Cüneyt Arcayürek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cüneyt Arcayürek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2011 Cuma

İktidarın Yukarısı Aşağısı… -Cüneyt Arcayürek

 İktidarın Yukarısı Aşağısı…

12 Haziran’da ülkeyi her açıdan derinden ilgilendiren bir seçim yapılacak.Oysa medya, siyasetçiler günlerdir seçimle değil, bir “başka konu” ile ilgili.
Tartışmaların odağında “başka konu” yer alıyor.
İlgili tarafların açıklamalarına, TV’deki birbirini tutmayan söylemlerine bakılırsa “o konunun” kahramanı; -ruhbilimcilerin saptamalarına göre- ün peşinde koşan, belden aşağı bir olay yaratarak gündeme damga vuracağını sanan bir kişilik sahibi.
Gazeteciliği de kuşkulu.
Yaratmak istediği olaya bakılırsa kafası başka iklimlerde geziyor.
Bir söylediği bir söylediğini tutmuyor.
Fatih Altaylı, İklim Bayraktar’ı TV’ye çıkardı.
Durmadan insanlıktan söz eden, söylediklerine kimsenin inanmadığından şikâyetçi görünen Bayraktar’a; Altaylı, “Kemal Kılıçdaroğlu ile ne konuştunuz?” diye soracak oldu.
Altaylı’yı da programı izleyenleri de şaşırtan bir yanıt aldı:
“Konuşmadım!” dedi Kaleli, Bayraktar İklim!
Şöyle bir baktı yüzüne Altaylı; “kısa bir ara” dedi.
Reklam arasında Bayraktar’a; Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarında kendisiyle görüştüğünü ifade ettiğini söylemiş olmalı ki Altaylı; skandal kadın, CHP lideri ile konuştuğunu kabul etti.
Bu konu dün yine medyanın gündemindeydi; seçim yine rafa kaldırılmıştı.
***
Aslında bu konuyla ilgili tartışılması gereken başka konular var ama, nedense pek rağbet edilmiyor.
Günlerdir siyaset dünyasını sarsan, kamuoyunun yakından ilgilendiği bir komplo konuşuluyor. Örneğin savcılar tribünde:
Deniz Baykal’ı olmadık cinsel yaklaşımlarla bir kez daha sahneye taşıyarak olay ve ün yaratan kadın gazeteci olmak isteyen Bayraktar’ın kanıtlayamadığı söylemlerini… CHP liderine önemli bir AKP’linin benzeri yaşantısıyla ilgili sözlerini ihbar sayıp harekete geçmiyor.
Ya da CHP’den, “o AKP’linin kim olduğunu açıklamasını” isteyen iktidar koltuklarından savcılara, ha bre davranın, “büyük balık” kimmiş AKP’de ortaya çıkarın, diyen tek bir ses çıkmıyor.
AKP de, kadını sıkıştırıp, namuslu, onurlu bir insan isen Kılıçdaroğlu’na söylediğin AKP’li büyük balığı açıkla, diyemiyor.
AKP siyaset malzemesi yapacak ya olayı; sözlüklerde hakaret ifade eden ne kadar sözcük varsa hepsini CHP lideri Kılıçdaroğlu’na kullanıyor.
CHP’ye komplonun adeta parçası, hatta yaratıcısı izlenimi vermeye çalışıyor.
Ana muhalefetin bir kez daha bir cinsel skandalla sarsılmasını, hatta parti genel merkezinin skandalın tetikçisi olmasını dileyen ve bekleyen bir tavır sergiliyor.
Kılıçdaroğlu, AKP sözcülerinin söylemlerine en azından bir yuhhh çekebilirdi. Terbiyeli kişiliği elvermedi.
***
Bu iktidar:
Avrupa Parlamentosu’nun kabul ettiği Türkiye gerçeklerini eleştiren son raporundaki; “Ergenekon ve Balyoz darbe planına ilişkin soruşturmaların Türk demokrasisinin ve yargısının şeffaf, bağımsız ve güçlü biçimde işleyişini göstermediğini… Tutukluluk sürelerinin uzunluğundan endişe ettiklerini… Bütün şüphelilere etkili yargı garantisi verilmediğini… Son tutuklamaların bu davalara olan güvenin kaybolmasına neden olduğunu…” ifade eden saptamalarına karşı çıkan, yalanlayan açıklamalar yapar.
…Ama klinik vaka Kaddafi’nin Kürtlerin bağımsız devlet kurmalarına destek çıkan sözlerine sıra geldi mi iktidardan bir açıklama ara ki bulasın!
Halkına silah sıkan Kaddafi ile PKK ile savaşan Türkiye’yi ve ordusunu aynı kefeye koymasını duymazlıktan gelir.
***
Bu iktidarın büyüğü küçüğü aynı. İşlerine geldi mi halkı överler. Kimileri de sorumluluklarını, suçlamaları örtmek istediler mi halkımız tu kaka!
İşte, AKP kadrosunda üçüncü, dördüncü sıradan bir kişiden örnekler.
Ankara son günlerde yıllardır yaşamadığı kar afeti ile karşılaştı.
Belediye Başkanı Melih Gökçek’e göre belediye alabildiği önlemleri aldı.
Olan biten kazalardan, halkın yollarda mahsur kalmasından sorumlu kim Gökçek’e göre? Belediye mi? Ne münasebet! Afete hazırlıksız yakalanan halk elbette!
Taşıt kazaları mı oldu? Gökçek’e göre kazaların nedeni ne buz, ne yeterli tuzlanmayan yollar. Suçlu: Arabaların aşınmış lastikleri!
Ana yollar mı kapandı? Kilometrelerce kuyruk mu oluştu? Yol ortasında arabalarını kilitleyip gidenlerin eseri!
Yolların gerektiği kadar tuzlanmadığını yazan, söyleyen mi oldu: Gökçek’in yanıtı, “yala asfaltı gör tuzlandığını!”…
Bu açıklamaları üstelik sırıtkan bir suratla TV’lerde halkın gözünün içine baka baka yapan adam, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek!
Bu örnekler iktidarın yukarısı aşağısı aynı tornadan çıktığını belgelemiyor mu?

Çarpışa Çarpışa… -Cüneyt Arcayürek

 Çarpışa Çarpışa…

Başbakan, medyaya baskı yapmadığını içeren son açıklamalarına kimsenin inanmayacağını bilerek, inanarak mı söylüyor acaba?Hükümetin (RTE’ye özgü yöntemlerle) yandaş olmayan, iktidar çanağını yalamayan gazetecilere ve gazetelere uyguladığı sistematik baskı artık dünyada dillere destan. Hani rezalet ayyuka çıktı derler ya. İşte öyle!
Ama RTE, hâlâ aynadaki suretine bakıyor. (1) Benden başka büyük yok Türkiye’de. Ortadoğu’da. (2) Basına baskı, basının uydurmasıdır, diyor.
Bu söze içeride dışarıda herkesin, her kurumun inanmasını istiyor.
Son grup konuşmasında yine medyaya uyguladığı baskıyı yadsıyıp, baskı gerçeğini yalanlar ve yine medyayı suçlarken -farkında mıdır bilmem- bir itirafta bulundu.
“Biz” dedi: “Medya ile çarpışa çarpışa iktidar olduk”.
Bu sözünün altında gazetelere ve gazetecilere; 2002’de iktidar olduğundan beri aşama aşama ağırlaştırarak bugün uyguladığı insafsız saldırıların, şeytanın aklına gelmeyecek baskı yöntemlerinin gerekçesi yatıyor.
RTE’nin bu sözü, Milli Selamet’le 1970’lerde başlayan, daha sonra Refah’la, Saadet Partisi ile devam edip bugünlere gelen süreçte din sömürüsünü siyasal yaşantılarının anayasası yapanların; millet değil ümmet ve cemaat felsefesine bağlı yayılışa karşı çıkan gazete ve gazetecileri asla affetmediğinin izlerini taşıyor.
***
Türkiye’nin hukuk devleti olduğuna inanıyorsa bir Başbakan; nasıl olur da davaları devam eden, üstelik suçları kanıtlanmamış, üstüne üstlük henüz hüküm giymemiş gazetecileri terör örgütü üyesi, anayasal düzeni zorla değiştirmeye girişenler diye suçlayabilir?
Sormazlar mı adama? Sen davanın savcısı mısın? Hatta demokratik bir ülkede bir savcı edasıyla da değil, davayı karara bağlamış bir yargıç rahatlığıyla nasıl konuşabiliyorsun?
Ah, bağışlayın. Unuttum.
RTE, Ergenekon soruşturmasını açacak bir savcı aradığını söylemiş; Ergenekon davaları başladıktan sonra yoğunlaşan eleştirileri yanıtlarken de başsavcılığını ilan etmişti!
***
Kim demişse demiş RTE’ye “Sen muhtar bile olamazsın!”
Akil, olgun bir siyasetçi gibi, kem söz sahibine aittir diyeceği yerde kimilerine; adamın oğluna “Ben sana zengin olamazsın demedim. Adam olamazsın, adam, dedim” sözünü anımsatma fırsatını neden veriyor? Anlamak olanaksız.
Şu darbe sömürüsünü yürütenlere, öyle ki yargıyı kendi emellerine bağlamak isteğiyle düzenlediği anayasa değişikliklerindeki asıl amacını örtmek için geçmiş darbeleri gerekçe yapanlara… şöyle seslenmek geliyor insanın içinden:
27 Mayıs uzaklarda kaldı diyelim.12 Mart darbesinde bugün her fırsatta savunduğunuz ulus iradesiyle iktidar olan bir parti (Adalet) yönetimden uzaklaştırılırken… kanlı sağ sol çatışmalarından sonra gerçekleşen 12 Eylül’de ağa babanız, hocanız, rehberiniz Necmettin Erbakan ve takımı hapsedilirken… kuzum sizler neredeydiniz?
Darbelere de uygulamalarına da gıkınız çıkmadı o günlerde.
Çünkü laik Cumhuriyet’e fırsat bulunca baş kaldıran din sömürücüleri, dini siyasete alet edenler; her darbeden sonra, her zor karşısında, bugün istismar ettikleri darbe günlerinde yeraltına çekildi.
Din konusunu ana tema yaparak siyasete dönme olanağına kavuşuncaya kadar!…
***
Gazete ve gazetecilere yüklenirken, Türkiye’yi Araplara model ülke diye salık veren Batı’ya da laf yetiştiriyor.
Basın özgürlüğünün darbe yediğini içeren Batılı açıklamalar RTE’nin fena halde bozuk çalmasına neden oluyor ve…
Neymiş; yok basın çetecilerin tetikçiliğini yapıyormuş. Basın mensupları darbelere çanak tutuyormuş diye Batı’yı suçlarken Türk medyası da karalıyor.
Bir gün çıkıp da kürsüye, Türk basını yerleşik çağdaş ilkeleri tersine çevirdiğimiz için bizlerle savaştı.
Fakat kurduğum korku imparatorluğunda başarılı olamadı diyebilse…
…hem kendi, hem Türkiye gerçeğini…
…hem de RTE ile çarpışa çarpışa yenilgiye uğrayan medyayı anlatmış olacak!

Demofaşizmo! -Cüneyt Arcayürek

 Demofaşizmo!

Gelişmeler karmaşalıktan çıkıyor, giderek aydınlığa kavuşuyor.
Bir iddia, demokrasi sözcüğü arkasına gizlenen kimi uygulamaları açığa çıkarıyor.
CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol’un sözünü ettiği iddia doğru mu değil mi; ayrıntılarıyla, önümüzdeki günlerde öğrenebiliriz.
Bugüne değin birçok tutuklamanın arka yüzünü aydınlatıyor bu iddia:
Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, sorguya aldıklarını emniyetten gelen yazıyı imzalayıp mahkemeye gönderiyormuş.
Bir dakika durup düşünelim:
Bu oyunda kimin eli kimin cebinde?
Polis mi savcının, savcı mı polisin emrinde!
Bu, demokratik bir devlette değil, polis devletinde yaşadığımızı kanıtlamıyor mu?
***
Başbakan’ın ağzında “ileri demokrasi” söylemi hiç eksik olmuyor.
Son günlerde yaşananlar, toplumun gözü, kulağı, dili medyaya karşı girişilen son ve yeni sindirme hareketi, ileri demokrasi edebiyatının tamamen palavra olduğunu kanıtlıyor.
Faşist sözcüğü dillerde, yorumlarda, kimi haberlerde eksik olmuyor.
Demokrasiden RTE icadı ileri demokrasiye geçtik.
Herhalde bu; faşistlikten de ileri faşistliğe geçmek olmalı!
Yaşadığımız rejim, demokrasi ile faşizmin çiftleşmesinden doğan bir rejim. Adı da:
Demofaşizmo! (Demokratik faşizm).
***
Son tutuklamalar basında geniş ölçüde yer alıyor.
Dış basın, ABD, AB ve Avrupa Parlamentosu Türkiye’de yaşanan olayları basın özgürlüğüne vurulan darbe diye niteliyor.
İktidarın Adalet Bakanı da savcılara arka çıkıyor.
Gazetecinin mesleği gereği yaptırımlarından dolayı içeri alınması; basın özgürlüğüne darbe imiş amma, gazetecinin kimi yasadışı olaylara karışması basın özgürlüğünü kapsamazmış!
Pekâlâ ama gerçekler ne diyor, bunlara bakalım:
Bugün olduğu gibi dün, “gerçeği denetlenmeyen dijital verilere dayanılarak” gazeteciler tutuklandı. Örneğin Mustafa Balbay. İki yıldır içeride!
Delil kapsamında gösterilen dijital verilerin montajlarla uydurma olduğu, şüpheli aleyhine sonradan düzenlendiği TÜBİTAK gibi resmi kurumlarda kanıtlandı.
Ama bugün Balbay’a yöneltilen suçlamalarla tutuklanan gazetecileri savunan, bir zamanların yakışıklısı, mesleğin starı olanlara (olana)…
…Balbay’ın gazetecilik notlarının delil diye sunulmasına, belge dediklerinin montaj olduğunun kanıtlanmasına karşın hâlâ içeride tutulmasına…
…çalıştıkları (çalıştığı) TV kanalındaki haberlerde karşı çıkmasını rica ettiğimizde buzdan bir donuklukla karşılamıştı önerimizi, ricamızı.
Ama ateş düştüğü yeri yakıyor hesabı; şimdi bakıyorum da bir zamanların yakışıklısı, mesleğinde star olanlar (olan)…
…iki meslektaşımızın Balbay’a reva görülen kimi suçlamalarla tutuklanmasına şiddetle karşı çıkan ateşli demeçler veriyorlar, veriyor!
Oysa basın özgürlüğü bugün olduğu gibi iki yıl önce; adı var varlığı yok, iktidarın siyasal amaçlarına hizmet vermek için sahneye koyduğu Ergenekon davasında… ipe çekildi!
***
İki yıl önce gazeteciyi gazetecilik gereği tuttuğu notlarla, montaj belgelerle darbeci diye damgalayan AKP zihniyetine koşut hukuksal anlayışa uyan…
…hüküm giymemesine karşın gazetecileri darbeci diye savunmaktan geri duranlar asıl basın özgürlüğüne darbe vuranlardı. Vurandı!
Balbay’ı, Özkan’ı, diğer birçok gazeteciyi Silivri’ye kapatan demofaşizmo zihniyetin kuralları, bugün Nedim Şener’e, Ahmet Şık’a, Doğan Yurdakul’a, Prof. Yalçın Küçük’e uygulanıyor.
Artık sadece bugünü değil, dünden bugüne yürüyen olayları dikkate alarak, tek hedefin dün de bugün de basın özgürlüğüne darbe vurmak olduğunu savunmak… içeride yatan arkadaşlarımızı savunmak gerekiyor.
Basın bir ağız olmazsa…
…Silivri’ye daha çoook meslektaşımızı yolcu ederiz!

Timsahın Gözyaşları! -Cüneyt Arcayürek

 Timsahın Gözyaşları!

Önce Başbakan Yardımcısı Arınç ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay gözaltı olaylarından üzüntü duyduklarını
 açıkladılar.
İki gazeteci tutuklandı. Bu kez iktidar sahnesinde Çankaya’daki AKP’li ile, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin göründü.
Çankaya’daki “kamu vicdanında kabul görmeyen bazı gelişmelerden” söz ediyor.
Tabii diyor; “yargının, hâkim ve savcıların işine karışılmaz!”
Oysa Çankaya’dakinin asıl derdi, gazetecilerin tutuklanmasından öteye, bir başka:
“Bu hal” diyor, “Türkiye’nin geldiği ve herkes tarafından takdir edilen görüntüsünü gölgeliyor”.
Bu vurgulamayı yapmaya özen gösterdiğine göre, demek ki Çankaya’daki AKP’li, Türkiye’nin öncelikle demokratik yaşamda geri kalmış Ortadoğu ülkelerine artık model ülke diye salık verilemeyeceğimize yanıyor.
Yargı erkinin, insanların ve kurumların onur ve hukuklarının zedelenmesine yol açmayacak biçimde davranmalarını umut etmiyor. Kişi ve kurumların onur ve hukuklarının zedelenmemesini “bekliyor”.
Ne ki beklentisine yanıt aynı gün Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’den geldi: “Bize kimse emir veremez!”
Cumhurbaşkanı’nın kaygıları görsel basında yer alır almaz, -televizyon gazeteciliği ağzıyla söyleyeyim- kameraların karşısına geçen TBMM Başkanı (hukukçu) Şahin de değerli görüşünü gazetecilerin tutuklanmasına üzüldüğünü söyleyerek açıklamaya başladı.
Çankaya’dan sonra, Meclis Başkanı’nın üzüntüsü de medyada ön plana alındı ve lakin; gazetecileri eleştiren, “hırsız ciğerini söküp almaya gelmişse soracaksın ne suç işledin diye” cümlesi ıska geçildi.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım.
AKP iktidarının 8 yıldır medyaya reva gördüğü baskılardan sonra:
AKP’nin Çankaya’dan TBMM’ye ve bakanların söylemlerini timsahın gözyaşları diye yorumlamak gerekmiyor mu?
***
Çankaya’daki Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile baş başa uzun bir konuşma yaptıktan sonra kaygısını özetleyen demeci veriyor.
Nedense aynı titizliği iki üç yıldır gözaltına alınan; tutuklanan, tutukluluk süreleri yıllardır cezaya dönüşen 61 gazeteci için göstermedi Çankaya’daki AKP’li.
Kamuoyu vicdanını sarsan tutuklamalar için… mahpushanede ölenler için… ne için içeride yattıklarını bilemeyenler için de dün sergilediği duyarlılığı göstermedi.
Adalet Bakanlığı’nın bir yasanın kimi maddelerini öne sürerek, ceza yememiş, iki-üç yıldır tutuklu olan gazeteci Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan’a hücre-tecrit cezası uygulanmasını yadsımadı. Yasa ise yasa değiştirin diyemedi!
Çankaya’daki, iç ve dış medyada, kamuoyunda geniş tepkilere neden olunca son gözaltılarla tutuklamalar… kaygı duymuş.
Oysa hükümetten gelen, bugünü dünden hazırlayan, bir kez daha görüşülmesi için Meclis’e geri gönderemediği, şak diye onayladığı yasaların, son anayasa değişikliğinin eseridir bugün vardığımız nokta.
Balyoz’du, Ergenekon’du, fark etmez. Tahliye kararı veren yargıçları başka illere süren… yerlerine tahliyeleri reddeden yargıçlar atayan genişletilmiş Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun marifetlerine ses çıkarmadı Çankaya’daki…
Yargının siyasallaştığını Çankaya’dakinden başka duymayan kalmadı. Türkiye’de de dışarıda da…
Çankaya’daki genel bir yorum yaparak, hükümeti uyaracağı, basın özgürlüğü üzerine kara bir şal örten uygulamaları eleştireceği yerde…
…içeriye dışarıya şirin görünme amacıyla bardağı taşıran damla, son gözaltı ve eleştirilerden kaygı duyduğunu söylemekle yetiniyor.
Ha, Başbakan mı ne diyor: “Bırakın hâkimler savcılar işlerini yapsınlar!”
***
Ergenekon savcısı iki gazetecinin meslekleri gereği veya yazdıkları kitaplar nedeniyle tutuklanmadıklarını, “açıklayamayacağı deliller” nedeniyle içeriye alındıklarını söylüyor.
Savcı Öz böyle diyor ama aynı gün iktidar yanlısı bir iki gazetenin sütunlarında örneğin Odatv sahibi, neyin ne olduğunu açıklama olanağından yoksun tutuklu Soner Yalçın’la ilgili belgeler dans ediyor.
İlk soruşturmanın gizliliği yine rafa kaldırıldı. Savcılıktaki ifadeler aynı gazetelerde yer alıyor.
Yıllardır Ergenekon sanıklarına uygulanan yöntem, yine işbaşında.
İddianame yazılıp açıklanmadan tutuklananların suçlu diye damgalanmasını isteyen mekanizma yine işliyor.
Timsahın gözyaşları sütunlarda!

6 Mart 2011 Pazar

Fatura! -Cüneyt Arcayürek

 Fatura!

Saldırganlığı -şimdilik- bir yana bıraktı. Savunmaya geçti.
Savunmaya geçmek zorunda kaldı.
İsteyerek değil. Kuşkusuz geçici bir süre için.Ortalık duruluncaya kadar…
İç medyanın basın özgürlüğü konusundaki duyarlılığını dikkate almıyor.
Zira devletin türlü çeşit olanaklarını kullanarak, Türk medyasını susturmayı pekâlâ başardı…
Oysa son gözaltı olayları bardağı taşıran son damla oldu.
Şu veya bu nedenle bugünlere dek susan Batı dünyası da RTE’ye tavır sergilemeye başlayınca…
…Batı medyası ağız birliği edercesine AKP (RTE) iktidarındaki uygulamalar nedeniyle Türkiye’de basın özgürlüğünden söz edilemeyeceğini yazmaya…
…“yakın dostu” ABD’den, Avrupa Birliği’nden, Türkiye’de basına yönelik uygulamalardan kaygı duyduklarını içeren açıklamalar gelince… efendi hazretlerinde şafak attı!
Batı medyasına kilit vuramıyor. İçerideki astığı astık, kestiği kestik havası Edirne’den öteye mafiş!
Gazetecileri, poliste sorgulanırken Silivri yollarında görmeye alışkın RTE, gözlerine inanamadı… Aaaa Türk medyası da İstanbul’da, Ankara’da sokaklara dökülmüş, özgürlüğünü savunuyor.
***
“Bu bizim medyayı boş ver” diyecekti. Bir de baktı ki; düne kadar kendisi hakkında el bebek gül bebek yazıp çizen Batı medyasından… Türkiye’de basın özgürlüğünün yittiğini içeren yazılar, sorumlu kişilerden demeçler akıyor…
Bir fırsat yakaladı. Yargıya ve bağımsızlığına o denli önem verdiğini kanıtlamak için bir ara yurdun dört bir yanında Adalet Sarayları inşa ettiklerini öne süren RTE; İstanbul’da inşası tamamlanan yeni adliye binasının açılış töreninde iç medyaya değil; daha çok Batı medyasına ve yetkililerine iktidarını savunan bir konuşma yaptı.
Öyle bir konuşma ki tam tamına RTE’ye özgü; yaşanan gerçekleri değil, kendi gerçeğini içeren bir konuşma.
Var olduğunu iddia ettiği basın özgürlüğünü kanıtlayacak öğeler bulamayan bir konuşma.
Böyle konuşmak zorunda. Lakin sormazlar mı adama: Var ise Türkiye’de basın özgürlüğü; neden 61 gazeteci tutuklu? 2 bin gazeteci neden yargılanıyor? 4 bin gazeteciye neden soruşturma açıldı?
Bu rakamların hesabını veremiyor. Veremez de!
Silivri’de hücrelere kapatılan muhalif gazetecilere uygulanan işkence sözcüğünü anımsatan uygulamaların hesabını da veremez!
Gün gelir, bugün veremediği hesabı sorarlar.
Ama 12 Haziran’dan sonra… ama daha sonra… Bugün yazılan faturayı yarınlarda bir gün ödetirler insana!
***
Dış medyaya, AB’ye, ABD’ye saldıramayınca RTE, bilinen taktiğe başvurdu İstanbul Adliye Sarayı’nda.
Muhalefete ve “özellikle” medyaya yüklendi. 2002’de geçmişini nasıl yadsıdı ise yakın günlerde söylediğini de inkâr etti.
“Biz savcı da değiliz, hâkim de değiliz, birileri gibi avukat da değiliz” dedi.
Bu, kendini inkâr edebiyatına pes demek bile hafif kalıyor.
Bu sözlerin sahibi kim?
Ergenekon adında örgüt var mı yok mu, adı var ama varlığı belirsiz örgütle ilgili tartışmalar sırasında çıkıp ekranlara “Bu soruşturmanın savcısı benim” diyen RTE bu!
Ergenekon soruşturmasını başlatacak savcı arayan RTE bu!
Bir başbakan; bir soruşturmanın, bir davanın savcısı olduğunu söylerse… davanın baştan sona siyasal amaç içerdiğine inanan ana muhalefet lideri de (Deniz Baykal) elbette, “Ben de avukatıyım!” diyecekti.
RTE, Ergenekon savcısı olduğunu açıklayan sözlerini şimdi es geçiyor.
Son gözaltı olaylarını yargı hesabına yazıyor. Savcı da hâkim de değilim diye bir kez daha geçmişi inkâr içeren doğasını sergiliyor.
Ana muhalefeti yargıya düşen davaların avukatlığı ile suçlamakta beis görmüyor.
İşte RTE gerçeği bu!
***
28 Şubat’ı nasıl yorumladığına bakın; RTE’yi bir kez daha tanıyın.
28 Şubat 1997’deki MGK kararlarının yıldönümünde soruyorlar RTE’ye: “28 Şubat 1000 yıl sürdü mü?”
Yanıtlıyor: “Ne bin yılı” diyor. 28 Şubat’tan “eser mi kaldı?”
Kaldı RTE, kaldı:
Ne yazık ki, amacına erişemeyen 28 Şubat’ın eseri olarak siz kaldınız, siz!

61 Yıl Önceki Kehanet 61 Yıl Sonra Gerçekleşti! -Cüneyt Arcayürek

 61 Yıl Önceki Kehanet 61 Yıl Sonra Gerçekleşti!

Türkiye’nin 3. Cumhurbaşkanı, 27 Mayıs’ta devrilen Celal Bayar 1950’lerde; “Türkiye küçük bir Amerika olacak” demişti.
Kehaneti 61 yıl sonra gerçekleşti!
Türkiye’nin Amerika’dan da büyük bir ülke olduğunu 2011 yılında; AKP iktidarının ucu açık, sonucu belirsiz Kürt açılımının senaristlerinden İçişleri Bakanı Beşir Atalay ilan etti.
“Türkiye, basın özgürlüğü açısından Amerika’dan daha çok basın özgürlüğünün olduğu bir ülkedir” dedi.
Evet! Gazetecileri hapishaneye atma özgürlüğünü elinde bulunduran AKP iktidarı; Amerika’nın asla erişemeyeceği bu alanda Türkiye’nin büyüklüğünü kanıtlamış bulunuyor.
Amerika’nın kıskanacağı öylesine basın özgürlüğü var ki Türkiye’de…
…bugün cezaevlerinde 61 gazeteci yatıyor.
Haklarında açılan davalarla bu rakam 80’leri buluyor.
Amerika’da cezaevlerinde tek bir gazeteci yok!
Kehanetin açıklanmasından 61 yıl sonra; AKP iktidarları, Türkiye’nin Amerika’dan 61 kez daha büyük olduğunu böylece kanıtlamış oluyor.
***
İçişleri Bakanı Atalay hızını alamıyor. Türkiye’de Amerika’dan daha çok basın özgürlüğü olduğunu ilan eden sözlerinin sınırını genişletiyor ve bu kez:
“…Türkiye ‘dünyanın’ diğer demokratik ülkelerinde olmadığı kadar basın özgürlüğünün olduğu ülkedir” diyor.
Böylece bu yılın veya yılların değil, 21. yüzyılın unutulmaz sözlerin sahibi siyaset adamlarından biri olmanın onurunu taşıyor İçişleri Bakanı Atalay!
Onura layık görüldüğünü ifade eden belgede şunlar yazılı olmalı:
Ergenekon davasıyla ilgili kitap yazanlar Ergenekon terör örgütüne üye olmakla suçlanarak gözaltına alınıyor.
Ergenekon savcısı gözaltına aldığı gazeteciye şu soruyu neden sorduğunu sorabiliyor.
Mustafa Balbay gibi ünlü bir gazeteci, hapishane yetkililerinin, “Sen Silivri Zulümhanesi diye kitap yazarsın ha! Gör şimdi Zulümhane neymiş” diyen, ne ki açıkçası intikam kokan sözleri ve zoruyla pislik içinde yüzen… daha önce AIDS hastalarının, veremlilerin kapatıldığı dar, tek pencereli, tuvaleti ile yatağı bitişik bir hücreye kapatılıyor.
Bir yazar, aynı zamanda bir partinin genel başkanı Tuncay Özkan, Balbay’la bir arada olmasın diye 1 No’lu Cezaevi’nin bir başka ucunda hücreye atılıyor.
***
Aklımızı yüreğimizi yadsınılmaz duyguların sardığı gün; herhalde biraz olsun neşelenmemize, gülmemize hizmet eder diye bir haber çıktı önümüze.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düşmesini soruşturan savcı; düşmediğini, düşürüldüğünü saptamış ve “şüphelileri” de bulmuş: NTV’nin başarılı çalışanı gazeteci Mirgün Cabas ile Mustafa Hoş!
Neymiş Mirgün’le Hoş’un suçu? Helikopteri düşürmüşler! Yanlış değil okuduğunuz. Evet! Yazıcıoğlu’nun helikopterini bu iki gazeteci düşürmüş!
Şimdi sıkı durun ama önce bu müthiş saptamayı yapan savcıyı olağanüstü, dünya mizahına konu olacak buluşundan dolayı kutlayın ve…
…sonra; Allah’ın kimi kullarına akıl ihsan etmesini dua ederek…
…iki gazetecinin helikopteri düşürmeyi nasıl becerdiğini savcıdan öğrenin:
Helikopter havadayken helikopterde bulunanları cep telefonu ile arayarak, (herhalde aracın elektronik göstergelerini bozarak) düşürmüşler helikopteri!
***
ABD’den sonra Avrupa Birliği’nden de gazetecilere yönelik baskıları kaygıyla izlediklerini bildiren açıklamalar geliyor.
Başta Çankaya’daki AKP’linin, Başbakan RTE’nin ve Türk basınının dünyada eşi görülmemiş özgürlük içinde görev yaptığını ilan eyleyen İçişleri Bakanı’nın son gözaltılara yorumu tornadan çıkmış gibi aynı: “Savcının işi bu. Bizi ilgilendirmez!”
Türkiye’de var olmayan basın özgürlüğü üzerine toz kondurmayanların patronu, lütfedip savcılara “Bu süreci süratle neticelendirin” diyen demeçler veren RTE’ye sormak abes ama; örneğin, “Ya’vu, huuu! İçeride medya, muhalefet ayağa kalkmış. Dünya keza. Basın özgürlüğünün ipini çektiğinizden söz ediyor. Bu konuda hiç ama hiç mi haklı değiller” denilse, desek…
…herhalde şöyle bir yanıt alırız: “Ananı da, karını da al git başka ülkelere!”
***
Olan biteni yorumlayan TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner demiş ki:
“Demokrasi, şeffaflık ve adaletin yerine gelmesi için daha ne kadar bekleyeceğiz?”
Sorunun yanıtı çok basit, çok yalın:
Neredeyse kin ölçeğindeki basın, gazeteci düşmanlığını 2002’de iktidara geldiğinden beri 8 yıldır aşama aşama sergileyip sertleştirerek bugünlere gelen…
…ve hâlâ Türkiye’de basın özgürlüğünden söz edebilen RTE ve partisinden kurtulduğumuz zaman!

4 Mart 2011 Cuma

Yaratanlar, Yaşatanlar Utansın!- Cüneyt Arcayürek

 Yaratanlar, Yaşatanlar Utansın!

Dün sabah erken saatlerde İstanbul ve Ankara’daki kimi konutların kapı zili çaldı.Gün gelecek kapınızı sütçü çalacak diyen Kılıçdaroğlu’nun düşüyle yatan çoğu gazeteci, yazar, haklarında gözaltı kararı olduğu duyurulan 16 kişi…
…kargaların kahvaltı yaptığı saatlerde karşılarında birden sütçü yerine, Ergenekon savcılığının emriyle arama yapacaklarını söyleyen polislerle karşılaştılar.
Sonra neler mi olur? Daha önce izlediğimiz film yine ekranlara yansır.
Evler saatlerce didik didik arandıktan sonraki süreç yine başlar işlemeye… Sonra?..
…Sağlık denetiminden geçenler… emniyete sorguya. Sonra?..
…Savcının sorgulamasından sonra ya serbest kalır ya da… doğru Silivri Zulümhanesine!
Günler ayları, aylar yılları kovalar. Tutukluluk cezaya dönüşür.
Ama hapishanecilik bitmez!
***
Hukukun, hukuk üstünlüğünün, insan haklarının kuruduğu, laftan ibaret masala dönüştüğü yıllar yaşanıyor.
Balbay’ın, Özkan’ın ve diğer Ergenekon tutuklusu olan gazetecilerin, bilim adamlarının, genç-yaşlı emekli muvazzaf subayların Silivri’deki yaşamları yıllar sürer. Kimin umurunda!
Bir gece yarısına doğru hücrelerden alınırlar. Sabaha karşı tek başlarına çile dolduracakları hücrelere kapatılırlar.
Bu işkencenin nedeni nedir? Adalet Bakanı Sadullah Ergin der ki; Balbay ile Özkan, düne kadar yer kıtlığı nedeniyle aynı hücrede kaldı.
Devletimiz sağ olsun; yeni cezaevleri inşa etti ve:
Ankara’dan bir emir: Fazla direnirlerse zor kullanacaklarını söyleyerek Balbay’ı bir hücreye, Özkan’ı bir başka hücreye tıkıverdiler..
***
Herkesin bir zanaatı var. Kiminin görevi gördüklerini yazmak, halka duyurmak… kiminin görevi ise gerçekleri yerine göre yalanlamak veya saptırmak!
Adalet bakanımız, adaleti temsil ediyor ya. Kahvaltı, yemek yok diyen, zorbalığın dik âlâsı uygulamayı yeren gazetecileri bir güzel yalancı ilan ediverdi.
Sanık avukatları bakanın yasaları da saptırdığını, tek hücre uygulamasının Balbay ve Özkan ve benzeri suçlardan tutuklu olanlara uygulanamayacağını açıkladı.
Avukatlar gerçeği söylemesine söyledi de Adalet Bakanlığı ne yaptı? Kös dinledi!
***
Fakat ülkemizde iktidar yaptırımlarını savunan öyleleri var ki, Adalet Bakanı bunların yanında yaya kalıyor.
Balbay’la Özkan galiba demokratik bir ülkede yaşadığımızı, halkın temsilcisi TBMM’nin halktan gelen seslere kulak vereceğine inanıyorlar.
Son Silivri uygulamasındaki zorlu dramatik uygulamaları şikâyet eden bir yazıyı Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na postaladılar.
İki aydın, iki yazar; komisyon derhal olaya el koyacak. Silivri’ye gelecek. Tutuklularla görüşecek ve… hükümet emri uygulamaları -en azından- eleştirecek diye bekleye dursunlar.
Vatan’da okuduk: Komisyon başkanı, üstelik anayasa profesörü, anayasanın insan hakları, tutukluluk haklarıyla ilgili kayıtlarını bilen -galiba bir zamanlar solcu, lakin pek çok solcu gibi bugün AKP’li- Komisyon Başkanı Zafer Üskül, nakle “itiraz eden” Balbay ve Özkan dışında 54 Ergenekon davası sanığının 52’sinin sorun çıkarmadan yeni binaya taşındıklarını açıkladı.
54 tutukludan 52’sini kuzu, Balbay’la Özkan’ı asi ilan eden Komisyon Başkanı’nın demecini aynı gün yalanlayan haber Aydınlık gazetesinde yayımlandı.
Haber, gazetenin yazarı Hikmet Çiçek’in Mehmet Demirtaş’la birlikte hücreye gitmeyi reddettiklerini… Balbay, Özkan gibi 1 No’lu cezaevine nakledilen İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in de “nakil işleminin tamamen hukuksuz” olduğunu, kimi yaptırımlara başvuracağını yakınlarına söylediğini duyurdu.
***
Rezaletler birbirini kovalıyor. Örneğin 35 bin kişinin ölümünden sorumlu -MHP liderinin söylemiyle İmralı canisi- Öcalan’ın cezasını evde çekmesi isteniliyor.
Suçlarının ne olduğunu hâlâ bilmeyen gazeteciler ise… hücrelere kapatılıyor.
Durumu Uğur Mumcu’nun bir yazısından alıntıyla özetleyelim:
“Hukuku, egemen güçlerin bir baskı aracı yapmak isteyen iktidarlar, her ülkede hukukçuların vicdanlarına ipotek koymak istemişlerdir. Böyle dönemlerde, hukukun yerini yasadışı yargılar ve korkular almıştır. (12 Aralık 1975)”.
Uğur Mumcu’nun 36 yıl önce saptadığı, açıkladığı aynı gerçekleri, 36 yıl sonra da yaşıyor Türkiye.
Böyle bir Türkiye’yi yaratanlar, yaşatanlar utansın!

3 Mart 2011 Perşembe

Aydınlıktan Korkanlar Karanlığı Yeğliyor- Cüneyt Arcayürek

 Aydınlıktan Korkanlar Karanlığı Yeğliyor

Hükümet dışındaki çevrelerin tepkisine yol açan şaşırtıcı gelişme:
Silivri Zulümhanesi’nde gece yarısı başlayan, sabahın erken saatlerinde sona erdiği bildirilen “nakil operasyonu”.
Tutuklular “Ankara’dan gelen bir emirle” yeni inşa edilen 1 No’lu Cezaevi’ne naklediliyor.
Artık cümle âlemin bildiği gibi tutukluluk süreleri cezaya dönüşen Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan tek kişilik hücrelere konuluyor.
Balbay ile Özkan’ın Silivri Zulümhanesi’ndeki tek tesellileri tutukluluk sürelerini bir arada geçirmeleriydi.
Hükümet, iki muhalif aydına tutukluluk sürelerini bir arada geçirmelerini bile çok gördü.
Bir arada yaşamaktan başka lüksleri olmayan Balbay ile Özkan’ı birbirine uzak hücrelere kapattılar.
Uygulama bu iktidarın muhaliflerinin cezaevlerinde bile bir arada olmasına tahammül edemediğinin resmidir.
***
Balbay ile Özkan’ın, nakil olaylarını bütün çıplaklığıyla anlatan mektuptaki saptamaları insanı isyan ettirecek nitelikte.
Bir gece 21.00’de başlayan operasyon sabahın 03.00’ünde sonuçlanıyor.
İki gazeteciden; “yeni koğuşlara geçmeye hazırlanırlarken tek tek ayrı koğuşlara konulacakları ileri sürülerek birlikte poşetlere koydukları eşyalarını ayırmaları isteniyor”.
“Hapis içinde hapis yaratmak” olan uygulamaya karşı çıkınca Balbay’la Özkan’ın; aldıkları yanıt, biraz daha direnirlerse “zor kullanacağız” oldu.
Günler torbaya girmiş gibi, nakil operasyonu gece karanlığında uygulanıyor.
Aydınlıktan korkanlar karanlığı yeğliyor.
***
Silivri duvarlarını aşan kimi söylemler dışarıya çıkıyor.
1 No’lu Cezaevi’nde yer yer inşaat izleri. Hava soğuk, ısıtmalar yeterince çalışmıyor. Akşam yemeği, sabah kahvaltısı yok.
Hepsi yalanmış! Yalanlayan kim? Adalet Bakanlığı.
Bakanlığa göre, her şey öylesine düzenli ki; akşam yemeği, kahvaltı verilmediği, cezaevinin yeterince ısıtılmadığı doğru değil!
Meslekleri gereği ömürleri olayları gözlemek ve yazmakla geçen iki aydın yazar neden olmadık olaylar icat etsinler?
Bakanlığın gerçekleri yalanlamasında ufak bir eksik var:
Neredeyse yakınmaları, tutukluların beş yıldızlı otelden dört yıldızlı otele nakledilmelerinden kaynaklanıyor diye açıklayacak!
***
Kurtulmak mı istiyorsunuz, muhaliflerinizden, Ergenekon tutuklularından…
Amacınız 28 Şubat’ın intikamını almak mı?
Daha kestirme yöntemler var tarihte. İspanya’da engizisyonun uyguladığı yöntemler.
Bağlayın aydınlığı savunanları bir iskemleye. Başlarını ustura ile tıraş edin ve sonra belirli aralıklarla yukarıdan kel başlarına su damlatın. 12 saat sonra? Kurtulursunuz gerçekleri, demokrasiyi, aydınlığı savunandan.
Ya da 24 saat sabah, öğle, akşam kızarmış kaz yedirin. Karbon zehirlenmesinin tetiklediği kalp krizinden ölsünler.
Ne günlere geldi ülke, getirildik.
Bakın neler, neler düşündürüyorlar insana.
Hiçbir olasılığa artık olmaz olmaz diyemiyoruz…
Zira Silivri’nin sadece içi değil dışı da karanlık!
***
Ergenekon davasına bakan heyetin başkanı ile Balyoz davasında tutuklamalara itirazı inceleyen mahkemenin başkanı; acaba neden, Balyoz’da tutuklulukta ısrar eden, Ergenekon davasında tahliyelere sürekli karşı çıkan iki üyeye karşı çıktı?
Her iki davada başkan dışındaki iki üye ya yeni belgeler çıktı diye, ya kuvvetli şüphe veya kaçmaları nedeniyle tutukluluğa evet diyor, tahliye taleplerini sürekli reddediyorlar.
Şu örnek, tarihsel bir örnek. Adaletin bugün yaşadığı gerçeği yansıtan bir örnek:
Balyoz davasında tutukluluğun devam edemeyeceğini düşünen mahkeme başkanı Şeref Akçay, iki üyenin yüzüne şunu söylüyor:
“2003’te darbe planı iddiasıyla suçlananlar ‘sonradan darbeyi gerçekleştirmek için’ faaliyette bulundular mı?”
Daha açıkçası mahkeme başkanı, darbe konusu fiili aşamaya geçmediği için Balyoz sanıklarını darbe yapmakla suçlamanın olanaksızlığını anımsatıyor.
Örneğin Balbay’la Özkan’ın delilleri karartacakları, kaçma olasılığı gibi artık kimsenin yutmadığı anlamsız, dayanaksız bir gerekçe ile tahliyelerine karşı çıkılması gibi…“meydana gelmeyen darbe” nedeniyle Balyoz sanıklarının tutukluluğunun onaylanamayacağını duyumsatıyor.
Ya, Odatv’nin sahibi Soner Yalçın’la üç arkadaşının gözaltına alındıkları süreçle ilgili verilen bir önergeyi; TBMM Başkanı’nın, görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinin yargıyı etkilemesine izin veremeyeceği gerekçesiyle reddetmesine ne dersiniz?
Siliniz defterden olmaz olmazları. AKP dönemi bu. Olmazlar olur!
Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete diyoruz ya. Hele o alameti 12 Haziran’da yine tek başına iktidar olursa, görün.
Dörtnala… Tek adamlığa!

2 Mart 2011 Çarşamba

Çarpıcı Açıklamalar Çarpıcı Sonuçlar-Cüneyt Arcayürek

 Çarpıcı Açıklamalar Çarpıcı Sonuçlar

Çarpıcı iki açıklama dikkat çekiyor.
Birinci açıklama Türkiye İstatistik Kurumu’ndan:
Kurum “Gelir ve Yaşama Koşullarını”
araştırmış.
Türkiye’de yoksul sayısı -2009 yılında- 12 milyon 97 bin kişi.
Yaşam koşulları bu rakamın 2010 yılında daha artacağını gösteriyor.
Yoksulluk sınırı da 3 bin 164 liradan 3 bin 522 liraya yükselmiş.
En alttakilerle en zenginler arasındaki uçurum ise giderek büyüyor. 8.5 kat!
Bu saptamaya Forbes dergisinin yöneticilerini bile şaşırtan şu bilgiyi ekleyebilirsiniz:
Derginin açıkladığı listede yer alan 47 Türk zenginin serveti 87 milyar dolardan 104 milyar dolara çıktı!
Araştırmada yer alan çarpıcı sonuçlardan bir başkası; örneğin nüfusun yüzde 87.4’ü evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayacak durumda değil.
Halkın yüzde 60.5’i iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek yiyemiyor.
Yeni giysi alamayanların oranı yüzde 43.9.
Çarpıcı ikinci açıklama; AKP adına kamuoyu araştırması yapan Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi ANAR’dan.
Seçime üç ay kala -ANAR’a göre- partilerin alacağı oylar şöyle:
AKP yüzde 49, CHP yüzde 24, MHP ise yüzde 12!
***
Bu iki açıklama AKP iktidarında Türkiye’nin gerçek yüzünü sergiliyor.
Bir yanda devletin resmi kuruluşu, Türkiye İstatistik Kurumu ülkede yoksul sayısının giderek arttığını açıklıyor.
Halkın temel kimi gereksinmelerini artık karşılayamaz hale geldiğini ilan ediyor.
Diğer yanda açıklanan olası seçim sonuçlarına göre, toplumu kasıp kavuran yoksulluğa, işsizliğe karşın AKP oylarında düşme yok! Tersine oyu yüzde 49’lara tırmanıyor.
Bir ülke halkının en az yüzde 10’u yoksul… ama o ülkenin yoksul halkının yüzde 49’u yoksulluğa, işsizliğe çare bulamayan iktidar partisine oy veriyor.
Ekonomi güçlendikçe, fakirin fukaranın sayısında da artış olacağı bilimsel biçimde açıklanabilir ama… yoksul karnını doyurmayan bu açıklamayı acaba sindirebilir mi?
ANAR’a göre sindiriyor!
***
AKP’nin mucizeler yarattığını iddia ettiği ekonomi ile ilgili açıklamalar acaba gerçeği yansıtıyor mu?
Ana muhalefetin araştırmaları hükümetle aynı kanıda değil.
Uygulanan ekonomi mucizeler değil; yoksul üretti, işsizlik üretti.
Toplumda en alttakilerle en üsttekiler arasındaki makasın giderek büyümesine neden oldu.
CHP’ye göre Türkiye 1987 yılında (ekonomik sıralamada) en büyük on dördüncü ülke idi, on altıya geriledi.
80 yılda Türkiye Cumhuriyeti’nin borçlandığı miktar 242 milyar lira. Sadece sekiz yılda borçlanılan miktar 217 milyar lira.
2002 yılında dış borç stokumuz 129 milyar dolardı. Sadece son sekiz yılda 137 milyar dolar daha borçlandık.
2002 yılında vatandaşların bankaya olan borçları 6.5 milyar lira, 2010 Aralık ayı itibarıyla 170 milyar lira.
1980-2002 döneminde dünyada ortalama büyüme hızlarına bakıldığında Türkiye, 49’uncu sırada.
2002-2009 döneminde 68. sırada.
(Kaynak: CHP Ekonomi derginin şubat sayısı)
***
Hak yemeyelim. Bir yükseliş var MSP’den, RP’den olma AKP kadrolarında.
Hızlı, baş döndürücü bir yükseliş!
Tabii ulusal irade ile geldikleri için ulus adına: eza, cefa, çile çekmeden ikbale, refaha, paraya kavuştuklarını gösteren bir yükseliş.
Hocalarından miras “Adil Düzen” getirdiler; Kendileri için!
Hocaları 100 bin tank, 100 bin uçak üretmekten söz ediyordu.
Öğrencileri geçmişi bir kalemde sildiler ve… Batı’nın da Doğu’nun da hayran kaldığını iddia ettikleri yeni ve muazzam bir Türkiye yarattıklarını ilan ettiler.
Böyle bir iktidarın elindeki ülke; yalın ayak, başı kabak gezen Araplara model ha?
Bu ülkenin yüzde 49’u; yoksul, aç, çıplak, işsiz… bu koşulları yaratan bu partiye hâlâ oy verecek ha?
İnsanlarımıza akıl fikir ihsan eyle Yarabbi!

1 Mart 2011 Salı

Aynı Kafa! -Cüneyt Arcayürek

 Aynı Kafa!

D
ün 28 Şubat’ın 14. yıldönümü idi.
O günleri yaşayanlar susuyor.
Gündemde, manşetlerde 28 Şubat’ın öncesi günlerin, kimilerinin postmodern darbe diye adlandırdığı tarihsel olayın
bir numaralı aktörü Necmettin Erbakan’ın ölümü yer alıyor.

O günlerin gazete manşetleriyle aynı gazetelerin dünkü manşetleri adeta toplum belleğiyle alay ediyor.
26 Şubat 1997’deki manşetlerden örnekler verelim:
“Gözler (MGK toplantısının yapılacağı gün) Cuma’da” – Hürriyet!
“Herkes çok gergin” – Sabah.
1 Mart 1997: “Tarihi karar” – Hürriyet.
“9 saatlik zirvede rejime ince ayar” – Milliyet.
(MGK kararları) “Zehir zemberek” – Sabah.
Necmettin Erbakan’ın siyasal yaşamına büyük darbe vuran 28 Şubat’ı destekleyen, Başbakanlık’tan istifa etmesine uzanan sancılı o günlerde, irticaya karşı amansız savaşım veren, bu nedenle gerici diye resmettikleri Necmettin Erbakan’ı yerden yere vuran o günlerin medyası dün…
…85 yaşında ölen Erbakan’ı övgü içerikli haber ve yorumlarla uğurluyordu.
Medyamız, hatta siyasetçilerimiz, habercilerle yorumcularımız için dün, öyle bir dün ise…
…Bugün de böyle bir gündü.
***
Genelkurmay Başkanımız da TSK adına rahmetli Erbakan’ın “büyük hizmetlerinden” söz eden bir başsağlığı mesajı yayımladığına göre…
…“Ardında unutulmaz bir siyaset öyküsü bırakarak göçen”; herhalde bundan böyle partililerinin ebedi önder diye anacağı rahmetli genel başkanın geçmişteki siyasal eylemlerini, 28 Şubat’ı yaratan koşulları, üstelik gerçek yanlarını bugün tartışmaya girişmenin anlamı da olanağı da yok!
Muhafazakâr parti namıyla anılmalarını isteyen oysa dinciliği ön plandaki AKP kadroları bugün iktidarda iseler ve iktidarın nimetlerinden yararlanıyorlarsa bu sonucu, Erbakan’a borçludurlar.
Çankaya’daki AKP’liyi, Başbakan RTE’yi elinden tutup büyüten Erbakan’dı.
AKP kadroları hem Erbakan’ın, hem de -RTE’nin bir ara açıkladığı gibi- RP’nin hatalarından ve 28 Şubat’tan yararlandı.
Ama demeçlerinde bugüne nasıl geldiklerinden… Erbakan’ın siyasal İslama yol açan önderliğinden… 1970’ten itibaren laikliğe karşı duruşundan, İslam kurallarına koşut bir devlet yaratma heyecanından yararlandıklarını açıkça söyleyemiyorlar.
RTE, “liderdi, hocaydı”… Erbakan’ın uzun süre danışmanı, Batı karşıtı politikalarını Meclis’te savunan Çankaya’daki AKP’li ise; “Birlikte olduk. Pek çok anımız var” demekle yetiniyor.
***
Ben Necmettin Erbakan’ı 1970’ten birkaç yıl önce Odalar Birliği Genel Sekreteri iken tanıdım.
O tarihlerde gazetelerin dışarıdan baskı makineleri getirtebilmeleri uzun formalitelere bağlıydı.
Önce Odalar Birliği evet diyecek. Sonra Maliye inceleyecek ve -tabii devletin kasalarında dolar varsa- uzun süreçten sonra Merkez Bankası’na transfer emri verilecek:
Erbakan’a Hürriyet’in temsilcisi sıfatıyla matbaa gereksinimlerini karşılayacak şu kadar dolar istediğimizi içeren dilekçeyi götürdüm.
Baktı dilekçeye. “Maliye’den matbaa gereksinimleri için kim isterse onlara da döviz tahsis edileceğini kabul eden bir yazı getirin. İsteğinizle ilgili yazıyı vereyim” dedi.
Böylesi ucu açık, her isteyene döviz tahsis edeceğini taahhüt eden böyle bir yazı verir miydi Maliye?
Allah rahmet eylesin; “Hoca’ya” bu mantıksızlığı kabul ettirtmek olanaksızdı.
Zira Erbakan laikliği savunan, Atatürkçü çizgideki Hürriyet’e sıcak değildi.
Sonraki günler Odalar Birliği’nde abdest alınarak toplu namaza gidildiği haberleriyle uğraştık.
Takunyalılar dönemi böyle başladı.
***
Gazete ve kitaplarımda Erbakan ve kurduğu partilerle ilgili yazdıklarım ortada. Saklamanın gereği yok.
1968-69’lardan son günlere kadar:
Laik Cumhuriyete, laikliğe bakış açısı ve söylemleri, Batı’ya değil Doğu’ya dönük yörünge anlayışı ile Atatürk’ü ve devrimlerini asla sindirememesi nedeniyle Erbakan’la, siyaset yoldaşlarıyla yıldızım barışmadı.
Bugün gazeteler AKP liderlerinin, başta RTE’nin Erbakan’ın öğrencileri olduğunu yazıyor.
AKP iktidarı (RTE) Erbakan’ın öğrencisi olmaktan da öteye, devamıdır.
Fakat onun aşırıya kaçan görüş ve inançlarını iç ve dış dinamikleri ürkütmemek için yumuşatarak uyguluyorlar.
RTE’ye, AKP’ye, irili ufaklı önderlerine, elbette karşıyım.
Dün o kafaya, bugün aynı kafaya!

27 Şubat 2011 Pazar

Kaçak Güreş! -Cüneyt Arcayürek

 Kaçak Güreş!

B
aşbakan RTE, Dersim konusunda kaçak güreşiyor.
CHP’nin Doğu ve Güneydoğu illerinde, bölgenin ve insanların sorunlarına doğrudan eğildiğini, sosyal ve ekonomik konuların yanı sıra Kürt sorununa doğrudan çözüm önerileri hazırladığını görünce fena halde rahatsız oldu.
Dersim olaylarıyla ilgili bir-iki belge açıklayacağını söyledi.
Asıl amacı gerçeklerin ortaya çıkması değil.
Asıl amacı dar ve kör particilik anlayışıyla, Dersim’de yaşanan dramatik olayların sorumluluğunu bir iki belgeyle yine CHP’ye yüklemek ve bölge halkı indinde karalamak!
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, -şayet konunun kamuoyunda gerektiği biçimde anlaşılmasını istiyorsa- Başbakan’ın, devlet arşivindeki Dersim belgelerinin hepsini açıklamasını istedi.
RTE ise atv gibi iktidar partisine oynayan bir kanalda, Sabah gibi AKP’nin yoldaşı, yandaşı bir gazetenin yazarlarıyla yaptığı söyleşide Kılıçdaroğlu’na verdiği yanıtta, başka türküler seslendirdi.
“Bu konuda yanlış anlama varmış” diye başladı, devam etti:
“Bir defa” Kılıçdaroğlu Başbakanlık arşivini kastediyorsa, bu arşiv herkese açıkmış.
Yok eğer CHP Genel Başkanı, “Beyefendiden Dersim ile ilgili ‘bilgi’ almak istiyorsa, daha önce açıkladığı belgeler gibi bundan sonra da bazı belgeleri ‘vakti saati geldiğinde’ açıklayacakmış!”
***
Bir genel başkan, devlet arşivlerini açıklama yetkisini elinde bulunduran sorumlu hükümetten, gerçeklerin olduğu gibi ortaya çıkması için arşivlerdeki belgelerin bir ikisini değil, bütününü açıklamasını istiyor.
Üstelik sıfatı Başbakan, öteki genel başkan; tecahülü arifaneden gelerek diğer partinin önerisine yan çiziyor. Türkçesi kaçak güreşiyor.
Kimi gerçeklerin sömürdüğü ve sömürüldüğü gibi olmadığını ortaya çıkaracak devlet arşivlerini “açarım” diyemiyor.
Kılıçdaroğlu, kaçağın arşivleri açmayacağını değil, açamayacağını bildiği için, bir ikinci hamle yapıyor: Genelkurmay’ın arşivlerini de açıkla!
Hazretten ses yok. Lakin çağrısına ikinci elden bir yanıt.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’ten… Ama ne yanıt?
“Gerek Genelkurmay arşivindeki belgelerin gerekse Başbakanlık arşivindeki belgelerin incelenmesi sonucunda” … asıl foyası ortaya çıkacak olan CHP imiş.
Ya’vu asıl sorun da bu zaten.
Sizin bilinen amacınız doğrultusunda belgeleri inceleyerek kamuoyunu yanıltmanız değil istenen.
AKP’nin olayların saptırılmasını, partisel amaçlarla kullanılmasını önlemek için arşivlerin bütünüyle açıklanmasıydı istenilen.
***
Bu adamların nalıncı keseri gibi her olayı kendilerine yonttuğunu -kimi saftirikler, yandaşlarla yalakalar dışında- hâlâ bilmeyen kaldı mı acaba?
Medyamızın da maşallahı var: Hükümeti öven manşet başlıkları esirgemeden kullanıyor…
Libya’daki kanlı, yağmalı, saldırgan olayları gecikmeli olarak fark eden hükümetin oradaki vatandaşlarımızı tahliye hareketini, medyamız “Cumhuriyet tarihinin ve yüzyılın en büyük tahliye olayı”, Türkiye’yi dünyada böylesini beceren tek ülke diye göstererek hükümeti onurlandırdı.
Onur Öymen, bir milletvekili. Ne ki böylesine palavra iddia ve övgülere limon sıkacak bilgi birikimiyle her zaman ses getiren bir diplomat, siyasetçi.
Tarih bilmeyenlere şöyle basit bir tarih dersi veriyor:
“…1975 yılında Güney Kıbrıs’ta kalan ve İngiliz üslerine sığınan 60 bin (yazı ile altmış bin) yurttaşımızı iki haftadan az sürede tahliye ettik. 10 gün içinde havadan taşıdığımız yurttaşlarımızın sayısı 9391 idi…”
Sen gel de kimilerine, bu türden ama zamanın hükümetleriyle medyasının büyütmediği gerçekleri, örneğin 2. Dünya Savaşı’nda ağır ateş altındaki İngiliz askerlerini Fransa’nın kuzeyinden kurtaran tarihsel tahliye olaylarını anlatabilirsen, anlat!
***
Hadi tahliyeleri abartmadan edemiyorsunuz.
Hiç değilse, Tunus’taki isyandan sonra Kuzey Afrika ülkelerine domino etkisi yaparak benzeri olayların Libya’yı da saracağını önceden kestiremeyen hükümet zafiyetini irdeleseniz ya!
Trablus Büyükelçiliği’nin 18 Şubat’ta, Libya’da olayların başlamasından 48 saat önce “orada benzeri olayların beklenmediğini, bu nedenle müsterih olunmasını” duyurduğunu, üstelik bu duyumun sonradan büyükelçilik internet sitesinden acele kaldırıldığını neden saklıyorsunuz?
…ve fakat: Başbakanlık’ın aynı duyumun çok sonradan başmüşavirlik internetinden de kaldırdığını neden yazıp neden üstüne gitmiyorsunuz?
Bu yanlış da değil, basiretsizlik kanıtlayan duyumlar… Hükümetin olayların başlamasından günler sonra denizden de tahliye hareketine girişmesi, yüzyılın ve Cumhuriyet tarihinin en büyük tahliyesi üzerine daha bugünden düşen gölgelerdir.
Arkası gelecek… TV ağzı ile söyleyelim: Az sonra!

26 Şubat 2011 Cumartesi

Kurtuluşun Reçetesi -Cüneyt Arcayürek

 Kurtuluşun Reçetesi

K
imi yorumcular genel seçim öncesi siyasal kutuplaşmadan söz ediyorlar.
Ana kaynaktan söz etmeden.
Oysa Türkiye’nin yaşadığı kutuplaşma AKP iktidarının ürünü.
RTE’nin 8 yıldır izlediği iç politikanın temeli; gerilim yaratıyor, muhalifleri ile sürekli çatışarak kutuplaşmaya olanak sağlıyor.
Dış politikada aynı yöntemi izlemeyi denedi ama Allah’tan RTE’nin bu çabasına uyan çıkmadı.
RTE’ye seçim var veya yok fark etmez. Adam kavga çıkarmaz, muhaliflerini üzerine çekmez ise rahat edemiyor. Koltuk adeta batıyor.
Bir gün kavga, gerilim yaratacak bir olay olmazsa, o gece düşünüyor. Sabah erken öyle bir çıkış yapıyor ki, doğası gereği sakin insanları -örneğin Kemal Kılıçdaroğlu’nu bile- bu kadarına tahammül edemeyerek gereken yanıtı vermeye zorluyor.
***
Üstelik durup durduk yerde birden ortaya çıkardığı herhangi bir olayı bütün cepheleriyle gündeme getirse hadi bir derece.
Üzerinde tartışılsın. Gerçek bulunsun!
Yok, hayır! Bu da RTE’yi kesmez. Doğasına aykırı.
Gelinen noktada durumu özetleyelim.
CHP’nin bugüne dek kimi konulardaki soğuk tutumunu fevkalade istismar edebiliyordu RTE.
CHP, yurdu gezmez. Doğu ve Güneydoğu illerine gitmez. Halkın yaşam koşulları ile ilgilenmez diye propaganda yapıyor ve kazanıyordu.
Lakin; CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, ülkede ayak basmadığı il, ilçe bırakmıyor. Doğu’ya gidiyor, Güneydoğu’ya gidiyor.
Bugüne dek gelemedik, dertlerinizi dinleyemedik, suçluyuz diye oralarda yaşayan Kürtten, Türkten, Arap kökenliden bir çeşit özür dileyen konuşmalar yapıyor.
Partinin öncelikli sorunu işsizlik, fakirlik fukaralık ile savaşımdır, diyor.
Aile sigortası diye -halkın iktidarında uygulayacağı- bir projeyi son Kurultay’dan beri her fırsatta yoksula, fakire, işsize anlatıyor.
Stadyumlarda takımlarına en büyük sensin diye bağıran taraftar amigolar gibi; en büyük benim diye aynaya bakıp kendiyle dilediği gibi övünsün RTE!..
CHP, artık RTE yutturmacalarına dur demek zamanının geldiğini içeren bir süreçten geçiyor.
***
Aynı silahlarla karşılık veriyor. RTE’nin yıllardır kullandığı silahların tutukluk yapmasını sağlıyor.
AKP’nin silahları ile AKP’yi vuran, iktidar olanağını yakalarsa yapabileceklerinin projelerini de açıklayan…
…Sağduyulu, mantıklı ve gerçek demokrasi özlemi ile yaşayanlar, ulusal iradeye dayanarak ileri demokrasi palavrası ile avunan tek adamdan da irili ufaklı kadrosuyla AKP’den de ülkenin bir an önce kurtulmasını isteyenler için CHP bugün:
Kurtuluşun reçetesi!
***
CHP’nin eleştirilecek yanları bir yana, rejimin sırat köprüsünden geçtiği bugün gerçek şu:
En çok eleştiriyi hak edecek olası CHP iktidarı bile, hemen her alanda demokratik rejimi karanlıklara sürükleyen RTE yönetimindeki AKP gibi olmaz, olamaz!
***
Kutuplaşmayı, gerginliği RTE’nin yarattığını kanıtlayacak yüz değil bin örnek gösterilebilir.
Tazesi gündemde.
RTE, CHP’nin Güneydoğu’ya açılmasından o denli rahatsız ki, durup durduk yerde bölgedeki eski yaraları, tarihsel kimi olayları kaşıyarak yine güncelleştirme çabasında.
Bugünkü CHP’yi, dünkü CHP ile suçlayarak… Dünü bugüne taşıyarak ana muhalefetin bölgesel açılımını köreltmeye çalışıyor.
Dersim olaylarına ait kimi belgeleri açıklayacağını söyledi.
RTE’nin bir ölçüde tehdit, hatta şantaj kokan bu açıklamasına; Kılıçdaroğlu’nun, üstelik Dersim kökenli CHP Genel Başkanı’nın yanıtı şu oldu. “Açıkla!”
“Ama” dedi Kılıçdaroğlu:
“Devlet arşivindeki Dersim’le ilgili bütün belgeleri de açıkla ki kamuoyu yaşananları öğrensin!”
Haklı. Zira RTE, gerçeğin ortaya çıkmasının peşinde değil.
CHP’yi hem seçim arifesinde genelde, hem de bölge insanı nezdinde karalamak için…
…İşine gelen, sömüreceği bir iki belgeyi cımbızla arşivden veya tarafsızlığı tartışmalı; kişisel kimi anılardan da çıkarıp kamuoyuna açıklayabilir.
Devlet adamlığının bittiği noktadayız çünkü…

Cüneyt Arcayürek

25 Şubat 2011 Cuma

‘Kardeş’ Libya? -Cüneyt Arcayürek

 ‘Kardeş’ Libya?

L
ibya cehenneminden kurtulmayı başaran bir işçimiz kameralara, “Şayet Libyalı Müslümanlar cennete giderse, ben o cennete gitmem” dedi.
Bir başka kanal yurda dönen işçilerimizin cep telefonlarıyla saptadığı manzaraları yayımladı.
İşçiler; kadınları, çocuklarıyla, ellerinde, sırtlarında bavullar havaalanına ve limana erişebilmek için 20 kilometre yürüyorlardı. Aç, susuz!
Çevrede koruyucu ne bir asker, ne polis. Yoktu!
Başları önde, asfalt yolun kenarında uzun kuyruk oluşturarak… İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi ordularından ve zulmünden kaçan insanlar gibiydiler… Konuşmadan yürüyorlardı…
Canlarını kurtarmak için…
Gözleri önünde edindikleri her şeyin talan edildiğini yaşayarak… bir uçağa, bir gemiye kapağı atma umuduyla havaalanına veya limana doğru yürüyorlardı.
***
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen “en büyük tahliye” olayını anlatırken, tek bir can kaybından söz ediyor ama 25 bin insanımızın Libya’nın çeşitli kentlerinde isyancılar, paralı askerler tarafından talan edildiğine, dövüldüğüne, hakarete uğradığına değinmiyor.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na bir gazeteci hükümetin Libya’da isyan ve şiddet olayları başladıktan ancak üç-dört gün sonra tahliye işlemlerine girişmesindeki gecikmenin nedenlerini sormadı.
Hiçbir gazete bizim gazetede Bahadır Selim Dilek imzalı, aslında ilk sayfada manşetlere layık, tahliyelerle ilgili soru işaretleri içeren haberi yayımlamadı.
Medya haberleri ve yorumları; daha ilk gün, Tunus’la başlayan ve Mısır’da Mübarek’i deviren isyan hareketlerinin domino etkisi yapacağını, Arap ülkelerine yayılacağını ilan etti.
Kuzey Irak’ı kasıp kavuran özgürlük ateşinin 42 yıldır Libya’yı babasının çiftliği gibi yöneten, ailesine büyük bir mali imparatorluk kuran Kaddafi’ye de yönelmesi zaten bekleniyordu. Yöneldi.
İsyanın ilk üç gününde Başbakan RTE, Kaddafi ile iki kez telefonla konuştu.
Bu sırada Türkiye’nin Libya’da kentlerde, şantiyelerde, evlerde mahsur kalan, yiyecek, su sıkıntısı çeken ve can korkusuyla bekleşen 25 bin insanla ilgili bir kararı olduğu işitilmedi, duyurulmadı.
Bir iki uçak gitti geldi ve birden hükümette jeton düştü.
Deniz Kuvvetleri’nin himayesinde denizden bugüne dek görülmemiş büyük tahliye hazırlıklarının başlanacağı açıklandı.
***
Hükümet, Libya’daki olaylara neden geç teşhis koydu?
Tabii şu andaki bilgilere göre, soru şöyle yanıtlanabilir:
Tunus isyanının bütün Arap ülkelerine yayılması olasılığı hükümeti uyandırmadı. Uyarmadı.
Kargaşaya açık her Arap ülkesini her açıdan kapsayacak hazırlıklara girişmedi.
Çankaya’daki AKP’li, hükümet; Libya’ya, Libyalıya “kardeşlerimiz” diye seslenirlerken, oradan kaçıp gelenler, “Ne kardeşi? Bu Araptan kardeş olmaz” içeriğinde açıklamalar yaptılar.
Libya’ya ve Libyalıya, aslında bütün Arap ülkelerine ve halklarına kardeş diye seslenmek bu iktidarın tutkusu.
Ne kardeş ama? Kardeşi vuran kardeş! Kardeşe ağzına gelen hakareti yapmaktan çekinmeyen kardeş!
“Kardeşi” soracaklara, işte yanıt:
Libya’yı uzun yıllar temsil eden Kaddafi gibi ruh hastası bir adamın toplumuna tercüman olarak Türkiye ve Türklere nasıl hakaret ettiğini en iyi bilen…
…Başbakan Erbakan ile Libya’ya giden, o günlerde Refah Partili, Hoca’nın öncelikli yardımcılarından, ne ki bugün Çankaya’da devleti temsil eden AKP’lidir.
***
Devlet bütün olanaklarını seferber etmiş. Görevini yerine getiriyor.
“Tarihin en büyük tahliyesi” başlamadan önceki hükümetteki diplomatik, politik hatalar, zaaflar bugün tartışma konusu değil.
Fakat, yarın? Bugün söylenmeyen, söylense de üzerine gidilmeyen hatalar, hükümetin olaya zamanında doğru teşhis koyamamasından kaynaklanan olumsuz sonuçlar… yarın mutlaka bir bir ortaya çıkacak ve… herhalde Meclis’te araştırma konusu olacak.
Olmalıdır. Zira daha bugünden burunlara kötü kokular geliyor!

Cüneyt Arcayürek

24 Şubat 2011 Perşembe

Siyasetçi-Yazar Olmanın Zorunluluğu…Gün; siyasetçi olacak, yazar kalacak Balbay’ı destekleme günüdür

 Siyasetçi-Yazar Olmanın Zorunluluğu…Gün; siyasetçi olacak, yazar kalacak Balbay’ı destekleme günüdür

G
özaltına alınan gazeteciye savcıların şu haberi neden yazdın diye sorduğu…
…tutukluluğun cezaya dönüştüğü… Ergenekon adı verilen davanın siyasal bir dava olduğunun artık yadsınamadığı……Washington yönetimi adına gazetecilerin gözaltına neden alındığını anlamakta zorluk çektiğini duyuran ve Türkiye’de basın özgürlüğünün varlığını kuşkuyla karşıladıklarını duyumsatan Amerika Büyükelçisi’nin sözlerini içişlerimize karışmak diye değerlendiren…
…hâlâ basın özgürlüğünün varlığından söz edenlerin yönettiği bir ülkede yaşamanın sıkıntıları ile boğuşur…
…A’dan Z’ye, Çankaya’dan Başbakanlık’a değin işbaşında olanların basın özgürlüğüyle ilgili vurdumduymazlığı sadece içimizde değil, dışarıda da hayretle izlerken…
…gazetelere düşen bir haberi okuyunca güldüm ağlanacak halimize.
Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff, Çankaya’daki AKP’liye teşekkür etmiş. Neden: Çankaya’daki Tahran’da tutuklu 2 Alman gazetecinin serbest bırakılmasını sağlamış!
Çankaya’daki bir gün olsun AİHM’den içimizdeki hukuk kurumlarına kadar bütün otoritelerin karşı çıktığı tutukluluğun cezaya dönüşmesi olaylarına kılını kıpırdatmıyor.
Delilleri karartmaları veya kaçmaları olanaksız olanların havadan bir lafla; kuvvetli şüphe adı altında yıllardır içeride yatmalarına sesini çıkarmıyor.
Nedir bu yanlış, yalan uygulamalar diye hükümeti uyarmıyor.
2 Alman gazeteciyi kurtarmış, tebrikleri kabul ve ilan ediyor!
***
Mustafa Balbay, iki yıldır Silivri’de, hükümetin yargı aracılığıyla uyguladığı maddi manevi işkence altında.
Ne kaçması mümkün ne de delil karartması.
Tam 25 kez Silivri mahkemesine tahliye başvurusu yaptı.
25 kez 1’e karşı 2 oyla istemi reddedildi.
Bu sırada iradesi dışında bir gelişme oldu.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum, partinin Balbay ile Tuncay’ı 12 Haziran seçimlerinde aday göstereceğini söyledi.
Açıklama belki erkendi ama gazetecilik yapmaktan başka hiçbir çabası, düşüncesi, amacı olmayanlarla ilgili bu açıklama toplumda olumlu yankılandı.
Mustafa Balbay ve Silivri’de yatan arkadaşlarımızın yargı önündeki düşüncelerinden, gazetecilikten ödün vermeyen tutumunu dikkate alan kimi yazarlarımız, Balbay’ın siyasete girmesine karşı çıktı.
Oysa öneri toplumda desteklendi, medyada olumlu karşılandı.
***
Ben Balbay’la tutuklanmak üzere gözaltına alındığı 5 Mart’a kadar aralıksız, cumartesi pazar, bayram demeden tam 15 yıl her gün birlikte oldum.
Güncel olayları konuştuğumuz gibi özel yaşamlarımızdaki sıkıntıları da, mutlulukları da paylaştık.
Balbay’a iki kez milletvekilliği önerildi, o gazeteci kalmayı yeğledi, reddetti.
Ama bu kez durum farklı.
Siyasal kimlik kazandırılan dava, Balbay’ı siyasete itti.
Nitekim mahkeme heyetine ve basına yaptığı açıklamada bu gerçeği vurguladı: “…Bugüne kadar yaşamımı gazeteci olarak geçirdim. Bundan sonraki yaşamı siyasetçi olarak sürdürmem gerektiğine ve… yerine göre mücadelenin siyasal zemine kayabileceğine inandım…” dedi.
Bu inancını pekiştirecek bir gerçeğe değinelim:
Sosyal demokrat bir gazetenin sosyal demokrat bir yazarı, Balbay’ın, sosyal demokrat bir partide siyaset yapması yadırganabilir mi?
***
Balbay, -açıkladığına göre- hem siyaset yapacak hem de kalemini bırakmayacak.
Böyle düşündüğüne, hem milletvekili hem de yazarlığı bir arada götüren Falih Rıfkı Atay’ı, gazetemizin kurucusu Yunus Nadi’yi örnek gösteriyor.
Çok doğru. Zira bugün Atay’ı, Yunus Nadi’yi şu veya bu ilin milletvekili, siyasetçi diye anan var mı toplumda? FR Atay yazar, Yunus Nadi Cumhuriyet’in kurucusu ve sahibi yazar diye tanınıyor, anılıyor.
***
Balbay’ın siyasete girme kararını her açıdan mantıklı, gerekli buluyor, gönülden destekliyor ve gerçekleşeceğine de inanıyorum.
Yıllardır tanıdığım Mustafa Balbay’ın; katılacağı siyasal bünyeye de…
…-altını çizerek söylüyorum- “bir siyasetçi-yazar” olarak gazetesine de, demokrasiye de, her alanda özgürlük savaşımına da önemli, olumlu katkıları olacağına da…
Tünelin ucundaki ışığa koşan arkadaşlar, kardaşlar:
Davranalım: Gün; siyasetçi olacak, yazar kalacak Balbay’ı destekleme günüdür.

Cüneyt Arcayürek

23 Şubat 2011 Çarşamba

Kim Yer Yalancı Dolmaları? -Cüneyt Arcayürek

 Kim Yer Yalancı Dolmaları?

R
TE ile Çankaya’dakinin sevgili Arap kardeşi Kaddafi, vatandaşı Arap kardeşlerine ağır silahlarla ateş yağdırıyor.
Libya’da isyan başladığı günden beri konuşması bekleniyor RTE’nin.
Düşük Mübarek’e halkın sesini dinlemesini ısrarla söyleyen mübarek başbakanımız, günlerdir susuyor.
Çankaya’daki AKP’li de bir iki günde 300’den fazla insan öldüren Kaddafi’ye kan dökmemesini öneriyor ve…
…lâkin Kaddafi’nin zorba, astığı astık kestiği kestik rejimini eleştirmiyor, bu ülkeye de layık olduğu ölçüde demokrasi getirilmesini dilemiyor.
Özenerek bezenerek yaptığı açıklamalarda, Kaddafi diktatörlüğüne artık çekip gitmenin zamanı geldiğine değinemiyor.
Mazeret hazır: Libya’nın iç politikasına karışmamak!
Mısır’a, Tunus’a halkın sesini dinle diyeceksin; aynı yolun yolcusu Libya’ya geldi mi iç politikayı öne süreceksin!
Kim yer bu yalancı dolmayı?
***
Kaddafi ailesi bir çete.
Çetenin reisi; Türkleri sevmediğini birçok açıklaması, davranışı ile kanıtlayan, sonradan görme bir subay artığı, baba Kaddafi…
Oğul Seyfülislam isyanın başladığı gün televizyonlara çıktı. İsyanı içlerinde Türklerin de bulunduğu yabancıların kışkırttığını söyledi.
Delilsiz, kanıtsız bir iddia ama neden Amerikalılar, İngilizler, Almanlar değil de Türkler sorusunun yanıtı; baba Kaddafi’nin önceki demeç ve davranışlarında.
Yakın geçmişte Başbakan Erbakan’a Libya ziyaretinde de engin dış politika görüşleri ile refakat eden Çankaya’daki AKP’li, Hoca’nın yakın danışmanıydı.
Bugün hararetle destek verdiği AB’ye Erbakan’ın rahle-i tedrisinde ikbal yolları ararken keskin bir AB düşmanlığı sergileyen, Hoca’sının İslam Ortak Pazarı gibi ham hayal projesini TBMM’de destekleyen Çankaya’daki AKP’linin; Kaddafi’nin ne mal olduğunu bilmediği söylenebilir mi?
Gerektiği biçimde söyleyecekken kardeş kanı döken Kaddafi’ye; demokrasi âşığı, insan hakları savunucusu ise Çankaya’daki, neden susuyor?
***
İktidar kodamanları, başta Çankaya’daki AKP’li oğulun suçlamasını sindirdiler.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu yaptığı kısa açıklamada ne dedi biliyor musunuz?
Kaddafi ağzıyla konuşan oğulun sözleri “dil sürçmesi” imiş!
Aklınla bin yaşa Dışişleri Bakanımız!
***
Böylesi büyük kargaşalarda dikkatlerden kaçan can sıkıcı olaylar da izleniyor:
Sanayi Bakanı basına Libya’da iş gören yatırımcılarla yaptığı toplantıyla ilgili bilgi verirken orada, çeşitli illerde çalışan Türklerin saldırıya uğradığına dair bilgi gelmediğini söyledi.
Libya’dan gelen kadın erkek vatandaşlar ise Türk şantiyelerinin talan edildiğini, Türk işçilerinin dövüldüğünü, ellerindeki yiyeceği Kaddafi askerlerinin aldığını, su sıkıntısı çektiklerini açıklıyor.
Şimdi hangisine inanacağız? Libya’dan gelenlere mi, bakana mı?
Zaten iktidara inanmak söz konusu olunca bir an durup düşünmek gerekiyor.
Örnek bol. Geçende RTE:
(1)- 2012’de siyaseti bırakacağı vaadinden bir güzel tornistan etti.
(2)- 2011’de genel başkanlığı bırakıp, 2013’te halkın seçeceği cumhurbaşkanlığı için Anadolu yollarına düşeceğini açıkladı…
İktidardakilere inanmak söz konusu olunca baştan beri benimsedikleri şu özdeyişi anımsamaz mısınız:
Yalandan kim ölmüş ki!

Cüneyt Arcayürek

22 Şubat 2011 Salı

İçeride Kaplan Dışarıda Kâğıttan! -Cüneyt Arcayürek

 İçeride Kaplan Dışarıda Kâğıttan!

R
TE’nin sevgili Arap kardeşleri kargaşa içinde.
Mısır’a demokrasi dersi vermek istedi.
Kahire’den, “Sen bizim iç işlerimize karışma” diyen bir mektup geldi.
Recebistan modeli demokrasiyi Mısır’a ihraç etmekten vazgeçti. Sesini kıstı!
Gazetelerimiz Libya’daki Kaddafi zorbalığının halka ateş açmasına RTE’nin ne zaman karşı çıkacağını merak ediyor. Hadisene diyen yorumlar döktürüyor.
Yandaş medya ise Libya’nın hemen bütün kentlerinde sokağa dökülen göstericilere kurşun yağdıran Kaddafi’ye RTE’nin; “Halkının sesini dinle ve gerekeni yap” diye neden çağrı yapmadığını meşreplerine uygun biçimde pek güzel ifade ediyorlar:
Neymiş efendim: Libya’da Türkiye’nin büyük ekonomik yararları varmış; RTE, bu yararlar zarar görmesin diye Kaddafi’ye demokrasi çağrısı yapmıyormuş!
RTE’nin sessizliği eleştirilince Kaddafi’yi iki kez aradığı haberi sızdırıldı.
Heyecanla bekledi medya, efendimiz acaba ne dedi Kaddafi’ye diye.
ABD Başkanı, Fransa Cumhurbaşkanı veya Almanya Başbakanı ile yaptığı telefon görüşmelerinin içeriği anında medyaya duyurulur. Ama Kaddafi ile ne konuştuğuna dair tek satır bilgi yok!
***
Örneğin Kaddafi’ye:
“Ya’vu, benim sevgili Arap kardeşim; Libya Kralı olarak Bursa’da yatağa giren Sunusi Hazretleri, sabah eski kral diye uyandı.
Kralı deviren darbeyi yapan sen, 30 yıldır Libya halkının tepesinde boza pişiriyorsun.
Ben darbe sözcüğünü ağzına alanı bile hapsetmiş bir siyaset adamı olarak, kimi ekonomik nedenlerle bugüne dek sustum.
Hiç kuşkum yok. Yedi sülalene yetecek dünyalığı da doğrultmuşsundur.
Ama yetti artık. Senden demokrasi çıkmaz!
Halkına ateş açarak yüzlercesinin ölümüne neden olan, insanlığı, insan haklarını ayaklar altına alan senin; bana verdiğin ‘Kaddafi İnsan Hakları Ödülü’nü’ iade ediyorum” diyebildi mi acaba?
Demediğine, diyemeyeceğine yemin ederim.
***
Başkan Obama’ya göre, Ortadoğu’nun parlayan yıldızı, bulunmaz Hint kumaşı ya; içerideki kaplanlığı, dışarıda kâğıttan!
Yarın öbür gün ola ki Kaddafi’nin ayağı kaymaya başladı.
İşte o zaman telefon konuşmalarında Kaddafi’ye yapması gerekeni, halkın sesine kulak vermesini söyledi diyen manşetler gırla!
***
Zaten beyefendi şu sıralar iç politika ile öylesine sarmaş dolaş ki, Arap ülkelerindeki demokrasi sancılarıyla -herhalde- fazla meşgul olamıyor.
Seçim kampanyasını da ortaokul düzeyine düşürdü.
Seçimde başarısız olur, AKP ikinci parti konumuna düşerse genel başkanlıktan istifa edecekmiş.
CHP nasılsa seçimden ikinci parti çıkacak diye düşünüyor.
Kılıçdaroğlu’nu genel başkanlığı bırakıp bırakmayacağı konusunda açıklamaya zorluyor.
Böylesi basit tuzaklar kuruyor CHP’ye ve genel başkanına!
Bir başka basit manevrası: Kılıçdaroğlu denizi ilk kez Van’da gördüğünü söylemiş. Van Gölü ne zamandan beri deniz oldu diye Kılıçdaroğlu’nu alaya alıyor.
Demagoji ustası: -TV’de canlı yayında dinlediğim- Kılıçdaroğlu’nun “Vanlılar göle deniz derler” cümlesini ıskalıyor.
***
RTE, durmadan yargının bağımsızlığından, yansızlığından… yargının yansız ve bağımsız kimliğine herkesin saygı göstermesinden söz eder durur.
RTE’nin yargıyı kendi doğrultusunda kıskıvrak bağlamayı amaç edindiğini ve bu yolda adımlar attığını bilmeyenler; bu söylemlerine elbette şapka çıkarabilirler…
Oysa, RTE’ye göre yargı AKP lehine duruş sergilediği sürece yansızdır!
RTE’ye göre yargı; Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç gibi, hükümetin yüksek yargıya saldıran, aşağılayan söylemlerini yinelediği sürece yansızdır!
CHP’nin, Yargıtay ve Danıştay’ı yeniden yapılandıran yasanın iptalini isteyen başvurusunu görüşecek olan Anayasa Mahkemesi’nde veya yargının herhangi bir kademesinde görüşünü ve reyini önceden açıklayan AKP yandaşı başkanlar, yargıçlar bulunduğu sürece…
…RTE’ye göre yargı yansızdır!
***
Oysa yargı bağımsızlığı ve yansızlığı sırtından bıçaklanıyor.
Örneğin Yüksek Mahkeme’nin görüşeceği bir yasayı önceden eleştirerek, yüksek yargı organlarını aşağılayarak oyunu açıklayan Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın duruşuna yansızlığı savunan RTE’nin onaylama anlamında sesini çıkarmaması ve artı…
…Haşim Kılıç’ın gönül rahatlığıyla koltuğunda oturması…
…Anayasa Mahkemesi üyelerinin de Kılıç’ın iktidar yanlısı tutumuna sessiz kalmaları…
…günümüzde demokrasinin büyük ayıbı değildir!
Cüneyt Arcayürek

20 Şubat 2011 Pazar

Anlayana Sivrisinek Saz… Anlamayana? -Cüneyt Arcayürek

Anlayana Sivrisinek Saz… Anlamayana?

P
olitika başka sanat. Politikacı başka türden bir sanatçı.
Politikacı saptırdığı gerçeği, gerçekmiş gibi gösteren sanatkâr.
Ustaları da ülkemizde yetişiyor.
Son örnek 8 yıldır başımızda.Elmayı armut gibi, armudu elma gibi göstermekte usta mı usta!
Geçenlerde CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu; grup kürsüsünde akıl almaz, hukuka sığmaz boyutlara ulaşan Ergenekon davalarından söz ederken; “Ergenekon örgütü nerede, gidip üye olacağım” dedi.
RTE; sömüreceği, ana muhalefeti karalayacağı bir olanak yakaladı ya; Kılıçdaroğlu’nun bu sözünü seçim malzemesi yaptı.
CHP’nin Ergenekon’la bağlantısı varmış gibi kullanmaya, Kılıçdaroğlu’nu eleştirmeye başladı.
Medyanın da vurdumduymazlığından yararlandı RTE.
RTE’nin ve savcıların dilinden düşmeyen Ergenekon örgütünün var olmadığını; devletin resmi kurumları Silivri mahkemesine bildirdi.
Bu gerçeği bilen Kılıçdaroğlu da var olmayan bir örgütten söz edilmesini alaya aldı. RTE’den başlayarak hemen herkesle dalga geçti…
Bugün koparılan patırtıya bakıyor. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az deyip geçiyor.
RTE ile şürekâsına bu inceliği anlatabilirsen anlat!
***
Anlatılamayacağını RTE son konuşmalarından birinde kanıtladı.
Meğer Ergenekon ne mene bir şeymiş? Kuruluş tarihi darbelerden söz edildiği 2003’lerde değilmiş.
RTE’ye göre; ohooo, Ergenekon taa Sivas’taki, Çorum’daki, Taksim’deki 1 Mayıs’taki kanlı olaylara kadar uzanıyor.
Başbakan’ın söylemlerine göre neredeyse cumhuriyetle yaşıt!
Kılıçdaroğlu eski adıyla Dersim kökenli ya; oradaki akrabalarına Cumhuriyetin ilk yıllarında Dersim’deki kanlı olayları kimin kurguladığını sorarsan alacağın yanıt Ergenekon olacak demeye gelen çirkin imalar yapıyor.
Bu olaylar, RTE’nin gerçeği saptırarak gerçekmiş gibi gösteren bir siyaset adamı olduğunu kanıtlıyor.
***
Gerçekleri saptırmaktaki ustalığına hemen her konuşmasında örnek veriyor.
Son konuşmasında medyaya baskı olmadığını açıklarken, söylediğine ancak kendisinin inandığı bir kimlik sergilediğinin de farkında değil.
Diyor ki: “Üzerinde baskı kurduğumuz tek bir yayın organı yok.”
RTE’nin bu sözüne -bırakın medyayı bir yana- ilkokul öğrencileri bile güler.
Baskı yok öyle mi? Peki ama altından kalkamayacağı vergi davalarıyla örneğin Doğan Grubu neden acaba; hükümetin toplumun sindiremeyeceği karar ve eylemlerini çekinerek, hayli yumuşatarak, aman efendinin hiddetini şiddetini üzerimize çekmeyelim diye yayımlıyor?
Gerçekleri yazan, lakin RTE’nin beğenisini kazanamayan kimi yazarlar kimi yerde dolaylı yollardan baskıyla, kimi zaman Başbakan’ın açık saldırılarıyla gazetelerinden kovulmuyorlar mı, kovulmadılar mı?
Batı’daki bütün meslek kuruluşları, son zamanlarda artık Batı medyası da Türk basınının AKP iktidarının ağır baskısı altında görev yaptığını yazıyor.
Dünya, Türk kamuoyu ve gerçek bir yana.. yeryüzünde tek doğrucu Davut, RTE!
Hayır diyor. Üzerinde baskı kurduğumuz tek bir yayın organı yok!
Gerçeklere aykırı durmayı beceren bir siyasetçidir RTE: Eşi yok dünyamızda!
***
Tarihi ve tarihsel kimi gerçekleri bile tersyüz edebiliyor.
Üç dört yıldır darbe edebiyatından nemalanıyor.
Geçmişteki askersel müdahalelerden işine geleni seçip CHP’ye saldırı malzemesi yapıyor.
Son olarak 27 Mayıs 1960 müdahalesini CHP’nin kışkırttığını ve darbeleri desteklediğini diline doladı. Müdahale günü veya ertesi gün CHP lideri İsmet İnönü askerlere, “Büyük iş başardınız. Asıl bizim size yardımcı olmamız gerekir” demiş.
“Yiğidi öldür ama hakkını ver” özdeyişi RTE’nin sözlüğünde bulunmadığı için:
İsmet İnönü’nün, askerlerin yönetimi bir an önce sivillere devretmesi, çağdaş bir anayasa ve seçim sistemi yaratmak için onca çabasını ve bu çabalar sayesinde zaten yönetimde kalmak istemeyen askerlerin de katkısıyla bir buçuk yıl sonra yapılan seçimle demokrasiye yeniden geçildiğini yinelemeye nedense vicdanı elvermiyor.
İsmet Paşa’nın; gönül verdiği demokratik rejimi korumak, geliştirmek ve…
…izlediği, uyguladığı baskı rejimiyle tarihe adını yazdıran Adnan Menderes’i asılmaktan kurtarma çabalarını inkâr etmek…
Yalnız tarihe ve tarihsel bir kimliğe değil.. demokrasi mücadelesi verenlere de nankörlüktür.
Siyasal hırslar uğruna hiç değilse tarihi sömürmekten vazgeçilmeli.
Ama bu, gözü iktidar koltuğu dışında güncel ve tarihsel gerçeklere kapalı olanlarla ne mümkün?

Cüneyt Arcayürek

19 Şubat 2011 Cumartesi

Yasaklı Demokrasimizde Olup Bitenlerle Olacaklar! -Cüneyt Arcayürek


B
u iktidar sosyal, yargısal, ekonomik baskılar, sıkıntılar içinde bunalanları güldürecek söylemler de bulabiliyor.
Dünya basınındaki gelişmeleri izleyen Batılı kimi kuruluşlar; AKP iktidarları döneminde Türk basınının ağır baskılar altında görev yaptığını açıklıyor.
RTE’yi Amerika’nın bölgesel ulusal yararları nedeniyle gözden çıkaramayan büyük dostu ABD bile artık dayanamadı.
Türkiye’de basın özgürlüğüne vurulan darbelere karşı çıktı.
Amma velakin, iktidarın onlar olmazsa bu ülkenin yönetilemeyeceği sanısından kaynaklanan gururla koltuklara sığamayan yetkili kişileri, örneğin İçişleri Bakanı Beşir Atalay; ABD Büyükelçisi’ne ıslıklarla karşılanacak bir yanıt verdi:
“Bizdeki basın özgürlüğü Amerika’da yok!”
***
Gerçekten Amerika’da bizdekine benzer medya yok.
Yok zira; orada Beyaz Saray’ı veya bakanları eleştirdi diye tutuklanmıyor gazeteciler!
Bizde ise basın öylesine özgür, öylesine özgür ki; -Kemal Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi- Türkiye’de muhalefete her türlü eleştiriyi yapabilirsiniz. Ama iktidarı eleştiremezsiniz.
Zira yasaklı demokraside yaşıyoruz: AKP’yi eleştirmek yasssak be kardeşim!
***
Örneğin Mısır’daki isyanın Türkiye’yi etkileyip etkilemeyeceğini irdeleyen yorumlar yazar, telefondaki arkadaş konuşmalarında da bu konuya değinirseniz… (Soner Yalçın gibi) “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlamasıyla cezaevi yolunu tutarsınız.
Ana muhalefet içlerinde politikacı, gazeteci, AKP’li bakanların da bulunduğu 3 bin kişinin dinlendiğini içeren listenin varlığını açıklayınca, yerin göğün birbirine gireceğini sananlar yanıldı.
Hükümetin İçişleri veya Adalet bakanlarının ya da açıklanan listeyi ihbar sayması beklenen cumhuriyet savcılarının kılı bile kıpırdamadı.
***
ABD Büyükelçisi Ricciardone de, her gün gazetelerdeki haberleri izleseydi, çıkıp kürsüye “Türkiye karmaşık bir ülke. Bu nedenle olup biteni anlamıyoruz” der miydi acaba?
Bu iktidara göre, neresi karmaşık bu ülkenin? Bal gibi yönetiyorlar ülkeyi. Medyayı, askeri, yargıçları sindirerek… Korku imparatorluğu inşa ederek!
ABD; acaba büyükelçinin sözlerini yorumlaması istenilen Kılıçdaroğlu’nun şu yanıtındaki gerçeğin, gün gelecek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacağının farkında mı?
“AKP’yi AKP yapan kim? Başbakanı Başbakan yapan kim? Arkasındaki güçler kim?
Başbakan olmadan önce, hatta parti lideri olmadan önce Amerika’ya gidip bana destek verin diyen kim? Herhalde halkımız bunları unutmadı.”
Kılıçdaroğlu’nun sözlerini biraz açalım:
RTE’nin İstanbul Belediye Başkanı iken ABD’nin İstanbul Başkonsolosu hanımla sık görüşmelerden sonra ABD’ye gitmesindeki nedenler, bilinenlerin dışında orada kimlerle neler görüştüğü hâlâ meçhul!
Gerçek ise ortada: RTE’ye ABD’den döndükten sonra siyasette ikbal ve iktidar yolları açıldı.
***
Kılıçdaroğlu geçenlerde Hüsnü Mübarek’e atıfta bulunarak RTE’ye; “Bu baskı (baskılar) devam ettiği müddetçe bir gün toplumun patlayacağını” söyledi.
Hemen ertesi gün RTE, AKP grubunda ve grup dışındaki konuşmalarında; duyarlı bir toplumun olası tepkisini irdeleyen bu sözleri halkı kışkırtıcı diye algılayıp yorumladı.
Sonraki gelişmeler şimdi bir anlam kazanmıyor mu?
Kazanıyor; çünkü RTE; Kılıçdaroğlu’nun sözlerini Mısır’daki gibi halkı isyana kışkırtmak diye algıladıktan sonra:
Doğruluğu, eksikliği ya da yanlış içerikte olup olmadığı bir yana; Kılıçdaroğlu’nun son kez “Eleştiren tek bir CHP kaldı. Bizi de alacaklar” sözünün duygusal veya tahmin olmadığını içeren duyumların partiye ulaştığı yaygınlaştı.
***
Tek adamlığa soyunan, baskı rejimiyle 27 Mayıs 1960 müdahalesine olanak sağlayan, RTE’nin demokrasi yıldızı diye koyacak yer bulamadığı Adnan Menderes de; 1960’dan önce TBMM’de kurduğu, yargılama görevini de üstlenen Tahkikat Komisyonu’nun hedefi DP iktidarını sarsan CHP’yi kapatmaktı!
Bugün örneğin dinlenen telefonlarda Mısır’daki baskı ve tek adam rejimine halk isyanını konuşan ve aklı başında her insan gibi Ortadoğu’daki toplumsal hareketlerin etkilerini tartışan CHP’li yetkililer varsa, ki olabilir.
Sonu nereye varır kestirilmez ama; bu kişilerle birlikte CHP’yi halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekle suçlayabilirler.
Olmaz olmaz demeyin lütfen. Yaşadığımız süreçte olur, bal gibi olur!

Cüneyt Arcayürek