi yalana dayalı bir savunma ile Sevr’i imzalayan Osmanlı hükümetini aklamaya ve Lozan’ı imzalayan TBMM hükümetini karalamaya yönelmişlerdir.

Lozan Antlaşması TBMM hükümetinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ulaşmanın yolunu açmıştır. Lozan Ant-laşması’nın kabulü ile uluslararası varlığı kabul edilmiş ve ulusal sınırları belirlenmiş olan Türkiye, 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan edecektir.

Lozan Antlaşması’nın seksen dokuzuncu yılını kutlarken, görüşmeleri Ankara’dan yönlendiren Mustafa Kemal’i ve bize bu diplomatik zaferi kazandıran heyetimizin üyelerini başta İsmet İnönü olmak üzere, minnet ve saygıyla anıyoruz.

Prof. Dr. Vural F. SAVAŞ Mustafa Kemal Derneği Genel Başkanı

Lozan Antlaşması Ve Türk Delegasyonu (Kurulu ) - Gündüz Akgül

Kurtuluş savaşının, 09 Eylül 1922 tarihinde düşmanın İzmir’de denize dökülmesi utkusuyla kazanılmasından sonra sıra kuruluş aşamasına gelmişti.
Bu aşamada, genç Türkiye Cumhuriyetinin tapu senedi olarak kabul edilen Lozan Antlaşması çok önemli köşe taşlarından birini oluşturmaktadır.
Bilindiği gibi Lozan Antlaşması, 24 Temmuz1923tarihinde İsviçre’nin Lozanşehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisitemsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCBve Yugoslavyatemsilcileri tarafından, Lozan Üniversitesisalonunda imzalanmış barış antlaşmasıdır.
Bu Antlaşma ile Osmanlı İmparatorluğunu parçalanması ve emperyalist ülkeler tarafından bölüşülmesini sağlayan 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Anlaşması, çöp sepetine atılmış ve Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin tapusu tekrar gerçek sahiplerine yani Türkler geri verilmiştir.
Bu kısa girişten sonra Lozan müzakereleri sırasında Türk Delegasyonunun (Kurulunun), ülkesinin bağımsızlığı için kurtuluş savaşının utkusundan, TBMM’nden ve büyük önder Mustafa Kemal’den aldığı güçle emperyalist devletler karşında nasıl devleştiğini anlatmaya çalışacağım.
Türk Kurulununbaşkanı, Mustafa Kemal’in kader birliği yaptığı silah arkadaşı İnönü zaferlerinin kahraman komutanı İsmet İnönü’dür ve diplomasi deneyimi yok denecek kadar azdır.
20 Kasım’da başlayan görüşmeler, müttefik (bağlaşık) devletler adına Fransızlar tarafından idare edilmektedir. Alınan karar gereğince İsviçre Cumhurbaşkanı’nın açış konuşmasından sonra heyetten biri teşekkür konuşması yapacaktır. Bu program Türk delegasyonuna bildirilince, İnönü “Eğer heyetten biri konuşursa bende behemehâl söz alırım konuşurum” der. Fransız’lar bunu duyunca İnönü ile temas kurarak konuşmamasını rica ederler. İnönü konuşacağı konusunda diretince, İsviçre Cumhurbaşkanı’ndan sonra kimsenin konuşmayacağı kararlaştırılır ve görüşmeler başlar.
Ancak karar uygulanmaz ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmasından sonra, İngiliz Dış işleri Bakanı Lord Curzon kürsüye çıkarak konuşur. Lord Curzon kürsüden iner inmez İnönü kürsüye çıkar “Reis efendi” diye başlayan önemli bir konuşma yapar. Konuşmadan sonra ortalık karışır ve İsmet İnönü’nün yanına gelen delegelerden Mösyö Bompart  “Anlaşılıyor, çekeceğimiz var” demekten kendini alamaz.
Konferansta İngilizce ve Fransızca konuşulacağı, hangi dil konuşulursa öteki dile tercüme edileceği kararı da, İnönü tarafından kabul edilmez ve Türkçe konuşacağında ısrar eder ve bunu da kabul edilerek çalışmalara başlanır.
Kurtuluş savaşından henüz çıkmış, ekonomik açıdan çok zayıf olan bir devletin kararlı devlet adamı İsmet Paşa’nın gösterdiği bu direnç sayesinde, Lozan da istenilenlerin çoğu müttefik (bağlaşık) devletlere kabul ettirilmiştir.
İstediklerini kabul ettiremeyen Lord Curzon İsmet Paşaya şöyle der. “Memnun değiliz Lozan muahedesinin müzakeresinden hiç bir dediğimizi yaptıramadık. Reddettiklerinizin hepsini cebimize atıyoruz. Harap bir memleket alıyorsunuz, bunu kalkındırmak için mutlaka paraya ihtiyacınız var. Bu parayı almak için gelip diz çökeceksiniz. Cebime attıklarımın hepsini çıkaracağım siz vereceğim.”
Kazanılan bu değerleri bu günde koruduğumuzu söylemek ne yazık ki olası değildir.
Kan pahasına geri aldığımız yurt topraklarını bu gün para ile yok pahasına yabancılara peşkeş çekiyoruz.
Bu güzel ülkeyi bizlere bırakan, başta Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve aziz şehitlerimizin anıları önünde saygı ile eğiliyorum. Ruhları şad olsun.
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı