A. Taner KIŞLALI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A. Taner KIŞLALI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2011 Pazar

Sürü müyüz, Ulus mu? - A. Taner KIŞLALI

Atatürk, niçin "en büyük eseri" saydığı cumhuriyeti gençliğe emanet etti.
Niçin geleceğin siyasal iktidarlarının "kişisel çıkarları" nedeniyle düşmanla işbirliği yapabileceği olasılığını bile düşündü de, gençlikten bir an bile kuşkulanmadı?
Atatürk'ün "Gençliğe Sesleniş"i ile ünlü Bursa konuşmasını yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan görünüm çok anlamlıdır.
* * *
Gençlik yaşla ölçülmez, tutumla ölçülür.
Bernard Shaw, bir zamanlar, "Yirmisinde komünist olmayanın kalbi, kırkında hâlâ komünist olanın ise aklı yoktur" demişti.
Genç insan yeniliklere açıktır. Köklü değişikliklerden korkmaz. Daha iyi bir yarın için savaşmaktan çekinmez.
Enerji, değişikliklere uyum yeteneği ve kolaylığı demektir. Yıllar geçtikçe enerjisi azalan kişi, uyum göstermek için yeni çabalar gerektirecek köklü değişikliklerden korkmaya başlar. Üstelik yeni durumlara uyum sağlamak için zamanının da giderek azaldığını hissetmektedir.
Yıllar boyu süren çabaların ürünlerini yitirme korkusu, yaşlıları tutucu olma yönünde etkiler. Gençlerin ise yitirecek bir şeyleri yoktur.
Çağdaş toplumda gençlik, genellikle yetki ve sorumlulukların dışına atılmış bir kesim oluşturur. Bir çıkar bağı içinde, düzenle bütünleşmemiştir. Sırtında kendisinin dışında kimsenin sorumluluğu yoktur.
Gençlik yıllarında benimsenen bazı siyasal görüşler zamanla ılımlaşır. Bir ölçüde de gerçekleşme olanağına kavuşur. Yaşama geçtikçe değişmemesini istemek doğaldır. Ama o süreç, insanları aynı zamanda tutuculaştırır.
Mutlak krallığa karşı anayasal krallığı savunanlar ilericiydi. Ama anayasal krallık gerçekleşip de karşılarına cumhuriyetçiler çıkınca, tutuculaştılar.
Her toplumsal hareket giderek kurumsallaşmaya ve dolayısıyla uysallaşmaya, tutuculaşmaya yüz tutar. Oysa gençlik sürekli yenilendiği için kurumsallaşamaz, kalıplaşamaz.
* * *
Ve tüm bu niteliklerinden dolayı, gençlik "idealist"tir!
İnandığı ülkelerin peşinden koşmasına engel olacak çıkar bağları yoktur. Üstelik de gelişmiş ülke gençlerinde "ulusal" değerler öne çıkar.
Kemalizm neyi öngörüyordu?
Toplumu çağa taşımayı kolaylaştıracak en ileri kurumları getirmek ve eskidikçe onları da yenilemek!
Bu bir "sürekli devrim" anlayışıydı. Atatürk, en ileri kurumların bile günün birinde "eskimiş düzen"e dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunun bilincindeydi. Sürekli devrim, sürekli ileriden yana olmak demekti.
Bu nedenle de "sürekli devrimci"de iki temel nitelik gerekiyordu: Çıkarlarının düzenle bütünleşmemiş olması ve yeniliklere uyum gücü.
Ve bu iki nitelik, sadece ve sadece gençlikte vardır. Bundan dolayı da "Büyük Devrimci", en çok gençliğe güvenmiştir.
* * *
1920 başlarında İstanbul'un işgal edildiği gün, ikisi hoca olan üç milletvekili Vahidettin'le görüşmeye gitmişti. Padişah, düşman güçlerinin isteklerine boyun eğilmesi gerektiğini söylüyordu. Oysa karşısındakiler farklı görüşteydiler.
Rauf Bey şöyle diyordu:
- Millet, haysiyet ve istiklale aykırı bir kaydı kabul etmemeye kesin kararlıdır. Milletin sizden istirhamı, haysiyet ve istiklale aykırı bir anlaşmaya imza koymamanızdır. Aksi takdirde istikbali çok karanlık görüyoruz.
Vahdettin sesini yükseltti:
- Rauf Bey, millet bir koyun sürüsüdür! Bu sürüye bir çoban lazım! İşte o çoban benim!...
"Millet" koyun sürüsü olmadığını Kurtuluş Savaşı'nda kanıtlamıştır. Ama şimdi, yeni Vahdettinler türemiştir... Tarihi, yalanlarla tersyüz etmek isteyen ve gençlerin çobanlığına soyunan yeni Vahdettinler...
Sürü olmadığını kanıtlama sırası şimdi "gençlik"tedir!
Ve kanıtlayacaktır!
A.Taner KIŞLALI ( Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği)

10 Haziran 2011 Cuma

Cumhuriyet ve Kimlik - A. Taner KIŞLALI

“Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik…”
Haziran 1996′da İzmir’de üç gün süren bir toplantının konusuydu bu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 20. kuruluş yıldönümünü çok anlamlı bir biçimde kutladı.
İzmir Atatürk Kültür Merkezi’nin 900 kişilik salonunda, ayakta kalanların çoğunluğu gençlerdi. Kemalist yaklaşıma en büyük desteği de büyük bir coşkuyla onlar verdiler.
Bazı gizli ya da açık “numaracı cumhuriyetçiler”in şaşkın bakışları altında…
Katıldığım oturumun konuşmacıları gazetecilerdi:
Milliyet’ten Taha Akyol, Sabah’tan Cengiz Çandar, Zaman’dan Fehmi Koru ve Cumhuriyet’ten ben. Yönetici de Prof. Ahmet Arslan’dı.
Akyol, ilginç ve düşündürücü bilgiler verdi.
Türklerin bozkır göçebesi, Kürtlerin ise dağ göçebesi olduklarını anlattı. Bu nedenden dolayı, aralarında bir sürtüşme olmamıştı… “Anadolu’nun sahibi bizdik, siz konuk oldunuz” yaklaşımı doğru değildi. Türklerin gelmesinden önce, Doğu Anadolu’da Kürt kentleri yoktu, Ermeni kentleri vardı!
Sayın Akyol söylemedi ama; 1071 Malazgirt’te Alpaslan’ın karşısına çıkanlar da Kürtler değil, Rumlardı!… Romen Diyojen’di.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu, Türklerin ve özellikle de cumhuriyetin “bilerek” geri bıraktırdığı savı da gerçeklerle bağdaşmıyordu… Bu bölge, tarihin her döneminde daha geriydi. Örneğin kervansaraylar, ticaretin gelişme düzeyinin göstergeleri sayılırdı. Ve bölgenin kervansaray sayısı 43 iken, İstanbul dışındaki Anadolu’da bu sayı 363′e ulaşıyordu! Bu geri kalmışlığın en önemli nedeni ise, coğrafi koşulların olumsuzluğuydu…
Fehmi Koru bir çelişkiye dikkat çekti: Dünyanın her yerinde, azınlıklar hep “çoğunluk hakkı” isterlerdi. Oysa Türkiye’de, çoğunluk hakkından yararlananların “azınlık hakkı” istemeleri söz konusuydu.
Cengiz Çandar da “ulus devlet”in aşındığını, ama aşılanamadığını söyledi. Apo hareketini Kemalizme benzetti. Cumhuriyetin “yeniden tanımlanması” gerektiğini savundu.
Atatürk’ün cumhuriyetini yeniden tanımlamadan önce, “doğru tanımlamak” gerekir. Temelinde yatan felsefeyi, sapmalardan ve uygulama yanlışlarından ayırarak tanımlamak ve tanımak gerekir…
Hiçbir toplum gösteremezsiniz ki, uluslaşamadan çağdaşlaşabilmiş ve demokratikleşebilmiş olsun!.. Bu gerçek kavranmadan, Atatürk’ün cumhuriyeti anlaşılamaz! Eğer cumhuriyeti “ırk” ya da “din” üzerine kurulmuş olsaydı, yeniden tanımlanması zorunlu olurdu. Eğer “ulus” temelini oluşturan öğe ırk olsaydı, Slav ırkından olan ve aynı dili konuşan Sırplar, Boşnaklar ve Hırvatlar “düşman” değil kardeş olurlardı. Ulus kavramının temeline “din”i yerleştirirseniz ne olacağını da gene Bosna’nın dramı gösteriyor. Kuzey İrlan’da’nın, aynı ırktan yanı dili konuşan insanlarının dramını gösteriyor.
Boşnak ile Sırpı düşman yapan neden “din” farkı. Ortodoks Sırp ile Katolik Hırvatı düşman yapan neden ise “mezhep” farkı… Tıpkı İrlandalı Katolikler ve Protestanlar gibi…
Atatürk’ün kendi el yazısı ile kaleme aldığı “Medeni Bilgiler” kitabı, şu tümce ile başlar. “Türkiye Cumhuriyeti’in kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”
Bu mudur yeniden tanımlanması gereken?
Atatürk için “Türk”, bir ırkın ya da bir etnik kesimin adı değildir… Bu topraklar üzerinde yaşayan insanların – hangi etnik kökenden olursa olsunlar – ortak adıdır. 20 etnik kimliğin üzerindeki bir şemsiyedir; bir “ortak kimlik”tir…
Bu mudur yanlış olan?
Üstelik Anadolu’da yaşayan insanlara Türk adını koyan da Atatürk değildir; daha 13. yüzyıldan başlayarak Avrupalılardır!
Cumhuriyetin temelinde yatan felsefe insancıldır, ilericidir… 21. yüzyıla ışık tutacak niteliktedir. Ama o cumhuriyetin valisi, kaymakamı, polisi ve de “milli” (!) eğitimi acaba o felsefenin yandaşı mıdır? Cumhuriyeti mi yeniden tanımlamalıyız, yoksa tanımına ters düşenleri mi cumhuriyetin yönetiminden ayıklamalıyız?
İşte asıl sorun budur!
Sorunun sorumluluğu ve utancı da bize düşmez, ciğeri kediye emanet edenlere düşer!.. Bunu “cehalet”ten mi, “gaflet”ten mi yoksa “ihanet”ten mi yaptıkları da çok fark etmez!..
Ahmet Taner Kışlalı

Cumhuriyet Ve Demokrasi - A. Taner KIŞLALI

Atatürk için, cumhuriyet demek demokrasi demekti.
1920′ler Anadolusu demokrasinin hiçbir koşuluna sahip değildi. Dünyada demokrasiler birer birer yıkılıyor, yerlerini baskı rejimlerine bırakıyorlar. Max Weber gibi bir toplumbilimci bile, demokrasiyi Marmaris’teki adam gibi tanımlıyordu:
“Demokraside halk güvendiği bir önder seçer. Seçilen önder ‘Şimdi sesinizi kesin ve bana itaat edin’ der. Artık halk ve parti, onun işine karışmazlar.”
İşte Atatürk, o koşullar içinde demokrasiyi kurdu. 73. yılını kutladığımız Cumhuriyet, Atatürk için demokrasinin kılıfı idi.
Demokrasinin hangi koşullarda varolabileceği bellidir.
Yoksulluktan kurtulmuş olma, sanayileşme, kentleşme, eğitim düzeyi, çoğulcu toplum, uluslaşma, kitle iletişim araçlarının gelişmiş olması…
1920′ler Anadolusu’nda bunların hiçbiri yoktu.
- Kişi başına düşen yıllık ulusal gelir sadece 67 dolardı… Topluiğne, kefen bezi bile dışarıdan geliyordu… Halkın yüzde sekseni köylerde yaşıyordu… Her on erkekten, ancak bir tanesi okuryazardı; kadınlarda ise bu oran binde dörde düşüyordu… Radyo henüz gelmemişti; en çok gazete İstanbul’da, 2 – 3 bin kadar basıyordu…
Yirmi kadar etnik kökenden insan vardı. Ama bir “ulus” yoktu. Yani aynı topraklar üzerinde yaşayan insanlar arasında bir “biz” duygusu yoktu. Dayanışma duygusu yoktu.
Batıda demokrasiyi kurmuş olan sınıflar da yoktu.
Osmanlının tımar sistemi nedeniyle topraksoylu sınıf ( aristokrasi ) yoktu. Geri kalmışlık nedeni ile kentsoylu sınıf ( burjuvazi ) yoktu. Doğal sonuç olarak işçi sınıfı yoktu. ( Bir işyerine bağlı olarak çalışanların tüm ülkedeki toplam sayısı ancak 70 bin kadardı ) Ve Atatürk, Cumhuriyeti kurarken şu anlayışla yola çıktı:
“Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir.”
Atatürk bu yokluklar içinde neler yaptı?
Önce Anadolu insanını “kul”luktan “yurttaş”lığa yükseltecek adımları attı.
Laiklik… Eğitim devrimi… Köy Enstitüleri… Dünya klasiklerinin Türkçe’ye çevrilip yayımlanması… 404 halkevi, 4 bin kadar halkodası…
Ve kendi eliyle kaleme aldığı “Vatandaşa Medeni Bilgiler” kitabı… Yani daha ortaçağ karanlığında yaşayan – demokrasinin adını bile duymamış – bir halka, demokrasiyi ve özgürlükleri öğretmek, benimsetmek için yazılmış bir kitap…
Ya demokrasinin kurumları için yaptıkları?
Samsun’a adımını attığı andan öldüğü ana kadar, her şeyi “halkı temsil eden” bir Meclisle yürüttü. Çok partili döneme geçilmesi için çaba gösterdi. Başarısızlığa uğrayınca; partisi içinde her türlü görüşün filizlenmesine izin verdi.
Mecliste bağımsız bir grup oluşması ve muhalefet işlevini yerine getirmesi için – bazen en yakın çalışma arkadaşlarına karşın – direndi…
Ve bir de “sivil toplum” için yaptıkları var.
Hem de “hiçbir şeyin devlet denetimi dışında kalmadığı” faşizmin ve Nazizmin yükseldiği bir dünyada… Henüz ortaçağ karanlığını yaşayan bir Anadolu’da…
Daha ticari ortaklıkları düzenleyen yeterli “mevzuat” bile yoktu. Ama önce Anadolu Ajansı’nı, arkasından da bugünün TRT’sinin anası olan kurumu, birer “anonim ortaklık” olarak kurdurdu.
Kültür devriminin en önemli ayakları olan Türk Dil ve Tarih kurumlarını birer dernek olarak kurdurdu.
Dünyanın en gelişmiş sivil toplumları olan İskandinav ülkelerinin en belirgin sivil toplum örgütlerini, “kooperatif”leri Türkiye’ye getirdi. Üye oldu, öncülüğünü yaptı.
Bazılarına göre meğer Atatürk diktatörmüş…
Siz hiç, daha demokrasinin adını bile duymamış olan bir halka, demokrasiyi ve özgürlükleri öğretmek için, benimsetmek için kitap yazmış bir diktatör tanıyor musunuz?
Siz hiç, yasal muhalefet oluşması, bir muhalefet partisi kurulması için çaba göstermiş bir diktatör tanıyor musunuz?
Siz hiç, daha kulluktan kurtulamamış olan insanlarla, bir “sivil toplum”un temelini atmak için savaşım vermiş bir diktatör tanıyor musunuz?
Olabilir mi?
Hazır bazı “devlet büyüklerimiz” ( ! ) bir “tükürük modası” başlatmışken bir önerim var; “Atatürk diktatördü… Kemalizmde demokrasi yoktur… Onu yıkmadan Türkiye’ye demokrasiyi ve sivil toplumu getiremeyiz!” diyenlerin üzerinde bir deneme yapabilirsiniz.
Nasıl olsa yüzsüz oldukları için, hakaret anlamına falan da gelmez…
Ahmet Taner Kışlalı

8 Haziran 2011 Çarşamba

İşte Dersim Gerçeği - Ahmet Taner Kışlalı


Gezilerimde zaman zaman karşıma çıkan bir soru var:
“Dersim isynanının arkasındaki gerçek nedir?”
Özellikle gençlerden gelen bir soru bu.
Gençler, inançlarını savunuyorlar. Bilgileri dışındaki sorularla karşılaştıklarında da, yanıtlarını gazete köşelerinde verilmesini istiyorlar…Hem kendileri, hem de kendileri gibi bilmeyenler öğrensin diye.
Doğu ve Güneydoğu’daki başkaldırmalar içinde iki tane iki tanesi önemli: Şeyh Sait ayaklanması ile Dersim ayaklanması.
Şey Sait ayaklanmasının arkasında İngiltere vardı.
İngiltere’nin amacı, bu ayaklanma sayesinde, Musul üzerindeki isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmekti. Kuzey Irak petrollerini kendi denetimi altına almaktı.
“Din elden gidiyor” görünümü altındaki ayaklanma bastırıldı. Ama İngiliz emperyalizmi de amacına ulaşmış oldu.
Gerek Moskova, gerekse Türkiye komünistleri, Şeyh Sait ayaklanmasına ( 1925 ) destek vermediler. Komintern ( Komünist Enternasyonal ) belgelerinde; bu tutumun nedenleri şöyle açıklanıyor:
“Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.”
Dersim, bugünkü Tunceli’nin eski adı. Ve Dersim tarihi, ayaklanmalarla dolu.
Padişahlara karşı ayaklanmışlar. Meşrutiyette ayaklanmışlar. Jön Türk hareketinde ayaklanmışlar. Sonuncu olarak da cumhuriyet yönetimine karşı ayaklanmışlar.
Kimler bunlar?
Osmanlının bile Tımar sistemine dahil edemediği şeyhler, ağalar, aşiret resileri… Yani yargı da kendileri olan, vergiyi de kendileri toplayan gençleri askere yollamayıp kendi muhafızları yapan, haydut çeteleri oluşturan feodal güçler.. Derebeyleri.
Niçin ayaklanıyorlar?
Bu geri düzen değiştirilmek istendiği için.
Komintern belgelerinde ( 1937 ), son Dersim ayaklanmasına neden olan ortam şöyle anlatılıyor.[1]
“Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır… Dersim, Türkiye’nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyleki başka bir vilyetten hiçbir tüccar, Dersim’de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim’de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır.”
Ve ekleniyor:
“İsyanın arefesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur.”
Son Dersim ayaklanmasının çok kanlı bir biçimde bastırıldığı doğrudur. Hareketi yöneten komutanın, bu nedenle görevden alındığı da bilinmektedir. Ama Dersim ayaklanması nedeni ile Atatürk’ü ve Kemalizmi suçlamaya çalışanların öncelikle şu soruyu yanıtlamaları gerekir:
“Suçlamalar doğru ise Tunceli – yani Dersim – niçin yıllar boyu Atatürk’ün partisine oy vermiştir? Türkiye’de Kemalist partiye – ya da başka bir partiye – verilen oyların yüzde 70′leri aştığı başka bir il var mıdır?”
İşte Dersim gerçeği!.. Gerisi “laf-ı güzal.”

Ahmet Taner Kışlalı

Avrupalı Türkler ve Atatürk - A. Taner KIŞLALI


Almanya’dan Avustralya’ya, yurtdışında yaşayan Türklerde iki eğilim -doğal olarak- güçleniyor. Dindarlık ve milliyetçilik.
İkisinin güçlenme nedeni de aynı.
Alışılmış ortamlarından uzakta, insanlar farklı bir kültürel kimlik ile karşılaşıyorlar. Ve o “yabancı” kimlik, kendilerini kabul etmiyor. Dışlıyor. Kendilerini “ikinci sınıf” ve aşağılanmış hissetmeleri sonucunu veriyor.
Korku başlıyor.
Karısını, kızını, oğlunu, ailesini yitirme korkusu… Kimliğini yitirme korkusu…
Yurdunda duymadığı bir gereksinme duyuyor.
Dayanışma gereksinmesi… Başını dik tutma gereksinmesi… “Ben de varım!” ı kanıtlama gereksinmesi…
Ve yurdunda iken camiye gitmeyen, gitmeye başlıyor… Başını örtmeyen, örtmeye başlıyor… Tarikatlarla ilişkisi olmayan, kurmaya başlıyor… Bayrağa çok da önem vermeyen, vermeye başlıyor… Gruplaşmalara, dernekleşmelere girmeyen girmeye başlıyor…
Kaybolmamak, ezilmemek için. Kimisi dine sarılıyor, kimisi milliyetçiliğe. Kılığı ile. davranışı ile. ilişkileri ile farklılığını kanıtlayınca da başı bir anlamda dikleşiyor. Rahatlıyor:
“Ben artık senin oyununu oynamıyorum! Ben kurallarını bildiğim, kendi oyunumu oynuyorum!”
Tıpkı futbolda yenileceğini anlayınca, “Ben futbol oynamam, güreş yaparım” der gibi!
Bilinmeyeni, ölümden sonrasını, nereden gelip nereye gittiğimizi, bir yüce güce dayandırarak açıklamazsanız yaşam tüm anlamını yitirebilir. Bu nedenledir ki. Tanrı da, din de -bazı istisnalar dışında- hemen hemen her insan için bir gereksinmedir! Ama bu dünyada aradığını bulamayan için daha büyük bir gereksinmedir!
İnsan güven arar. Yalnız olmadığını bilmek ister. “Biz” diyebilmek, başkaları ile dayanışma içinde olduğunu hissedebilmek güç verir. Bu nedenledir ki, milliyetçilik de, -bazı istisnalar dışında-hemen her insan için bir gereksinmedir. Ama kendini ezilmiş, dışlanmış hisseden için daha büyük bir gereksinmedir!
Öyleyse, yurtdışında yaşayan Türkler için, dinsel ya da ulusal kimliğe “abartılı bir biçimde” sarılmanın dışında bir seçenek yok mudur? Avrupalıya ters düşmeden, ikinci sınıf konumuna kendi kendini mahkum etmeden, “ben sana eşitim” anlamını taşıyabilecek başka bir kimlik yok mudur?
Vardır!
Atatürk’ün Anadolu insanına kazandırdığı “çağdaş insan” kimliği… Batıya karsın batının düzeyine ulaşma istencine sahip bir kimlik…
Dinine saygılı ama laik… Ulusal değerlerine bağlı ama insancıl… Kökeninden kopmamış ama evrensel… Geçmişiyle onur duyan ama ulusların eşitliğini savunan…
Nazizm Avrupa’da hızla yayılmaya başlamıştı.
Hitler’in baskısından kaçan çok sayıda bilim adamına, sanatçıya, yazara. Amerika Birleşik Devletleri kucağını açmıştı. Varlıklı ve demokratik bir ülke olarak, onların istediği tüm koşullara sahipti. Ama içlerinde dünya çapında olanların da bulunduğu, tam 142 tanesi Atatürk’ün ülkesini seçti.
Niçin?
Niçin varlıklı ve demokratik bir ülkeye, yoksul ve demokrasiyi kurma savaşımı veren bir ülkeyi tercih ettiler?
Saygı ve heyecan duydukları için!
Ahmet Adnan Saygun un “Yunus Emre Oratoryosu” yıllar önce, New York’da, Birleşmiş Milletler de çalınmıştı. Ve o güne kadar Türk temsilcilere biraz küçümseyerek bakan batılı diplomatların birden tavırları değişmişti.
Niçin?
Artık onları kendi düzeylerinde görmeye başladıkları için! Yunus Emre yerli olduğu ama oratoryosu evrenselleştiği için!
Tarih Lenin’i, Tito’yu değil, Atatürk’ü haklı çıkardı. Ulusçuluk ilkesinden laikliğe, halkçılıktan cumhuriyetçiliğe. Kemalizm’in haklılığı ve geçerliliği yaşanan tarih tarafından kanıtlanıyor… Kemalizm’in ürünü olan “laik cumhuriyetçi” kimliğin evrenselliği, her geçen gün biraz daha gün ışığına çıkıyor.
Uğur Mumcu öldüğünde sayıları dört olan “Atatürkçü Düşünce Dernekleri”, üç yıl içinde Anadolu’nun her tarafına yayıldı. Yüzlerce şube, on binlerce üye.
Amerika’da. Almanya’da. İsviçre’deki Türkler arasında da aynı hızla örgütlenme var. Viyana Atatürkçü Düşünce Derneği 19 Mayıs’ta açıldı.
Şimdi sıra Belçika’da. Hollanda’da, Fransa’da Danimarka’da…
Yurtdışında yaşarken çocuklarına onur verici bir kimlik kazandırmak isteyen Türklerin bulunduğu her yerde Atatürkçü Düşünce Dernekleri açılmalı!.. Aşırı dinci ve aşırı milliyetçi kuruluşların karşısına, “çağdaş” bir seçenekle çıkılmalı! Ya da gelecek kuşak Anadolu insanının. “Avrupa’nın zencileri” olmasının utancını taşımayı şimdiden kabullenmeli!..
İki yıl kadar önce Tubingen Üniversitesi’nde verdiğim bir konferansta, genç bir Türk çocuğu söz alıp şöyle demişti:
“Biz Avrupalı Türkleriz!”
Güzel! Ama bunu Avrupalılara kabul ettirmenin tek bir yolu var: Atatürk devriminin kimliği ve heyecanı ile karşılarına çıkmak!
Ahmet Taner Kışlalı

27 Mayıs 2011 Cuma

Tek Parti ve Demokrasi - A. Taner KIŞLALI

Dün 23 Nisan'dı.

Yani, bazı tabuları tartışmanın ve de yıkmanın tam zamanı!

"Ulusal egemenlik" demokrasinin ön koşuludur. Demokrasinin ön koşulu ise "yasal muhalefet"in bulunmasıdır.

"Atatürk dönemi diktatörlüktür" savlarına karşı çıktığımda... ve tarihsel belge ve bilgilerle bunu kanıtladığımda... bazı gençler -haklı olarak- soruyorlar:

- Tek parti yönetimi ile demokrasi bağdaşır mı?

Aslında soruyu şöyle sormak daha doğru:

- Yasal muhalefetin bulunmadığı bir demokrasi olur mu?

Elbette olmaz!

* * *

Atatürk'ün "tek parti"si, ne Lenin'in ne de Mussolini'nin tek partileri gibiydi. Çünkü, "resmi ideoloji"nin doğal sonucu değildi.

Atatürk tek partili bir yönetim kurma düşüncesi ile yola çıkmamıştı. Tel parti modeli, olayların gelişimi içinde, kendiliğinden ortay çıkmıştı.

Ne diyordu Atatürk?

"Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken, demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nde birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur..."

Ve bu sözlere hangi düşünceyi ekliyordu?

"Demokrasi prensibinin, en asri ve mantıki tatbikini temin eden hükümet şekli Cumhuriyettir."

Bu düşüncelerden "tek parti" çıkmayacağı açıktır. Öyleyse tek parti nereden çıktı?

* * *

Eski silah arkadaşları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurarken, Atatürk'ten izin almadılar. Çünkü böyle bir şeye gerek yoktu.

Daha sonraları Serbest Fırka'nın kuruluşunu özendiren ise, bizzat Atatürk'ün kendisi olmuştu. İnsanlara güven gelmesi için, kendi kız kardeşini bile o partiye sokmuştu.

Her iki parti de kapandı ya da kapanmaya zorlandı.

Niçin?

Daha çok demokrasi istedikleri için mi? Ülkeyi çağa taşıma savaşımını daha hızlandırmak istedikleri için mi?

Hayır, tam tersine!.. Karşı devrimci bir odağa dönüştükleri için. Yani ülkeyi yeniden geriye götürecek bir kavganın öncülüğüne soyundukları için...

En demokratik sayılan ülkelerde bile parti kapatılıyor. Biz de en son RP'yi kapattık.

Bir partinin kapatılmasının demokratik mi, yoksa antidemokratik mi olduğunu belirleyen tek bir öğe vardır. O da kapatılmanın "gerekçesi"dir.

Demokrasiyi korumak için konmuş kuralları çiğneyenlere göz yummak "demokratlık" olmaz... Aymazlık olur, hatta demokrasinin kendisine "hıyanet" olur!

* * *

İkinci muhalefet partisinin de tarihe karışmasından sonra, Atatürk üzgündür.

Kendi partisi içinde özgür tartışma vardır. Toplumda var olmayan çoğulculuk, Cumhuriyet Halk Partisi içinde yeşermektedir... Ama Atatürk, gene de muhalefet olmadan demokrasinin olamayacağının, doğruları bulmanın zorlaşacağının bilincindedir.

22.4.1931 tarihinde, partisinin "ikinci derece" seçmenlerine bir genelge yayımlar. Partinin bazı seçim çevrelerinde "eksik aday" gösterme kararını hatırlatır. Amaç, parti dışından "bağımsız" milletvekillerinin seçilmesine olanak vermektir.

Atatürk, bu genelgede şöyle der:

"... Partimizin ulusa sunduğu esas noktalar dahilinde çalışma ve etkinliklerin, bugün fikrimize ve görüşümüze katılmayan milletvekilleri tarafından tahlil ve tenkit edilmesini bekliyoruz. Bunda özellikle beklediğimiz yarar, partimizin candan yurtsever çabalarının iyice anlaşılmasını kolaylaştırmaktır. Yaptığını bilen ve hizmet yolunda aldığı önlemlere inanan idealistler olarak, kendimizi eleştiriye muhatap kılmayı gerekli görüyoruz."

Ve ekler:

"Bu sebepledir ki, sizden bizim programımıza taraftar olmayan adaylara oy vermeniz gibi ağır bir özveri istedim... Açık bıraktığım yerler için hiçbir şahsiyet lehinde veya aleyhinde herhangi bir telkinim yoktur ve olmayacaktır. AÇık yerlere adaylıklarını koyacaklar hakkında, vicdani kanaatinize göre oy vermenizi özellikle rica ediyorum."

* * *

1931 seçimleri ile, Meclis'te bağımsız bir grup oluştu. Ve muhalefet görevini gereği gibi yerine getirdi. Ama bundan rahatsız olanlar da vardı.

1935 seçimlerine gidilirken, Başbakan İsmet İnönü ile CHP Genel Sekreteri Recep Peker Çankaya'ya çıktılar. Bağımsızlardan Halil Menteşe ile Sırrı Bellioğlu'nun yeniden milletvekili olmamasını istediler. Bu iki ismin yaptıkları "sert muhalefet"ten yakındılar.

Atatürk şu yanıtı verdi:

"Elbette konuşacaklar, elbette eleştirilecekler. Biz bu arkadaşların Meclis'e girmelerini neden destekledik? Bir oyun olsun diye mi? Yoksa kendinizden emin değil misiniz? İcraatınızda savunamayacağınız noktalar mı var?"

İşte tarih!.. İşte gerçekler!..

Gerisi "laf-ı güzaf"tır!..

Bırakın numaracı cumhuriyetçileri!.. Cumhuriyet'e ve kurucusuna olan kinlerini kusmayı, bırakın da birtakım -"özel" ya da kamusal- üniversitelerde sürdürsünler!

Yalanın "kıymet-i harbiye"si ne ola ki!


Prof. Dr. Ahmet Taner KIŞLALI, 24 Nisan 1998, Cumhuriyet

ABD Atatürk’e niçin karşı? - A. Taner KIŞLALI

Önceki yazımda bazı somut bilgiler vardı.
ABD’li bazı “servis”lerin, Türkiye’ye yönelik çabaları ile ilgili bilgilerdi bunlar. Atatürk’ü veKemalizm’i yıkmak için gösterilen çabalar yanyana geldiğinde, ortaya yadsınamayacak bir tablo çıkıyordu. Ama bu tabloya eklenecek, birkaç fırça darbesi daha kalmıştı.

Varan bir:
“CIA İstasyon Şefi” Paul Henze, 1993 yılında bir rapor hazırlıyor; ama “yeni dünya düzeni” ile birlikte gerekliliği de kalmamıştır. “Klasik Atatürkçülük” ölmüştür… Aydınların imam hatip okulları konusundaki endişeleri yersizdir. İran ve Arap parası ile desteklenen köktendincilik, Türkiye için ciddi bir tehlike değildir…
Atatürk’e “deccal” diyen Said – i Nursi ve Nurcular ilericidir… Nakşibendiler geriye dönük değillerdir; Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile bağlantıyı sağlayabilirler…
Varan iki:
Samuel Huntington gibi “bazı” ABD’li yazarlar, Kemalizme karşı “ılımlı İslam”a sahip çıkıyorlar. Türkiye’nin batı ile bütünleşmesini istemiyorlar. Türkiye’nin “yeni dünya düzeni” içindeki yerinin “ılımlı İslam” olması gerektiğini düşünüyorlar. Batının çıkarının bunu gerektirdiğini savunuyorlar…
Varan üç:
CIA Türkiye ve Ortadoğu masa şeflerinden Graham Fuller de, üç yıl önce bir Türkiye raporu hazırlıyor… Ve özellikle “Kürt sorunu”na elatıyor:
Irak’ın “üniter” yapısını koruması ABD çıkarlarına uygun değildir. Türkiye Kürtlere özerklik verirse, Kuzey Irak’taki Kürtlerle bir bütünleşme gerçekleşebilir. En kötü şey, Türkiye’nin Irak’a yakınlaşmasıdır.
Şimdi gelelim sorunun yanıtına: ABD “servis”leri Atatürk’e niçin düşman?
Bunun dört temel nedeni var.
Birincisi…
Laik – demokratik Kemalist model, “ihraç” etmeye elverişli değildir. Türkiye’nin toplumsal kültürel altyapısına sahip bulunmayan İslam ülkeleri bu modeli uygulayamazlar. “Ilımlı İslam” ile bütünleşmiş, yarı çağdaş bir Türkiye, ABD çıkarlarına daha uygundur!
Üstelik, petrol zengini Ortadoğu ülkelerindeki çağdışı rejimlerin varlığını koruması açısından, Kemalist model tehlikeli bir örnektir. Bu rejimlerin varlığı, Amerikan çıkarlarının güvencesindedir!
İkincisi…
Kemalizmin temelinde ulusal birlik ve tam bağımsızlık ilkeleri vardır. Bu ise, ABD’nin vegenel olarak batının çıkarlarına terstir. Türkiye ne yıkılmalı, ama ne de bağımsız hareket edebilecek kadar güçlenmelidir. Türkiye Ortadoğuda büyük bir güç olmamalıdır!
Üçüncüsü…
Türkiye’nin Kürtlere özerklik vermesi giderek federasyonu peşinden getirir. Bir adım sonrası ise, komşu devletlerin de parçalanması ile, “bağımsız” bir Kürt devletinin oluşturulmasıdır. Her zaman ABD’ye muhtaç böyle bir devlet… Amerikan çıkarları için en iyi çözümdür. Ama bu formülün uygulanabilmesi için ilk koşul, Türkiye’de Atatürk’ün ve ilkelerinin yıkılmasıdır!
Dördüncüsü…
Yeni dünya düzeninde, uluslararası sermayenin karşısında kalan tek engel “ulusal devlet”tir. Türkiye’de Atatürk yıkılmadan ulusal devletin yıkılamayacağı ise bir gerçektir!
1994 Arallığında, Yeni Demokrasi Hareketi kurulurken çıkan bir yazım şöyle noktalanıyordu:
“Özal – 12 Eylül sayesinde – boşaltılmış bir meydanda işe başlamıştı… ‘Dört eğilimi’ birleştirip, ABD’nin çizdiği yolda kararlılıkla yürüdü. Ama bugün artık ne dünya o günün dünyası, ne de Türkiye o günün Türkiyesi… Özal öldü, yaşasın Boyner!.. Doğru isim, yanlış zaman… Ve tarihi, isimler değil ‘zaman’lar belirler!..”
Suç, bir buçuk yılda tükenen Boyner’de değil, “zaman”da!
Ve zamanlar hep Atatürk’ü haklı çıkarıyor!

Ahmet Taner KIŞLALI – Bir Türkün Ölümü, s.54-56., Ümit Yayıncılık, 1997. (Cumhuriyet, Haziran 1996)

15 Mayıs 2011 Pazar

Neden Kemalist’iz - Ahmet Taner Kışlalı

Neden Kemalist’iz
Atatürkçülük yerine “Kemalizm” sözcüğünü kullananlar artıyor.
Aslında aralarında bir ayrım olmaması gerekir. Ama ben Kemalizm demeyi niçin tercih ettiğimi her fırsatta açıklıyorum.
Birinci neden, Kemalizm’in – tıpkı Leninizm gibi – evrensel bir kavram olması… İkinci neden, Atatürkçülük sözcüğünü, Marmaris’teki adam ve arkadaşlarının yıpratmış olması…
Önümde Almanya’dan yollanmış iki bildiri duruyor. Birincisini Sosyal demokrat Halk Dernekleri Federasyonu, ötekisini de Türkiye Sosyal demokratları Derneği yollamış… İkisinin de başlığı aynı:
“Neden Kemalist’iz?”
10 Kasım 1995 günü, Hürriyet gazetesinde “Gerdan Atatürkçülüğü” diye bir yazı çıkmıştı:
Yazarın, bindiği uçaktaki dört hostesten ikisinin yakasında Atatürk rozeti bulunmaktan rahatsız olduğu anlaşılıyordu. Bundan “Gerdan Atatürkçülüğü”nün “avamlaştığı” sonucunu çıkarmıştı… Kendisi de “açık kart” oynadığını ve “Atatürkçü veya Kemalist olmadığını” açıklıyordu.
Çok hızlı, yetenekleri ve birikimi de çok sınırlı bir “numaracı Cumhuriyetici”nin, “Kemalist olmadığı” gibi müthiş bir açıklama (!) yapması, Aziz Nesin’in bile düş gücünü aşan bir olaydı. Nedense güldürü ustaları – kıskançlıktan olacak – “es” geçtiler. Ben de güldüm geçtim.
Ama yazıdaki ilkelliğe yönelik – yurtiçi ve yurtdışı – tepkilerden, benim telefonum, faksım ve posta kutum da “fazlasıyla” payını aldı.. Ve o yazı – PTT’nin yanı sıra – en çok da Atatürk rozeti satanlara yaradı.
Her geçen gün, THY çalışanlarının daha çoğunun yakasında Atatürk rozeti görüyorum!
Makedon, Hırvat, Bulgar, Rus, Alman, Yunan, İngiliz ve Romen bilim adamlarının oluşturduğu bir “Balkan Bilim Derneği” var. Birkaç ay önce yapılan genel kurulunu, Bulgar başkan şu sözlerle açmıştı:
“Atatürk’ü 20. yüzyılın en büyük dahisi kabul ediyoruz!.. Amacımız, Atatürk’ü hem kendi ülkelerimizde hem de bütün dünyada tanıtmaktır.”
Dernek, “Atatürk’ü Düşümde Gördüm” isimli bir film yaptıracaktı. “Atatürk ve Balkanlar” kitabı hazırlanıyordu. Harf devriminin 70. yılının, 1998′de bütün dünyada kutlanması sağlanacaktı. Balkan ülkelerinde “Atatürk’ü Nasıl Tanıyorsunuz?” konulu yarışmalar düzenlenecekti… Ve çeşitli Avrupa ülkelerinde şubeleri olan bir Atatürk Üniversite kurulacaktı…
Bir “32. Gün” izlencesinde, Vietnam’da bir ilkokul gösterilmişti. Karatahtada “Atatürk” yazılı idi. Ho Şi Min’in çocukları, Mustafa Kemal’in devrimini öğreniyorlardı… Ve son haber:
Kırgızistan’da Başbakan Yardımcısı Prof. Osmanakun İbraimov yönetiminde “Uluslararası Atatürk Araştırma Vakfı” kuruldu. Azerbaycan’da – Bakü ve Nahcivan’da – bir “Atatürk Araştırmalar Vakfı” kurulması hazırlıkları içinde. Özbekistan’ın Stratejik Araştırmalar Vakfı ise, Kemalizm’i öncelikle incelenecek konular arasına aldı.
Kuzey Kıbrıs’ta yapılan ve çok sayıda yabancı bilim adamının katıldığı “3. Uluslararası Atatürk Sempozyumu”nun sonuç bildirisinde şu satırlar bulunuyor:
“Atatürkçülük Türk milleti için bir öze dönüş hareketidir. Atatürkçü düşünce, sadece Atatürk dönemi Türkiye’sinin zorluklarını çözmek ve bütün esir ve mazlum milletlere örnek olmakla kalmayan; akla, bilime ve fenne dayalı bir dünya görüşü olarak, gelecek yüzyıllara ışık tutacak bir sistemdir.”
Bizim niçin Kemalist olduğumuz belli.
Türkiye’de bir din devleti, ya da etnik farklılıklara dayalı bir devlet kurmak peşinde olanların, neden Kemalizm’e karşı oldukları da belli.
İnanca dayalı olduğu ölçüde, her iki tutuma da saygı duymak gerekir… Ama “gerdan”dan yukarıya çıkamayan “yeni mandacılar”a saygı duyabilmek çok zor!..

4 Mayıs 2011 Çarşamba

“Kürt milliyetçileri”ne Yanıtlamaları İçin Bir Dizi Soru' - A. Taner KIŞLALI


 “Kürt milliyetçileri”ne Yanıtlamaları İçin Bir Dizi Soru'
Bir ay kadar önceydi. Genç bir polis yolumu kesti:
- Ben Kürdüm. Ama Kürt olduğum için hiçbir yerde farklı muamele görmedim. Yazdıklarınıza tamamen katılıyorum. Lütfen daha yüksek sesle söyleyin ki; bu bir Kürt sorunu değil, Güneydoğu sorunudur… Türkiye’deki Kürtlerin büyük çoğunluğunun benim gibi düşündüğüne eminim. Bizi ne HEP temsil ediyor, ne de PKK!…
“Siyasal Düşünceler” dersinde Güneydoğu sorununu tartışıyorduk. Tartışmalara hemen hiçbir zaman katılmayan bir kız öğrencim parmağın kaldırdı:
- Ben Kürdüm. Ama olaya bir “Kürt Sorunu” olarak yaklaşılmasından rahatsız oluyorum. Sorunu böyle sunmak, en azından benim gibi milyonlarca Kürde büyük haksızlık. Sadece şiddete değil, o şiddeti haklı göstermek için kullanılan gerekçelerin çoğuna da katılmıyorum.
Genç polisi; beni hararetle kutlamaya iten yazımdaki ana düşünce açıktı: Nasıl ki Dev Sol Türkiye’deki sol hareketi temsil edemez ise, PKK da milyonlarca Kürt kökenli yurttaş adına konuşamazdı!
PKK’yı Türkjiye Kürtlerinin sözcüsü saymak, o kitlenin büyük çoğunluğuna, belki de en büyük kötülüğü yapmak demekti.
* * *
Anayasadaki “Yüce Türk milleti önünde ant içerim ki …” diye başlayan milletvekili andı üzerinde tartışmalar oluyor. Hükümet ortakları bile, “oradaki Türk sözcüğünü kaldıralım mı, kaldırmayalım mı” kavgası içindeler.
Kafatasçılığın sonu yok.
Onu değiştirip “Yüce millet önünde…” deseniz, bu kez de sıraya, “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…” da değişmeli tartışması gelecek.
Kimdir Türk?
Kırgızistan’daki, Özbekistan’daki, Tataristan’daki ya da burnumuzun dibinde Azerbaycan’daki insan mı?
Amerika’da Türk ana-babadan doğmuş, iki cümle Türkçe bilmeyen çocuk mu?
Turgut Reis’in Tunus’ta yaşayan uzak torunu Abdülbekir Dargut mu?
Cezayir Dışişleri’ndeki Demirci soyadlı genel müdür mü?
Çepni, Kınık, Bayındır, Afşar, Alaçeri, Çoğandur, Alpagut ve Cihangirli gibi “Kürtçe” konuşan Türkmen boyları mı?
Eğer ölçüt konuşulan dil ise, Talabani aşiretinin “Türkçe” konuşan bir kolunu nereye koyacağız?
Oğuz Han’ın 24 torunundan birisinin adı Kürt. Şimdi bu “Kürt”, Türk mü yoksa Kürt mü? (”Türk” ve “Kürt” sözcüklerinin çarpıcı benzerliği bir rastlantı mı?)
Alman profesör De Groot, Orhun Anıtları’nda kullanılıp bugün Anadolu Türkçesi’nde kullanılmayan, ama Kürtçe’de kullanılan tam 532 sözcük saptamış.
Kürtçe TV ve eğitim isteyenler, bu “casus” ya da “hain” 532 sözcüğü ne yapmayı düşünüyorlar?
Yenisey Anıtları’nda, Uygur hakanının “Ey Kürt Beyleri” diye bir seslenişi var. Türk ile Kürdü duyarlı terazinin iki kefesine paylaştırmak merakındakilerin başına alın bir bela daha!…
* * *
Evet, kimdir Türk?
Türk olmanın ölçütü nedir?
11. yy. ile 13. yy. arasında Anadolu’ya gelen Türklerin sayısı 800 bin ile 1 milyon 300 bin arasında. Ama o sırada Anadolu’da yaşayan insanlar bunun tam on katı.
Türkler o insanlarla yalnız kan olarak değil, kültür olarak da karışmışlar. “Türk ulusu” dediğimiz şey de, ırkın değil, o ortak kültürün biraraya getirdiği toplumun adıdır.
Ege Tıp Fakültesi’nin altı yıl sürdürdüğü araştırmanın, “Anadolu Türk tipi” diye birşeyin olmadığı sonucunu vermesinin hayret edecek ne yanı var?
Kırgız da, Kazak da, Azeri de “soydaş” tır, ama bu ulusun bir parçası değildir.
Tıpkı Cezayirli ile ‘Iraklı’nın soydaş olmalarına karşın, aynı ulustan olmamaları gibi… Tıpkı Tuareg ve Berberi’lerin de, Arap olmalarına karşın, Magrip uluslarının bir parçası olmaları gibi…
İnsanları ne olduklarından çok, kendilerini ne hissettikleri önemlidir.
Özbek mi daha “biz”dendir, yoksa Güneydoğu’nun Türkçe bile bilmeyen köylü kadını mı? İstanbullu bir Ermeni’ye, Anadolu insanı mı daha yakındır, Ermenistan’daki soydaşı mı?
Tekirdağlı Yahudi, Amerika’da Türk ana-babadan doğan çocuktan daha “Türk” değil midir?
Buyurun! “Kürt milliyetçileri”ne yanıtlamaları için bir dizi soru…

Tanrı'yı kim kullanır ? - Ahmet Taner Kışlalı

Tanrı'yı kim kullanır ?

Giordano Bruno ne güzel söylemiş:
''Kötüler Tanrı'yı, Tanrı ise iyileri kullanır!..''
Tanrı peygamberleri kullanmış. Bilge kişileri kullanmış. Atatürk ve benzeri devrimcileri kullanmış...
Ya Tanrı'yı kimler kullanmış?
Gerilere gitmeye ne hacet!.. Ne demiş Türkiye'deki Nurcuların önderi Mehmet Kutlular :
''- 28 Şubat sürecinin planları Gölcük'teki Deniz Kuvvetleri'nde yapıldı. Depremin üssü de orası. Depremin olmasında başörtülü öğrencilerin okullara alınmaması da rol oynadı...''
Hem de bunları camide, Said-i Nursi için düzenlenen mevlitte söylemiş.
***
Türkiye'deki Nurcuların aslında iki önderi var. Birisi Mehmet Kutlular, ötekisi ise Fethullah Gülen .
Said-i Nursi Atatürk'ü ''deccal'' ilan etmiş. Cumhuriyete karşı savaş vermiş.
Ama ilkin Demokrat Parti'yi yönetenlerden, arkasından da Sayın Demirel 'den büyük saygı görmüş. ''İade-i itibar'' ı sağlanmış.
Derken sahneye Prof. Şerif Mardin gibi, özellikle Amerikalılar nezdinde büyük saygınlığı olan bilim adamları çıkmışlar. Said-i Nursi'yi peygamberlik düzeyine çıkaran, mucizeler yarattığını öne süren, ''Anadolu aydınlanmasının öncüsü'' gibi gösteren, övücü kaynakları alıp karşıt
kaynaklara sırt çeviren, çok ''bilimsel'' (!) incelemeler döktürmüşler.
Ardından, Sayın Mardin'in Türkiye Bilimler Akademisi'ne üye yapılması için baskılar başlamış. İç ve ''dış'' baskılar... Özellikle de basındaki bazı numaracı cumhuriyetçiler tarafından desteklenen ve körüklenen baskılar.
Ve bu arada Fethullah Hoca almış başını gitmiş.
Işık evleri.. Öğrenci yurtları.. Özel okullar.. Devletin köşe başlarına kadar uzanan bir
imparatorluk.. Devletin okullarına devletçe ''tavsiye'' edilen cumhuriyet ve çağ karşıtı kitaplar.
Papa ile sağlanan görüşme.. Devletin dış temsilcilerince havaalanlarında karşılanmalar.. Elçiliklerde konuk edilmeler.
Niçin?
''Ilımlı İslam'' olduğu için. Müslümanları ''cumhuriyet ile barıştıracağı'' için!
***
Bir yanda Mehmet Kutlular.
17 yaşındaki kızı dört yıl önce eroinden ölmüş. Depremi, ''türban'' ı vesile edip, Tanrı'yı en ilkel bir şekilde kullanmaya çalışıyor.
Öte yanda Fethullah Gülen.
Son yıllarda, kamu önünde ağzından tek bir cumhuriyet karşıtı söz çıkmamış. Devlet büyükleriyle iyi ilişkiler kurmuş. Ordu dışında hemen tüm önemli kurumlarda önemli
''mevziler'' elde etmiş. ABD'nin ''etkin'' desteğini sağlamış.
Görünüşte Atatürk'e ve cumhuriyete saygılı.
Ama tüm eğitim ağı ile, cumhuriyetin temellerini ağır ağır kemiriyor. Amacına ürkütmeden, acıtmadan ulaşma yöntemini seçmiş.
Kutlular ve Gülen.
İkisi de Nurcu.. İnançları ve amaçları aynı, yöntemleri ayrı.
Hangisini seçersiniz?.. Kırk katırı mı, kırk satırı mı?
Hakkındaki bilgilerimiz arttıkça, Sayın Gülen beni korkutuyor. Bay Kutlular'a ise gönülden
teşekkür etmek istiyorum.
En körlerin bile gözünü açmak konusundaki katkıları için!
Tanrı'nın kullandıkları ile Tanrı'yı kullananları daha iyi ayırmamızı kolaylaştırdığı için!

AHMET TANER KIŞLALI 17 EKİM 1999
CUMHURİYET

25 Ekim 2010 Pazartesi

Kemalizm Nedir? A. Taner KIŞLALI

 Kemalizm Nedir?

Kemalizm, tıpkı liberalizm ve sosyalizm gibi, bir devrim ideolojisi olarak doğmuştur. Ama, liberalizm ve sosyalizmden farklı olarak, geri kalmış bir ülkedeki devrim koşullarının gereksinimlerini yansıtmaktadır. Bu nedenle de, Kemalizmi iyi değerlendirebilmek için, geri kalmış ülke devrimlerinin gelişmiş ülke devrimlerinden farkını anlamak gerekir. Fransız Devrimi, evrim sürecinde önlerde yer alan bir toplumda rastlanabilen devrimlerin en ünlü örneğini oluşturur. Koşullar ve toplumdaki güç dengesi değişmiş, ama eski koşullara göre oluşan ve eski güç dengesini yansıtan toplumsal ve özellikle de siyasal kurumlar değişmemekte direnmiş, toplumsal - ekonomik gelişmeyi zorlaştırmaya başlamıştır. Kentsoylular ( burjuvazi ) yeni bir toplumsal sınıfolarak doğmuş, güçlenmiş, ama güçleri ölçüsünde siyasal rejimde etkili olamamışlardır. Bir anlamda toplumun altyapısı değişmiş, ama üstyapı bu değişikliğe uymamıştır. Burada sözkonusu olan, eski kurumları yeni koşullara, yani üstyapıyı altyapıya uydurmaktır; değişen koşullarla, koşulların yarattığı gereksinmeleri karşılaması gereken kurumlar arasındaki çelişkileri gidermektir.

Evrim sürecinde geride kalmış toplumlarda görülen devrimler ise, belirli
tarihsel koşullardan yararlanarak, bu toplumların evrimini hızlandırmak,
bazı evreleri atlatmak amacını taşır. Birinci grup ülkelerdeki devrimciler,
koşulların gereğini yerine getirmek ve gereksinimlerin doğurduğu devrimci
ideolojiyi izlemekle yetinmek durumundadırlar. Toplumun henüz ulaşamadığı
bir aşamaya göre kurumlar oluşturmak, böylece gelişmiş ülkelerle
aralarındaki açığı bir ölçüde olsun kapatmak zorundadırlar. Kendilerinden
çok önce o aşamaya ulaşmış olan toplumların deneyimlerinden ders alabilmek
olanağına sahiptirler. Ama o devrimin doğal taşıyıcısı, itici gücü olan
toplumsal sınıfın bulunmaması nedeniyle de işleri çok daha zordur. Ancak
eski düzenin savunucusu güçlerin - tarihsel nedenlerle - zayıflamış
oldukları bir andan yararlanarak iktidarı ele geçirebilirler. Temel
devrimci gücün yokluğunu ya da zayıflığını ise, ideolojiye büyük ağırlık
vererek ve o ideoloji etrafında iyi örgütlenmiş "bilinçli" bir çekirdek güç
oluşturarak telafi etmeye çalışırlar.
Toplumlardaki güçler dengesinin değişmesine karşın, eski güçler dengesinde
ağır basan güçlerin çıkarlarına ve dünya görüşlerine göre biçimlenmiş olan
kurumların değişmemekte direnmesi, devrimin nesnel ( objektif ) koşullarını
oluşturur. Varolan bu düzeni eleştiren ve yeni bir düzenin ilkelerini
içeren ideoloji ise, devrimin öznel ( subjektif ) koşulu sayılabilir.
Devrimi, bilinçsiz bir ayaklanmadan, kızgınlık birikimlerinin kırıp -
dökmeye dönüşmesinden ayıran ana özellik, sahip olunan "devrimci bilinç",
yani "bilinç" ögesidir.

Evrim sonucu doğan devrimlerde, ideoloji evrime koşut olarak doğar,
devrimci eylem içinde gelişir. Böyle bir devrimde ideolojinin ağırlığı,
nesnel koşulların, çok gerisinde kalır. Oysa geri kalmış ülkelerde nesnel
koşullar yeterinde oluşmamış olduğu için, ideolojinin önemi artar.
İdeoloji, devrimi olanaklı kılan ortamdaki, somut koşullardaki eksikliği
giderme, boşluğu doldurma işlevini üstlenir. Burada ideoloji, yine devrimci
eylem içinde bazı değişikliklere uğramakla birlikte, devrim öncesinde hazır
olarak vardır ve çoğunlukla da, ana çizgileriyle gelişmiş ülkelerden
aktarılmıştır. Amaç zaten o ülkelerin düzeyine daha hızlı bir biçimde
ulaşmak olduğu için, bunu doğal karşılamak gerekir. Devrimci ideoloji,
devrimin öncüsü güçlerin toplumsal özelliklerine göre bazı değişimler
geçirmekle birlikte, ana doğrultuda aynı kalır.
Her devrim belirli toplumsal güçlere dayanarak gerçekleşir. O güçlerin
yeterince gelişmediği ortamlarda ise, devrimci ideolojinin kendisi,
yaratığı bilinç ve kitlesel etkisiyle devrimci bir güç oluşturabilir. Bir
ayaklanmanın, bir hükümet darbesinin, bir bağımsızlık savaşının, tarihi
hızlandırmak amacındaki bir devrime dönüşmesinde, devrimci ideolojinin
etkisi büyüktür. Ama ideolojinin devrimdeki ağırlığının artması ölçüsünde,
o ideolojinin dogmatikleşmesi olasılığı da artar. Çünkü söz konusu
ideoloji, bir anlamda, varolması istenilen, ama henüz varolmayan koşulların
ürünüdür.

Mustafa Kemal, tıpkı Lenin gibi, Birinci Dünya Savaşı'nın ülkesindeki eski
düzenin temsilcilerini maddi ve manevi açıdan yıpratmasından yararlanarak,
evrimin henüz zorunlu kılmadığı yeni bir toplumsal - siyasal düzeni
yaratacak süreçleri harekete geçirmiştir. Lenin, Rusya ordusunun perişan
olması sayesinde, küçük ama iyi örgütlü ve bilinçli bir güce dayanarak
siyasal iktidarı ele geçirirken; Mustafa Kemal, ülkesini düşman işgalinden
kurtarmanın kendisine kazandırdığı olağanüstü etkiyi kullanarak devrimi
gerçekleştirmiştir. Lenin'in Rusya'nın koşullarına uydurmaya çalıştığı
marksist ideoloji - yukarıda değindiğimiz nedenden dolayı - dogmalaşırken;
Mustafa Kemal, liberealizm ve sosyalizmden yararlanarak Türkiye'nin
koşullarına göre oluşturmaya çalıştığı devrimci ideolojinin dogmalaşma
olasılığını önlemeye çalışmıştır. İdeolojik kalıplaşmanın hızlı bir değişim
süreciyle bağdaşmayacağını vurgulayarak, bir anlamda "sürekli devrimcilik"
anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğünün tersine,
kemalizmin ideolojisi vardır, ama "öğreti"si ( doktrini ) yoktur.
Kemalizm'in önünde iki aşamalı bir amaç vardı: Bağımsızlık ve çağdaşlaşma.
Bu ereklere ulaşmak için, ideolojinin çerçevesini oluşturan ulusçuluk,
cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri Fransız Devrimi ve dolayısıyla
liberalizmden; devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de
sosyalizmden esinlendi.

Ulusçuluk
Kemalizm içinde "milliyetçilik", bir yandan ulusal bağımsızlığın
sağlanması, öte yandan da çağdaşlaşma gereksinimlerini karşılamaya yönelik
ideolojik bir öge oluşturuyordu. Çağdaş bir toplum olmak için önce ulus
olmak, uluslaşma aşamasından geçmiş olmak gerekiyordu. Uluslaşma aşaması,
çağdaş toplumun temel özelliklerinden olan demokratikliği sağlayabilmek
için de bir ön koşuldu.
Çeşitli kaynaklardan beslenen gecikmiş Türk milliyetçilik akımının bir
düşünce sistemi içine oturtan kişi Ziya Gökalp olmuştu. Bir yandan ulusal
bağımsızlığı sağlamak, öte yandan çağdaş anlamda bir ulus yaratmak ereğine
yönelen Mustafa Kemal, elbette ki bu birikimden yararlanmıştır. Ama, aynı
zamanda, eylem içinde onu aşmış, kendi damgasını taşıyan bir milliyetçilik
anlayışına ulaşmıştır. Bu, sınırlar ötesi hedefler gözetmeyen, ırkçı
olmayan, çoğulcu bir millyetçiliktir.
Atatürk, tüm sömürge durumundaki ülkelerin, kendi deyimiyle "mazlum
milletler"in birer birer bağımsızlıklarını kazanacağını çok önceden
söylemiş, ulusal kurtuluş savaşının başarısı ile de onlara cesaret
vermiştir. Emperyalist devletlere karşı kazanılan bu ilk kurtuluş savaşı,
giderek evrensel bir model oluşturmuştur. Kemalist milliyetçilik
anlayışının dışa yönelik hedefi, "çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara
sahip bir üyesi olmak"tır. Sadece siyasal bağımsızlıkla yetinmeyen,
ekonomik bağımsızlığı da içeren bir "tam bağımsızlık", bu hedefin ayrılmaz
bir parçasıdır.

Kemalist milliyetçiliğin içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus
yaratmaktır. Bu ulus, ne "ırkçı" ne de "ümmetçi" bir anlayışı
yansıtmaktadır. Atatürk'e göre ulus, ne din ne de ırk temeline dayanır;
ulusu yaratan temel öge, ortak tarih, o ortak tarihin ürünü ortak dil ve
sonuç olarak ortak kültürdür. Atatürk ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde
yaptığı bir onuşmada, Türk, Kürt, Laz, Çerkes birlikte bir bütün
oluşturduğunu vurgulamış, Kurtuluş Savaşı sırasında hep "Türkiye Milleti"
deyimini kullanmıştır. Daha sonraları karmaşık bir etnik yapıdan kendine
güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba gösterdiğinde de, örneğin "Ne
mutlu Türk olana" dememiş, "Ne mutlu Türk'üm diyene" demiştir. O'nun için
"Türk", Anadolu toprakları üzerinde "kederde, kıvançta" dayanışma içinde
olan insanların adıdır. Orta Asya'daki Türk o milliyetçilik çerçevesinde
yer almazken, Anadolu'nun tüm insanları, etnik kökenine bakılmaksızın
ulusun bir parçası sayılmaktadır. Atatürk "Medeni Bilgiler" kitabında şöyle
demiştir: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti
denir." 1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de, "ulus, dil, kültür ve
ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve
sosyal bir bütündür."

Atatürk, ulus kavramından din ögesinin dışlanmasını, dinin ulus dışında ayı
bir olgu olarak değerlendirilmesini ise şöyle savunmuştur: "Türkler islam
dinini kabul etmeden de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra,
bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin
Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesin etmedi. Bilakis, Türk
milletinin milli bağlarını gevşeti; mili heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii
idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin amacı, bütün milliyetlerin üzerinde,
hepsini kapsayan bir ümmet siyaseti idi."
Milliyetçilik, aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan
insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir
ideolojidir. Toplum içindeki çıkar çatışmalarına alet edildiğinde tutucu,
toplumun dışa karşı ortak yararlarını savunmak için kullanıldığında
ilericidir. Başka bir deyişle, toplumdaki bir kesimin başka bir kesimi
sömürmesini gözden saklamak amacıyla kullanıldığında tutucudur; ama o
toplumun başka toplumlar veya başka toplumların içindeki bir kesim
tarafından sömürülmesine karşı başvurulduğunda ilericidir.
İleri milliyetçilik insancıldır; insanlara acı vermeye değil, onların
acılarını dindirmeye yöneliktir. İlerici milliyetçilikte, insanları
egemenlik altına almak değil, onları egemenlikten kurtarmak amacı vardır.
İlerici milliyetçilik, bütün insanların özgürlüğünü ve tüm toplumların
eşitliğini savunur. İlerici milliyetçilik, bölücü değil, birleştiricidir.
İlerici milliyetçilik, savaşçı değil barışçıdır; savaşı ancak gerektiğinde,
yukarıdaki amaçlar uğruna kabul eder. İşte ilerci milliyetçilik, kemalist
milliyetçiliktir. Bu nitelikleriyle de, çağdaş, evrensel ve kalıcıdır.

Cumhuriyetçilik
Kemalizmin ilkelerinden "Cumhuriyetçilik", bir anlamda milliyetçiliğin
doğal sonucu gibi görülebilir. Eğer egemenlik ulusa ait ise, ülkenin kimler
tarafından hangi kurallara göre yönetileceği de ulus tarafıdan belirlenecek
demektir. Kemalist ideoloji içinde cumhuriyetçilik, giderek "demokrasi" ile
bütünleşmekte, eşanlamlı hale gelmektedir. Cumhuriyetçilik aynı zamanda,
siyasal iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkması, laikleşmesi, siyasal
rejimin çağdaşlaşması demektir. Bu ilke, iktidarın dinsel kökenli olmaktan
çıkmasıyla laiklik ilkesiyle, meşruluğun temelini halk desteğinin
oluşturmasıyla da, halkçılık ilkesiyle yakından ilgilidir.
Mustafa Kemal'e göre, "Yeni Türkiye Devleti" bir halk devleti idi. Oysa
geçmişteki devlet, bir "kişi devleti" idi, kişilerin devleti idi.
Cumhuriyet rejiminden ne anladığını ise şöyle açıklıyordu: "Cumhuriyet
rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti
kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası
geldikçe uygulamaya koymalıdır. ... Milli egemenlik esasına dayanan
memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir. Türkiye
Cumhuriyeti'nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe
yoktur." Suna Killi'nin de altını çizdiği gibi, kemalist cumhuriyetçilik
anlayışı ulusçu, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcuydu.
Cumhuriyet ile demokrasiyi ayrı düşünmeyen Atatürk, 1930'lar Avrupası'nda
neredeyse yaygın olarak görülen baskıcı rejimlerin hepsini de
eleştirmiştir. Faşist, komünist ya da mesleklerin temsiline dayalı
koperatif sistemlerin Türkiye açısından özenilir olmadıklarını
vurgulamıştır. Oysa o dönemde etrafındaki birçok kişi, özellikle faşist -
nazist modelden etkilenmişlerdi.

Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın bile oldukça demokratik bir mecliste
tartışılarak, zaman zaman sert biçimde eleştirilerek, denetlenerek
yürütülmüş olması son derece önemli ve anlamlıdır. Mustafa Kemal bu tercihi
yaparken, elbette ki harekete içte ve dışta belirli bir meşruluk
kazandırmak amacıyla da hareket etmişti. Ama Kurtuluş Savaşı sonrasında
izlediği yol da, demokrasinin O'nun açısından bir temel tercih sorunu
olduğunu ortaya koyuyordu. Devrimin tehlikeye düşmesi nedeniyle zaman zaman
sert önlemlere başvurmak zorunda kaldığı zaman bunu doğal saymıyor: "Onlar
ancak başka önlemlerle önüne geçilemeyecek büyük tehlikeler karşısında
kalındığı zaman, zorunlu olarak onaylanır" diyordu.
"Hiçbir totaliter rejim tasavvur edemeyiz ki, bir muhalefet yaratmak
amacıyla kendiliğinden bir teşebbüste bulunsun" görüşünü savunan Ergun
Özbudun'a katılmamak olanaksız. Serbest Fırka'nın kurulması aşamasında
Atatürk'ün Fethi Bey'e yazdığı mektuplarda şu satırlar vardı: "Büyük Millet
Meclisi'nde ve millet önünde işlerin serbest olarak münakaşası ve iyi niyet
sahibi zatların ve fırkaların düşüncelerini ortaya koyarak milletin yüksek
menfaatlerini aramaları benim gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum
bir sistemdir." Kendi partisi içinde en sert muhalefete bile hoşgörü
gösteren Atatürk, özgürlüklerin temel olduğu bir demokrasi anlayışına
sahipti. Özgürlük anlayışı ise, sadece başkasına zarar vermemek anlamında
bir "negatif özgürlük" anlayışıyla da sınırlı değildi. İnsanın kendi
yeteneklerini geliştirmesi anlamındaki bir çağdaş özgülük anlayışını daha
1930'larda savunmaktaydı.

Atatürk'ün yaptığı ve yapmaya özen göstediği bazı şeyler var ki, günümüzün
"katılımcı" demokrasi anlayışını daha o zamanlar, sezgileriyle
benimsediğini düşündürmektedir. ( Bu açıdan, örneğin 12 Eylül Anayasası'nın
demokrasi anlayışından çok daha ileridir: Dünya'da ilk kez bir bayram
çocuklara armağan edilmiş ve o vesile ile onlara, ülkenin gelecekteki
sahipleri oldukları bilinci aşılanmaya çalışılmıştır. 23 Nisan günleri
çocukların, kentlerdeki önemli kamu görevlilerinin makamlarına
oturmalarının, onların görevlerini geçici olarak devralmış gibi
davranmalarının, bir oyun havasının ötesinde anlamlı olduğu açıktır. Belki
yine ilk kez, bir önder, devrimini gençlere emanet etmiş ve onlardan,
gerektiğinde ülkede siyasal iktidara sahip olanlara karşı çıkmalarını
istemiş, 1924'te seçmen yaşını 18'e indirmiştir. Daha o yönde hiçbir istek,
hiçbir gereksinme yokken, Türk kadınına siyasal hak ve özgürlüklerini -
demokrasinin anayurdu sayılan bazı batı ülkelerinden önce - veren, kadının
siyasal yaşamda ağırlık kazanmasına çaba gösteren de Atatürk'tür.
Atatürk bununla da yetinmemiş, gerçekleştirdiği büyük "kültür devrimi"
açısından önem taşıyan kurumların bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip
olmalarına özen göstermiştir. Herşeyin devlet içinde ve "devlet için"
olduğu faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil ve Tarih Kurumları
siyasal iktidardan bağımsız birer dernek olarak kurulmuş ve yaşamlarını
sürdürmüşlerdir. Atatürk onların parasal bağımsızlığını sağlayabilmek için,
kendi mal varlığını sürekli bir destek olarak kullanmaktan çekinmemiştir.
Yurdu bir kültür ağı gibi saran 404 "Halkevi" ile dört bin kadar
"Halkodası" da, kâğıt üzerinde tek partiye bağlı olmakla birlikte, büyük
ölçüde bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip kılınmışlardır. Bunlar,
"kitle örgütleri"nin kötü gözle görüldükleri 1980'lerin Türkiye'sinden
yarım yüzyıl önceki Kemalist ideolojiyi yansıtan somut örneklerdir.
Mustafa Kemal, demokarasinin herşeyden önce bir özgürlük sorunu olduğuna
inanıyor ve şöyle diyordu: "İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve
ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi
değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat
vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz
demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki
muhakemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi Fransa
ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile
gelişmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve
ihtiyacına göre ( ... ) yapar. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik şekline
dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit
özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan
özgürlüğü güven altında bulunmalıdır."

Halkçılık
Mustafa Kemal'in demokrasi anlayışı, Kemalizm'in en önemli ilkelerinden
olan "halkçılık"tan da soyutlanamaz. Atatürk başlangıçta halkçılığı şu
şekilde tanımlıyordu: "Bugünkü varlığımızın asıl niteliği milletin genel
eğilimlerini isbat etmiştir. O da halkçılıktır, halk hükümetidir,
hükümetlerin halkın eline geçmesidir." Ama zamanla bu ilkenin de içeriği
gelişti ve Halk Partisi'nin programlarında üç ögeyi içermeye başladı:
Siyasal demokrasi, yasalar önünde eşitlik, sınıf çatışmalarının kabul
edilmemesi ve toplumun dayanışma içerisinde gelişmesi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde girişilen reformlar hep devleti
kurtarmak amacına dönüktü. Oysa Mustafa Kemal, halka güç kazandırmadan,
halka dayanıp onun yaratıcı gücünden yararlanmadan çağdaş bir topluma
ulaşılamayacağının bilinciydeydi. 1922'de Meclis kürsüsünden şunları
söylüyordu: "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan
köylüdür... Diyebilirim ki, bugünkü yıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu
gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Gerçekten, yediyüz yıldan beri
dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini
topraklarında bıraktığımız ve yediyüz yıldan beri emeklerini ellerinden
alıp savurduğumuz ve buna karşılık her zaman aşağılama ve alçaltma ile
karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik,
küstahlık, zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin
önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım."
Mustafa Kemal, yüne Kurtuluş Savaşı yıllarında Meclis önünde yaptığı bir
konuşmada, halkçılığın toplumsal - ekonomik içeriğini şöyle açıklıyordu:
"Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman, biz yaşamını, bağımsızlığını
kurtarmak için çalışan kimseleriz, zavallı bir halkız! Kendimizi bilelim.
Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya zorunlu olan bir halkız!
Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmakla
bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmak ve yaşamını çalışmaktan uzak
geçirmek isteyen kişilerin bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur. O halde
söyleyiniz baylar! Halkçılık toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayatmak
isteyen bir toplumsal uğraştır."

Kemalizm, şekilciliğe karşı bir ideolojidir. Halkçılık ilkesinden hareketle
yapılan birçok reform, Osmanlı geleneğinin ürünü olan seçkin - halk
ikilemini aşmaya yöneliktir. Bu amaçla girişilen en önemli atılımlardan
birisi, "Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak" amacıyla
gerçekleştirilen "dil devrimi", yani dilde arılaştırma çabalarıdır. Sadece
seçkinlerin anladığı Arapça - Farsça yüklü Osmanlıca terkedilmiş, türetme
ile zenginleştirilmiş Türkçe yazın ve bilim dili olmaya başlamıştır.
Aslında öğrenilmesi güç olan eski yazının yerine latin alfabesinin kabulü,
halkın eğitimini kolaylaştırmak amacını da taşımıştır.
Kemalist halkçılık, "ayrıcalıksız, sınıfsız" bir toplum öngörüyrodu. Fakat
bu toplumsal sınıfları kaldırmayı amaçlayan marksist anlayışı
yansıtmıyordu. Kurtulış Savaşı Türkiye'sinde marksist anlamda bir "egemen
sınıf" ve işçi sınıfı bulunmadığı varsayımından hareket etmekteydi. Öyleyse
varolmayan bir sınıf çatışması ve ayrıcalıklı toplum kesimleri
yaratılmamalıydı. Ekonomik gelişmeyi sağlamak için toplumdaki tüm olanaklar
değerlendirilmeye çalışılırken bu beklentiye ters düşen bir durumun
doğması, Kemalizmin, Suna Kili'nin vurgulamaya özen gösterdiği bir temel
özelliğin gözden kaçmasına neden olmamalıdır: "Atatürkçülük, herhangi bir
sınıfın egemenliğini reddeden, ılımlı toplumculuğu öngören, her türlü
sömürüye karşı bir dünya görüşüdür. Atatürkçü halkçılık, yönetimde,
siyasada, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus olanaklarının
kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar."
"Peki halk nedir?" sorusunun yanıtını ise biz verelim: Halk, ayrıcalıklara
sahip bulunmayan toplum kesimlerinin toplamıdır!

Devrimcilik
Kemalist "devrimcilik" ilkesi, halkçılıkla ve hatta demokrasi anlayışı ile
iç içe bir anlam taşır. Mustafa Kemal'in 1923'te Konya'daki bir
konuşmasında yer alan şu cümleler, O'nun nasıl bir devrimcilik anlayışından
hareket ettiğini, hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek kadar açık bir
biçimde sergilemektedir: "Bozuk zihniyetli milletlerde büyük çoğunluk başka
hedefe, aydın denen sınıf başka zihniyete sahiptir. Aydın sınıf telkinle,
aydınlatma ile büyük çoğunluğu kendi amacına göre ikna etmeyi
başaramayınca, başka yollara başvurur. Halka zorbalık etmeye başlar.
Başarıya ulaşmak için, aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında
tabii bir uyum olması gerekir. Yani aydın sınıfın halka telkin edeceği
ilkeler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Bu halk bir defa
karşısındakinin samimiyetle kendilerine yardımcı olduklarına inanırsa her
türlü hareketi derhal kabule hazırdır. Bunun için gençlerin herşeyden evvel
millete güven vermesi gereklidir."
Bu, seçkinciliği açıklıkla yadsıyan, halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla
demokratik yöntemlere büyük önem veren bir devrimcilik anlayışıdır.
Kemalist devrimcilik anlayışının iki yanı bulunduğunu söyleyebiliriz.
Birinci yanı eski düzenin geçerliğini yitirmiş kurumlarını yıkıp, yerlerine
çağın gereksinmelerini karşılayacak kurumları koymakla ilgilidir. Ama
devamı: FORUM SUPERMEYDAN http://www.supermeydan.net/forum/forum325/thread5647.html
Kemalizm bununla yetinmemekte, devrimciliği aynı zamanda sürekli olarak
yeniliklere, değişmelere açıklık biçiminde anlamakta ve kalıplaşmaya karşı
çıkmaktadır.

Atatürk, devrimcilik ilkesinin birinci ögesini şöyle tanımlıyordu: "Devrim,
Türk milletini son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak
yerlerine, ulusun en yüksek medeni gereklere göre ilerlemesini temin edecek
yeni kurumları koymuş olmaktır." Atatürk, yaptığı devrimin ülkeye
kazandırdıklarının korunmasını elbette ki devrimcilik ilkesinin bir gereği
sayıyordu. Ama O'nun açısından sorun o noktada bitmiyordu. Koşulların
değişeceğinin, değişen koşulların yeni kurumları, yeni atılımları
gerektireceğinin bilinciydeydi. Bu nedenledir ki, Kemalist ideolojinin
kalıplaşmasına, bir anlamda devrimin dondurulmasına karşıydı. Koşullara
koşut olarak sadece kurumların değil, düşüncelerin de değişmesinin
gerekliliğini biliyordu. İşte bu nedenledir ki, Kemalizm'in devrimcilik
ilkesi, aynı zamanda bir "sürekli devrimcilik" anlayışını da
yansıtmaktadır.

En ilerici kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin
"bekçiliği" ile yetinenler, değişen koşulların gerisinde kalmaktan,
tutuculaşmaktan kurtulamazlar. Kemalizmin bu sürekli devrimcilik anlayışını
benimsemeden, sadece Mustafa Kemal'in sağlığında gerçekleştirdiklerinin
bekçiliği ile yetinenleri "Kemalist" ya da Atatürkçü saymak
olanaksızdır.Suna Kili, "Devrimcilik kalıplaşmayı, durağanlığı,
köhneleşmeyi, işlevini kaybetmeyi, çağın, toplumun gerisinde kalmayı
önlemek, dinamik bir devrimin anlayışını sağlamak ve sürdürmek için
konmuştur." derken haklıdır. Emre Kongar da, aynı gerçeği şöyle ifade
etmektedir: "İkinci anlamda devrimcilik, Türk Devrimini, temel ilkeleri
yönünde götürme görevini içeriyordu. Yalnız mevcudun ve gerçekleştirilenin
korunması ile yetinilmeyecek, Türk Devrimi, zamanın gereklerine ve çağdaş
gelişmelere göre, temelinde yatan ilkeler doğrultusunda daha da ileriye
götürülecekti."


Devletçilik
Kemalizmin "devletçilik" ilkesini de, halkçılık ilkesi ile bağlantılı
olarak değerlendirmek gerekir. Yoksul, yüzyıllardır ihmal edilmiş olan halk
nasıl kalkınacak ve hakettiği çağdaş yaşam düzeyine ulaşacaktır? Batı'nın
gelişmiş toplumlarının nasıl bir yoldan geçerek o noktaya geldikleri
biliniyordu. Bir yandan kendi halklarını, öte yandan geri kalmış ülke
halklarını sömürerek bir sermaye birikimi oluşturmuşlardı. Türkiye'nin
kendisi geri kalmış bir ülkeydi. Halkın sırtından bir sermaye birikimi
oluşturulmasına, onun birkaç kuşak daha yoksul tutulması pahasına bir
kalkınmaya ise "halkçılık" anlayışı karşıydı.
1923 - 1930 arasında, kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel
girişimlerden beklendi. Ama bu işlevi yerine getirmeye özel kişilerin ne
yeterli parası, ne yeterli deneyimi, ne de yeterli teknolojik birikimi
vardı. Dünya'yı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise, liberal ekonomi
politikalarının tam bir başarısızlığını vurguluyordu. Kemalizm, ülkeyi
kalkındırmak, halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için "devletçilik"
ilkesini benimsedi. Böylece hem üretim arttırılacak, sanayi
gerçekleştirilecek, hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü
kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı.
Kemalist tek partinin programında 1935 yılında yapılan düzeltmelerden
sonra, devletçilik ilkesi şöyle tanımlanıyordu: "Özel çalışma ve faaliyeti
esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve
memleketi gelişmişliğe eriştirmek için, milletin genel ve yüksek
yararlarının gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi alanda devleti fiilen
ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır. İktisat işlerinde devletin ilgisi
fiilen yapıcılık olduğu kadar, özel girişimleri teşvik ve yapılanları
düzenleme ve denetlemektir."

Kemalist devletçilik anlayışının, bütün üretim araçlarını devletin elinde
toplamayı öngören marksizm ile kuşkusuz ki hiçbir ilgisi yoktur. Hızlı bir
ekonomik büyümeyi sağlamak için devletin lokomotif görevini üstlenmesi
anl***** geliyordu. Devlet ekonomiye yön verecek, kıt kaynakların akılcı
kullanımını planlayacaktı. Devlet özel girişimcilerin ilgilenmediği,
başarılı olamadığı ya da kamu yararı gördüğü alanlarda yatırım ve
işletmecilik yapacaktı.
Türkiye başlangıç aşamasında devletçiliğin iki büyük yararını gördü: Bir
yanda, özellikle altyapı ve sanayi yatıımları sayesinde oldukça hızlı bir
ekonomik büyüme gerçekleştirilirken; öte yanda, sanayileşmenin devlet
eliyle oluşumu sayesinde, Türk işçisi Batı'daki örnekleri gibi insancıl
olmayan koşullar içinde birkaç kuşağın feda edildiğini görmedi. 1929 - 1939
arasındaki on yılda dünya sanayi üretimi yüzde 19 artarken, Türkiye'de
sanayi üretimi artışı yüzde 96'yı buldu. Sovyetler Birliği ve Japonya
dışında hiçbir ülke, bu alanda Türkiye'den daha hızlı bir büyüme
sağlayamadı. Giderek oluşmaya ve büyümeye başlayan sanayi işçisi sınıfı
nasıl hiçbir mücadele vermeden seçme ve seçilme haklarını elde ettiyse;
yine kan dökülmesine, kuşaklar boyu süren büyük acılar çekilmesine gerek
kalmadan insancıl çalışma koşullarına kavuştu. Kemalist "sürekli"
devrimcilik anlayışını daha sonra sürdürenler, sendikalaşma, grev ve toplu
sözleşme gibi hakları vermek için de işçi sınıfının rejimi zorlamasını
beklemediler. ( Ama uğrunda savaşım vermeden elde edilen hakların yeterince
bilincinde olunamadığını daha sonraki deneyimler göstermiştir. İşçi sınıfı,
ancak elinden alındığı ya da kısıtlandığı zaman, sahibolduğu hakların ve
özgürlüklerin önemini yeterince kavrayabilmiştir. Demokrasinin beşiği
sayılan ülkelerde bile, işçilerin seçme hakları elde etmek için nasıl uzun
ve kanlı savaşımlar verdiği unutulmamalıdır! )


Laiklik
Altı ok ile simgeleştirilen Kemalist ilkeler içerisinde, Atatürk'ün
kuşkusuz ki, en önem verdiği ilkelerin başında "laiklik" geliyordu. Mustafa
Kemal, ülkenin koşullarının daha hiç hazır olmadığı bir aşamada bile, çok
partili düzene geçiş için sakınca görmezken, tek bir koşul ileri sürmüştü:
Laiklikten ödün vermemek! Serbest Fırka'nın önderliğini üstlenecek olan
Fethi Okyar'a yazdığı ve daha önce de sözünü ettiğimiz mektubunda şu
satırlar dikkati çekiyordu: "Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, laiklik
esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima
aradığım ve arayacağım temel budur."
Bir çağdaşlaşma ideolojisi olarak Kemalizm açısından laiklik, demokrasi
anlamındaki cumhuriyetçiliğin de, milliyetçiliğin de, devrimciliğin de, ve
hatta halkçılığın da ön koşulu olduğu için bu ölçüde önem taşımaktadır.
Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce
özgürlüğü, gerçek anlamda bir özgür seçim olmaz. ( Bütün dünyada özgürlük
ve demokrasi rüzgarları eserken, baskı rejimleri birbiri peşisıra
yıkılırken, bundan en az etkilenenin - laikliği kabul edememiş - müslüman
ülkeleri oluşu rastlantı mıdır? ) Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü
laiklik olmayan yerde önem taşıyan öge ulus değil, inananların oluşturduğu
"ümmet"tir. ( Bu anlayış içinde örneğin Arap ve İranlı, müslüman Türk ile
aynı toplumun bir parçası sayılırken, hrıstiyan Türk olan Gagavuzlar (
Gökoğuzlar ), Türkçe konuştukları ve çok daha ortak kültürel özellikler
taşıdıkları halde "yabancı" sayılacaklardır. ) Devrimciliğin ön koşuludur;
çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin va çağın gereklerinin
gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışılması bile genellikle
olanaksızdır. Halkçılığın ön koşuludur; çünkü din temeline dayalı bir
devlette ağırlığı ve önceliği olan halk değil, dinsel seçkinlerdir.
Tarih boyunca hemen tüm devrimciler, din ile değil, ama bir kısım din
adamları ile karşı karşıya gelmişlerdir. Çünkü eski düzenle çıkarları
bütünleşmiş olan bir din adamları kesimi, köklü değişimlere hep karşı
çıkmış, dini bir siyasal amaç için kullanarak kitleleri etkilemeye
çalışmışlardır. Kendilerinin etkisini ve ağırlığını azaltacak her girişimi
de "dinsizlik" olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Sultanın ve
düşmanın çıkarları ile bütünleşerek, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa
Kemal'in idam fermanını çıkaranlar gene bu tür din adamları olmuştur.
Fransa'daki müslümanların manevi önderi Şeyh Abbas, Türk toplumunun
dışından bir gözlemci olarak, bu konuda şöyle diyor: "Osmanlı
İmparatorluğu'nun çöküşünde din adamları çok olumsuz roller oynadılar.
Mustafa Kemal din adamlarının hatalarını ve yarattıkları tehlikeyi anladığı
için devrimine önce onlardan başladı. O din adamlarının cehaletinden
korkmakta, onların ülke için tehlike yarattıklarını düşünmekte haklıydı.
Onun savaş açtığı din adamlarının tanıttıkları, savundukları İslam ile
gerçek İslam arasında dağlar kadar fark vardı. Türklerin babası, dünyaya
hakim bir Osmanlı İmparatorluğu'nu çökmüş, parçalanmış haliyle buldu. Bu
koca imparatorluğun çöküşüne de İslam'ın yanlış tanınması, yanlış
yorumlanması neden olmuştu. Atatürk cehalete karşı savaştı, İslam'a karşı
değil..."

Atatürk din ile ilgili görüşlerini aslında açık bir biçimde ortaya
koymuştu: "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin dev***** imkan
yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.
Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi
menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete karşıyız ve
buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum
halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve
ettiğimiz bu kimselerdir. Hangi sey ki akla, mantığa, halkın menfaatine
uygundur; biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz
aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din
olmazdı."

Mustafa Kemal, İslam dininin zamanla özünden uzaklaştığını, birçok yabancı
ögenin - yorumlar ve boş inançlar olarak - işin içine girdiğini
düşünüyordu. Çağdaş olmanın inançsızlıkla hiçbir ilgisi bulunmadığı
kanısındaydı, ama bilerek, mantığını kullanarak inanmalıydı. Şöyle diyordu:
"Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe
olmalıdır. Türk Kuran'ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini
anlamıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta ne olduğunu Türk
anlasın."

Müslüman Türk halkı, Kuran'ı kendi dilinden okuyup anlama olanağına ancak
laik cumhuriyet rejimi sayesinde kavuştu. Türkçe Ezan gene aynı ortamda
gerçekleşti; ama çok partili siyasal sisteme geçildikten sonra, tutucu,
Kemalizme karşı güçlere verilen bir ödün olarak ortadan kalktı.
Kemalizm, sırasıyla siyasal sistemi, hukuk sistemini, eğitim sistemini ve
kültürü laikleştirdi. Bir islam ülkesindeki ilk laik devlet böylece doğdu.
Eğer çok sayıdaki müslüman ülke içinde çağdaş demokratik bir hukuk
devletine sahip tek ülke Türkiye ise, bunun laiklikle bağlantısı olmadığını
öne sürmek elbette ki olanaksızdır. Petrol gibi büyük ve kolay gelir
devamı: FORUM SUPERMEYDAN http://www.supermeydan.net/forum/forum325/thread5647.html
kaynaklarına sahip olmadığı halde, Türkiye'nin müslüman ülkeler içinde en
sanayileşmişi, en ileri teknolojiye ve çağdaş ekonomiye sahip bulunanı
oluşu da ayrıca düşündürücüdür!


Yeni İnsan
Geri kalmış ülkelerin genellikle kıt olan kaynakları içinde en bol malzeme
insandır. Üstelik diğer kaynakları harekete geçirebilecek güç de gene o
insan ögesidir. Bu nedenle, geri kalmış ülke devrimleri, her şeyden önce
insanı değiştirmeye, daha etkili daha bilinçli bir "yeni insan" yaratmaya
yönelik, insanın düşünüş ve davranış biçimlerini değiştirmeye yönelik bir
"kültür devrimi" olmak zorundadır. Geri kalmış ülke devrimcileri, bu yeni
insanı yaratabildikleri ölçüde başarıya ulşırlar.
Hiç kuşku yok ki, Mustafa Kemal, tarihin tanıdığı en cüretli, en büyük ve
kapsamlı kültür devriminin baş mimarıdır. Dilde, dinde, hukukta, yazıda,
giyside, eğitimde, tarihte yaptığı reformlar; bazıları bugün biçimsel
görünse bile, inanılmaz boyuttaki bir kültür devriminin, bir bütün içinde
çok anlamlı olan parçalardır. Osmanlı İmparatorluğu içinde dili ve tarihi
unutturulmuş, kendine güvenini yitirmiş bir halktan, çağdaş, başı dik,
kendisiyle gurur duyan bir ulus yaratabilmiş olmanın ne büyük ve zor bir
sonuç olduğunu bugün takdir edebilmek zordur.
Napolyon, "Süngülerle herşey yapılabilir, ama üzerine oturulamaz." diyor.
Bunun sosyolojik anlamı açıktır. Hiçbir toplumsal hareket, dayandığı toplum
kesimlerinin olanaklarını aşamaz. Her önder, ne kadar büyük olursa olsun,
belirli bir toplumsal tabana dayanmak zorundadır ve dayandığı, dayanmak
zorunda kaldığı o toplumsal tabanın gücünü ne ölçüde harekete
geçirebilirse, o ölçüde başarılı sayılır.
Mustafa Kemal'in, birinci hedef olarak ulusal bağımsızlığı sağlayabilmek
için dayanabileceği güçler belliydi: Asker - sivil bürokratlar, ulusal
nitelikli ama oldukça zayıf bir kentsoylu kesimi ve büyük toprak sahipleri.
Bunun dışında güç alabileceği, örneğin bir işçi sınıfı yoktu. Ulusal
bağımsızlık hareketini örgütleyip sonu gelmeyen savaşlardan yorgun düşmüş
Anadolu köylüsünü harekete geçirirken bu sacayağına dayanmak zorundaydı.
Topluma, yirminci yüzyılın sonlarında bile hiçbir İslam ülkesinin ele
almaya cesaret edemediği dönüşümleri kabul ettirebilmekti. Ama örneğin sıra
"toprak reformu"na geldiğinde, başaramadı. Çünkü geçmişte dayanmak zorunda
kaldığı, hareketinin tabanında yer alan güçlerden biri de "toprak ağaları"
idi. Kemalizmin başardıklarını ve başaramadıklarını, 1920'lerin
Türkiyesi'nin toplumsal - ekonomik koşullarını ve içinde bulunduğu dünyanın
özelliklerini gözönüne almadan yapılan bir değerlendirme bilimsel olamaz.
Fransız araştırmacı François Georgeon şunları yazıyor: "Kemalizm, Avrupa
dışında güçlü yankılar uyandırdı. Bugün Üçüncü Dünya adını verdiğimiz,
Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya kadar uzanan alanda, Türkiye'nin 1919'dan
sonraki atılımı ve uygulanan reformlar çoğunlukla tutku dolu bir dikkatle
izlendi. Bağımsızlığı kazanmak, ekonomik - sosyal kalkınmayı sağlamak için
uygulanacak reçetelerle ilgili olarak Kemalizm'den alınacak dersler
araştırıldı."

İran'lı muhaliflerden, Halkın Mücahitleri örgütünün önderi Mesut Racavi ise
bir Türk gazetecisine şöyle diyor: "Ben istemez miyim İran da Türkiye gibi
laik bir müslümanlar ülkesi olsun? Ama benim ülkem sizinkinden yüzyıllarca
geri kaldı. Bize Atatürk gibi bir önder lazımdı, Şah geldi. Siz çok şanslı
bir ülkenin çocuğusunuz.

A. Taner KIŞLALI - Siyasal Çatışma ve Uzlaşma, 1993, S. 120 - 135 (
Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği )