Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2012 Perşembe

Vahdettin Dosyası 2 : Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı

Sinan Meydan

Mevlanzade Rıfat'ın 1929'da "Kurtuluş Savaşı'nı Vahdettin'in başlattığını" ileri sürmesinden sonra "dinci sağ" hemen harekete geçerek "kurmaca bir tarih" yazmaya başlamıştır.
Bu kurmaca tarihe şöyle birkaç örnek vermek mümkündür: Necip Fazıl Kısakürek, "Milli şahlanış hareketinin fikirde yaratıcısı ve bu amaçla Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya
gönderen, doğrudan doğruya Vahdettin'dir..." demiştir.
Nihal Atsız, " (Vahdettin), Osmanlı padişahlarının en talihsizidir. Bu yüzden kendisine hain damgası vurulmuştur. Fakat hain değil, bütün Osmanlı padişahları gibi vatanperverdir..." demiştir.
Kadir Mısıroğlu, "Sultan Vahdettin, ufukta beliren vahim tehlikelere karşı Anadolu'da bir direniş hareketi düşünüp, bunu tepesindeki işgal kuvvetlerine rağmen en dikkatli şekilde planladı. Bu cümleden olarak yaverlerinden Mustafa Kemal Paşa'yı geniş yetki ve imkanlarla donatarak Anadolu'ya gönderdi..." demiştir.
Vahdettin'i aklamaya, hatta "Kurtuluş Savaşı kahramanı" yapmaya yönelik bu iddialar ne kadar gerçeği yansıtmaktadır? Bu soruya cevap vermek için Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı'nın başından sonuna kadar nasıl bir politika izlediğine bakmak gerekecektir.

"Önce ben" diyen bir padişah
I. Dünya Savaşı sonlarına doğru padişah olan Vahdettin, bu savaşa bir an önce son verilmesini istemiştir. Padişah Vahdettin, Osmanlı Devleti'nin, I. Dünya Savaşı'ndan çekilmesini sağlayacak olan Mondros Ateşkes Antlaşması'nı kayınbiraderi Damat Ferit'in imzalamasını istemiştir. Ancak Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, "Bu adam mecnundur! Bu kadar önemli görev kendisine nasıl verilebilir?" diyerek Damat Ferit'in görevlendirilmesine karşı çıkmıştır. Buna rağmen Padişah, "Biz onu idare ederiz!" diyerek kararında ısrar etmiş ve Ahmet İzzet Paşa'nın Damat Ferit'le görüşmesini istemiştir. Bunun üzerine Ahmet İzzet Paşa, Damat Ferit'le Ayan Meclisi'nde bir görüşme yapmıştır:

İngiliz Amirali Sir Somerset
Gough-Calthorpe
"Mütareke konusunda neler yapılabileceğini, karşı karşıya oturup konuştular... Damat Ferit anlattıkça, İzzet Paşa renkten renge giriyor, bir megalomanla karşı karşıya bulunduğunu daha iyi anlıyordu... Üstelik, kafasızdı bu adam!.. Ne devletler arası politikadan, ne siyasetten haberi vardı!
Damat Ferit şunları söylüyordu sadrazama: 'İngiliz Amirali Calthorpe ile görüşeceğim. Eğer devletin kesin ülke bütünlüğünü esas alan bir mütarekeye yanaşmazlarsa, derhal bir savaş gemisi, kruvazör isteyip Londra'ya gideceğim... İngiltere kralına, ben senin baban olan kralın eski dostuyum!
Arzularımın kabulünü senden beklerim, diyerek barış tekliflerimizi kabul ettireceğim!..' Yanıma özel katip olarak da Rum Patrikhanesi katibi Kara Yeodori'yi alacağım...' Sadrazam İzzet Paşa, bu sözler üzerine donmuş kalmıştı... Bu mevkiye gelmiş bu adam nasıl olurdu da, hala devletlerin yüce menfaatlerinde böyle dostlukların sökmeyeceğini bilmezdi? Üstelik, İngiltere kralının babasıyla hiçbir dostluğu filan da yoktu!.. "
Ahmet İzzet Paşa ve birçok bakan, eğer bu görev Damat Ferit'e verilirse istifa edeceklerini belirtmişlerdir.

Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf(Orbay)
Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalayacak heyetin başkanlığına Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf (Orbay) Bey'i atamıştır. Padişah Vahdettin, bu atamayı bazı şartlar ileri sürerek kabul etmiştir. İşte tam da bu noktada Padişah Vahdettin'in tahtını, tacını ve politik geleceğini vatanından üstün tuttuğu anla-sumaktadır. 1918 Kasımı'nda

Padişah Vahdettin'in "önce kendini" düşündüğünün iki önemli kanıtı vardır:
1- Vahdettin, ülkesinin geleceğini ilgilendiren çok önemli bir antlaşmayı imzalayacak heyetin başkanlığına Damat Ferit gibi aklı bir karış havada, ne yaptığını bilmeyen, Ahmet İzzet Paşa'nın deyimiyle "mecnun" birini atamak istemiştir: Vahdettin, bu önemli göreve atadığı kişinin niteliklerine değil, kendisine bağlı olmasına önem vermiştir. Basiretsiz ve niteliksiz bir maceracı olan Damat Ferit, Vahdettin'in ablası Mediha Sultan ile evlidir, dolayısıyla Vahdettin'le akrabadır. O günlerde tahtını kaybetmekten korkan Vahdettin, bu göreve akrabası Damat Ferit'i getirerek bir anlamda kendisini güvenceye almıştır. Fakat kendisini güvenceye alırken ülkesinin geleceğini hiçe saymıştır.
Mondros Ateşkes Antlaşması'yla Osmanlı Devleti, çok ağır şekilde yenildiği I. Dünya Savaşı'ndan çekilecektir. İngiltere, Fransa ve İtalya gibi emperyalist devlerle masa başında bir boğuşma yaşanacağı kesindir. Türkiye'nin geleceği bu antlaşmaya bağlıdır. İşte böyle bir ortamda Padişah Vahdettin'in kafasındaki tek şey, "Diğer yenilen ülkelerde olduğu gibi acaba ben de tacımı ve tahtımı kaybeder miyim?" endişesidir. Bu endişe nedeniyle, sadece kendini düşünerek, bu önemli göreve eniştesi Damat Ferit'i getirmek istemiştir.
2- Vahdettin, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'nın ve diğer bakanların "istifa ederiz!" tehdidi üzerine Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalayacak heyetin başına Bahriye Nazırı Rauf Bey'in atanmasını zoraki kabul etmiştir.

Ancak iki şartı vardır: Bu şartlardan ilki, Vahdettin'in yine vatanından çok kendini düşündüğünü göstermektedir.
1- Hilafetin, saltanatın ve Osmanlı hanedanlığı hukukunun tamamının korunması,
2. Herhangi bir Osmanlı iline özerklik verilirse bunun siyasi değil idari (yönetsel) olmasının istenmesi.
Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya göre Vahdettin'in öne sürdüğü bu şartların antlaşma ile hiçbir ilgisi yoktur. Padişah, savaş yenilgisinin yaratmış olduğu kargaşa içinde Osmanlı hanedanlığının devam etmemesinden korkmuştur ki, bu da Padişah'ın kendi tahtını kurtarmaktan başka bir şeye önem vermediğini göstermektedir.
Turgut Özakman, bu durumu, Vahdettin'in "yalnız kendini ve tahtını düşündüğünün ilk somut ve belgeli davranışı" olarak değerlendirmiştir.
Padişah Vahdettin'in, Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren çok önemli bir antlaşma imzalayacak heyetin başkanından ilk isteğinin, "Hilafetin, saltanatın ve hanedanın haklarını koruyacaksın!" olması, Vahdettin'in önce vatan değil, "önce ben!" dediğini kanıtlamaktadır.
Soruyorum şimdi: Önce vatan değil, "önce ben!" diyen bir padişaha ne diyeceğiz?

Geleceği göremeyen padişah
I. Dünya Savaşı'nda yenilen ülkelerde rejim değişikliklerinin olması, kralların tahtlarını ve taçları kaybetmeleri Vahdettin'i kaygılandırmıştır. Bu nedenle Vahdettin, Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalayacak heyetin başkanı Rauf Bey'den, önce "hanedan hukukunu" korumasını istemiştir. Ancak çok geçmeden kaygılanmasına gerek olmadığı görülmüştür. Çünkü emperyalistlerin Doğu'da saltanat rejimini tercih ettikleri anlaşılmıştır. Bir hüküm darla onun kullarını idare etmek, demokratik rejimle yönetilen özgür bir yurttaşlar topluluğunu idare etmekten çok daha kolaydır.
Bu nedenle başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere Türkiye'yi işgal eden tüm emperyalistler, Atatürk'ün etrafında gelişen halk hareketini boğmaya çalışarak, kendi kontrolleri altındaki padişahı ve monarşiyi desteklemişiler, onu güçlendirmeye çalışmışlardır.
Nitekim, İstanbul'un işgali üzerine İşgal Kuvvetleri Komutanlığı'nın yayınladığı bildiride, Kuvayı Milliyeciler, Padişahın emirlerine uymadıkları için suçlanmış ve herkes Padişah ve hükümetin vereceği emirleri dinlemeye çağrılmıştır.

İngiliz elçisi Sir Horace Rumbold
Vahdettin, 4 Ekim 1918'de, ajanı Rüştü Bey'i İsviçre'nin başkenti Bern'de bulunan İngiliz elçisi Sir Horace Rumbold'la görüşmeye göndertmiş ve kafasındaki barış koşullarını İngilizlere önceden sunmuştur. Vahdettin'in barış koşullarına bakılacak olursa, yaşanan gelişmeleri doğru okuyamadığı anlaşılmaktadır; Çünkü, Vahdettin, Osmanlının dağılıp parçalandığını ve Anadolu'nun tehdit edildiğini göremeyerek, hala Hicaz'da, Filistin'de ve Mezopotamya'da hak iddia etmeye kalkmıştır. Rauf Bey ve delegeler kurulu, 30
Ekim1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalayıp yurda döndüğünde Padişah Vahdettin, Rauf Bey'in başkanlığındaki delegeler kurulunu kabul etmemiştir. Vahdettinci yazarlar bu durumu, Vahdettin'in Mondros Ateşkes Antlaşması'nı beğenmediğine kanıt olarak göstermişlerdir. Ancak bu değerlendirme doğru değildir. Vahdettin'in delegeler kurulunu kabul etmemesinin nedeni, Padişahın, Rauf Bey'in başkanlığındaki bu kurulun Mondros'a gitmesini zoraki kabul etmiş olmasındandır.
Vahdettin, Mondros Ateşkes Antlaşması'nı şöyle yorumlamıştır: "Bu koşulları, ağır olmalarına karşın kabul edelim. Öyle tahmin ederim ki, İngiltere'nin Doğu'da asırlarca sürmekte olan dostluğu ve lütufkar siyaseti değişmeyecektir. Biz onların hoşgörüsünü daha sonra elde ederiz... "
Aslında bu sözler de Vahdettin'in ufuksuzluğunu olanca açıklığıyla gözler önüne sermektedir: Çünkü Vahdettin, İngiltere'nin Doğu'daki emperyalist politikalarını, onların Doğu'da asırlarca sürmekte olan dostluğu ve lütufkar siyaseti olarak görmüş ve dahası, İngiliz emperyalizminin hoşgörüsünün elde edilebileceği yanılgısına düşmüştür. Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı sırasındaki politikası, bizzat kendi ağzından açıkladığı gibi, İngilizlerin hoşgörüsünü elde etmektir. Bunun dışında söylenen her şey palavradır!

İngilizlere yaranma politikası
Vahdettin, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından hemen sonra İngilizlere yaranma politikasını uygulamaya koymuştur. Bu amaçla önce Ahmet İzzet Paşa Hükümeti istifa ettirilmiş, yerine İngilizci Tevfik Paşa Hükümeti kurdurulmuştur.

Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa
Bu hükümet değişikliğinde Padişah'ın parmağı olduğunu bizzat Ahmet Rıza Bey ifade etmiştir. Tevfik Paşa'nın, İngilizci ve Vahdettin'in dünürü olması, padişahın onu tercih etmesinde etkili olmuştur. Sina Aksin, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti'nin istifa ettirilip yerine Tevfik Paşa Hükümeti'nin kurdurulmasını, "Vahdettin'in, Osmanlı Devleti'nin kaderini belirleyecek olan İtilaf devletlerine göre bir kabine istemesine" bağlamıştır. Tevfik Paşa Hükümeti'nde İngiliz dostları dışında bazı Fransız dostlarının da bulunması Akşin'i doğrulamaktadır.

Padişah Vahdettin, genelde İtilaf devletlerini, özelde İngilizleri memnun etmek için iki önemli adım atmıştır:
1- Meclis-i Mebusan'ı dağıtmıştır,
2- Damat Ferit Paşa'yı sadrazam yapmıştır.
Anadolu'nun yer yer işgal edilmesi üzerine sesini yükselten Meclis-i Mebusan, İngilizleri rahatsız etmeye başlamıştır. Meclisi kontrol etmektense, padişahı kontrol etmenin daha kolay olacağını düşünen İngilizler, Padişah Vahdettin'e baskı yaparak meclisin kapatılmasını sağlamışlardır.
Vahdettin, 21 Aralık 1918'de anayasanın 7. maddesine dayanarak yayımladığı bir iradeyle meclisi dağıtmıştır. Vahdettin, Meclisi dağıtarak aklınca İngilizlerden hayat güvencesi aldığını düşünmüştür. Bu konuda başkatibi Ali Fuat'a, "Ecnebiler; 'Siz hayat hakkınızı korumak için çalışmalısınız. Eğer gereken çalışmayı yapmazsanız, hayat hakkınızı da tehlikeye atmış olursunuz.' diyorlar" demiştir.
Kendi hayatını düşünerek ulusal iradeye son veren Vahdettin'e ne diyeceğiz? "Büyük vatan dostu sultan Vahdettin mi" diyeceğiz?
Vahdettin, Tevfik Paşa'nın yeterince İngilizci olmadığını düşünerek çok koyu bir İngilizci olan eniştesi Damat Ferit'i göreve getirmiştir. Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı'na yönelik politikasını biçimlendiren Damat Ferit Paşa hükümetleri olacaktır.

Damat Ferit ve Vahdettin'in ortak paydası: Akrabalık ve İngilizcilik.

Vahdettin'in kız kardeşi Mediha Sultan'la evli olan Damat Ferit, padişahın akrabasıdır ve tahtını, tacını, hatta hayatını kaybetme korkusu taşıyan Vahdettin'in temel politikası akrabalarını iktidara getirmektir.
Padişah Vahdettin, Milli Hareketi başından itibaren boğmaya çalışan, hain Damat Ferit'i tam 5 kere sadrazamlığa getirmiştir. Padişah Vahdettin'in ısrarla Damat Ferit'i sadrazam yapmasının nedeni, Ferit'in "İngilizci" ve "akrabası" olmasındandır. Vahdettin, bir taraftan Damat Ferit'in İngilizciliği sayesinde İngiltere'ye yaklaşmaya çalışırken, diğer taraftan akrabalığı sayesinde onu çekip çevirmeye çalışmıştır. Dolayısıyla Damat Ferit hükümetlerinin, Atatürk'ün önderliğindeki Milli Hareketi yok etmek için attığı "ihanet adımlarını", Padişah Vahdettin'den habersiz atılmış adımlar olarak görmek olanaksızdır.
Nitekim, Damat Ferit hükümetlerinin Atatürk'e ve Milli harekete yönelik bir çok kararının altında doğrudan Padişah Vahdettin'in imzası vardır. Örneğin, Milli hareketi "eşkıya" hareketi
olarak gören bildirinin yayınlanması, Atatürk'ün görevden alınması, Divanı-harp'ta idama mahkum edilmesi, rütbe ve nişanlarının geri alınması, Hilafet ordusunun kurulması gibi kararların altında doğrudan padişahın imzası vardır.
Damat Ferit, Padişah Vahdettin'in sözcüsü gibidir. Örneğin, 9 Mart 1919'da İngiliz Yüksek Komiseri Yardımcısı Richard Webb'i ziyaret ederek, Efendisi Padişahla kendisinin ümitlerinin Tanrı'ya ve İngiliz yönetimine dayandığını" bildirmiştir.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında doğrudan Padişah Vahdettin'e gönderdiği telgraflarla, Damat Ferit Hükümeti'ni iktidardan uzaklaştırmasını istemiştir.
Damat Ferit'in ikinci kez sadrazamlığa getirilmesine karşı çıkan Meclisi Mebusan Başkanı Hüseyin Kazım Bey'-in, bunun memleket ve saltanat için felaket olacağını söylemesi üzerine Vahdettin sinirlenerek, "Ben istersem Rum Patriği'ni de Ermeni Patriğini de getiririm. Hahambaşı'nı da getiririm" demiştir. Yani Vahdettin bilerek, isteyerek hain Damat Ferit'i sadrazamlık makamına getirmiştir.
Vahdettin eğer gerçekten Anadolu'daki Milli hareketten yana olsaydı, tam 5 kere "vatan haini" Damat Ferit'i sadrazamlığa getirir miydi?
Kurtuluş Savaşı sırasında Damat Ferit'ten bir türlü vazgeçmeyen Padişah Vahdettin, daha sonra Avrupa'dayken Refi Cevat'a, "Damat Ferit bir yalancıydı!" demiştir.

Vahdettin'in İngilizlerle olan "şaşırtan" ilişkilerine diğer bölümde devam edeceğiz.

http://haberguncel.blogspot.com/2012/04/vahdettin-dosyasi-2-vahdettin-ve.html

Dersim Yalanları ve Gerçekleri - 4 - Sinan Meydan

“Dersim Harekatında 50 Bin İle 100 Bin İnsan Öldürülmüştür” yalanı

Cumhuriyet tarihi yalancılarının en sık söyledikleri Dersim yalanlarından biri de "Dersim harekâtı sırasında, Türk ordularının 50 bin ile 100 bin arasında insanı öldürdüğü" biçimindedir. Bu yalancılara soracak olursanız "Türkiye Cumhuriyeti Dersim'de bir katliam yapmıştır. Kalanları da değişik yerlere sürmüştür!"
Necip Fazıl Kısakürek, "Dersim'de 50 bin sivil katledildi" demiştir.
İsmail Beşikçi, "1937-1938'deyse 50 binin üzerinde Alevi Kürtün öldürüldüğü görülmektedir" demiştir.
Serafettin Halis, "Dersim'de 70 binle 90 bin arasında insanın kanına ve canına mal olan bir katliam yaşanmıştı." demiştir.
Ayşe Hür, "Tahminlere göre 110 bin nüfusu olan Dersim'in 72 bin kişisi ülkenin değişik yerlerine sürüldü" demiştir.
Recep Tayyip Erdoğan, "Vergi vermediler diye Dersim'in köylerini kim bombaladı? Zamanının, o zaman ki Cumhurbaşkanının emriyle... Kimdi? İsmet İnönü, CHP'nin başındaydı. Yani CHP bombaladı. 20 bin, 30 bin, 40 bin, 50 bin kişinin yargısız infaz edildiği söylenir. insaf ya!. işte sizin cemaziyelevveliniz bu..." demiştir.
Görüldüğü gibi Dersim harekâtında ölenlerin sayısı, 40-50 binden başlayarak 100 bine kadar çıkmaktadır. İleri sürülen rakamların birbirinden çok farklı olması, bu tezin hiçbir bilimsel temeli olmadığının en açık kanıtıdır. Belli ki, Cumhuriyet tarihi yalancıları, Dersim harekâtına bir "katliam görünümü" verebilmek için "açık arttırma misali" ölü sayılarını olabildiğince arttırmışlardır. Herkes aklından geçeni salladığı için de ortaya birbirini tutmayan çok farklı rakamlar çıkmıştır.
Dersim harekâtı sırasında ölenlerin gerçek sayısını vermeden önce, konunun çok daha iyi anlaşılması için basit bir karşılaştırma yapmak istiyorum:
Türk milletinin iki ölüm kalım savaşında (1915 Çanakkale Savaşı ve 1919-1922 Kurtuluş Savaşı) ölenlerin toplam sayısı 120 bin kişi civarındadır. 75 bin 800 civarında insan Çanakkale Savaşı'nda, yaklaşık 40 bin insan da Kurtuluş Savaşı'nda ölmüştür (şehit olmuştur).
Şimdi gelin belgelere bakalım: 3. Ordu Müfettişliği'nin yaptığı açıklamada Dersim harekâtı sonrasında tarama bölgesinden ölü ve diri olarak 7.954 kişi çıkarılmıştır. Bu 7.954 kişinin 5 bin ile 7 bin kadarı batı bölgelerine sürülmüştür. Bu rakamlara göre Dersim operasyonları sırasında ölenlerin sayısı en fazla 2500 kadardır. Ayrıca bu rakama, bölgeyi terk ederek Erzincan, Elazığ ve Sivas taraflarına kaçanlar da dahildir.
1935 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 101.099 kişidir.
1940 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 94.636 kişidir.
Bu rakamlardan çıkan sonuç şudur:
1935 ile 1940 nüfus sayımları arasında Tunceli (Dersim)'de azalan toplam nüfus 6.463 kişidir. Bunun 5000 ile 7000'i de Batıya sürüldüğüne göre geriye en fazla 1500 kişi civarında bir kayıp nüfus kalmaktadır.
İşte bu noktada nüfusa kayıt olmayan, sayılamayan bu nüfus konusunda polemikler yapılmaktadır: Dersim harekâtı sonrasında yapılan 1940 nüfus sayımında Tunceli nüfusunun bilerek fazla gösterildiği iddia edilmektedir. Ancak bu iddiaların hiçbir bilimsel temeli yoktur.
"Dersim'de 50 bin ile 90 arasında insan öldürülmüştür!" diye tutturanlar, bu nüfus sayımı sonuçlarını görünce tezlerinin çürüdüğünü anladıklarından hemen bir komplo teorisine başvurarak, "o nüfus sayımı sonuçlarına güvenilmez!" demektedirler. Örneğin, Dersim'de onbinlerce insanın öldürüldüğünü iddia eden Veli Saltık, "Harekâttan hemen sonra yapılan 1940 nüfüs sayımında Tunceli nüfusu kasıtlı olarak fazla gösterilmiştir!" diyerek iddiasını savunma yoluna gitmiştir.
Hasan Saltık ise 4. Umum Müfettişlik Raporu'na göre Dersim harekâtı sırasında 13.160 sivilin öldüğünü, 11.818 kişinin de sürgün edildiğini belirtmiştir. Ancak, Hasan Saltık'ın 19 Kasım 2009'da Sabah gazetesine verdiği demeçte dile getirdiği bu raporu, Doğu Perinçek'in dediği gibi, "biz görmüş değiliz!".
Son olarak 23 Kasım 2011'de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı 8 Ağustos 1939 tarihli, Jandarma Komutanlığı'ndan Başvekalet Yüksek Makamı'na gönderilen bir raporda 1936, 1937, 1938 ve 1939 Dersim harekâtları sonrasındaki toplam ölü sayısı 13.806 kişi olarak görülmektedir.
Ancak Hasan Saltık'ın ve Başbakan Erdoğan'ın açıkladıkları belgelerdeki rakamlar, hem 3. Ordu Müfettişliği'nin verdiği rakamlara, hem diğer belgelere, hem de 1935-1940 nüfus sayımları sonrasındaki kayıp nüfus oranlarına uymamaktadır.
Çok daha önemlisi Başbakan'ın açıkladığı bu belgenin Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde içinde bulunduğu klasördeki diğer belgelerle tarihinin tutmaması bu belgeyi oldukça şüpheli hale getirmektedir. Diğer belgeler 1938 yılının belgeleriyken söz konusu belgenin 1939 yılına ait olduğu görülmektedir. Serap Yeşil Tuna, "Devletin Dersim Arşivi" adlı çalışmasının sunuşunda bu belgenin "şüpheliliği" konusunda çok ciddi bir tahlil yapmıştır. Bu tahlile göre her şeyden önce söz konusu belgenin tarihi, birlikte arşivlendiği belgelere uymamakta ve durum devletin arşivcilik yöntemleriyle çelişmektedir. Dahası arşivde bulunan her belgenin yüzde yüz doğru bilgi vermeyebileceği, bir belgedeki bilgilerin en azından birkaç belge tarafından doğrulanmadan tarihçi için hiçbir anlam ifade etmeyeceği ve çok daha önemlisi bazı belgelerin birilerince "amaçlı" olarak hazırlanmış olabileceği, yani sahte olabileceği de göz ardı edilmemelidir.

Dersim Duygu Sömürüsü
Abartılı ve temelsiz iddiaları bir kenara bırakıp konuya belgeler ışığında soğuk kanlı bir şekilde yaklaştığımızda Dersim harekâtı sırasında gerçekten de insanların öldüğünü görmekteyiz. İnsan hayatı kutsaldır ve bırakın 2 bin, 3 bin, 5 bin, 10 bin kişiyi, tek bir kişinin ölmesi bile çok acı bir olaydır. Ancak maalesef, tarih boyunca savaşlar ve isyanlar sırasında dünyanın her yerinde insanlar ölmüştür, ölmektedir ve ölecektir.
Evet! 1937-1938 Dersim harekâtı sırasında insanlar ölmüştür; ölenlerin çoğu isyancı olsa da ölenler arasında "siviller", "suçsuz insanlar" da vardır.
Harekât sırasında direnen ve silaha sarılan köylerin yakıldığı askeri raporlarda açıkça belirtilmiştir ve bu raporlar Genelkurmay tarafından yayınlanmıştır.
Evet, özellikle 1938'deki II. Dersim harekatı sırasında "bazı suçsuz insanların" öldüğü doğrudur, ancak bu ölümlerin "katliam" ve "kıyım" boyutunda çok fazla miktarda olduğu ve ölümlerin bir kısmının "zehirli gaz" kullanımından kaynaklandığı iddiası yalandır. Çünkü hem Türkiye' nin o tarihlerde zehirli gaz üretimi yoktur, hem de yabancı ülkelerden henüz zehirli gaz alınmamaktadır.
Harekât sırasında Tunceli'ye iki yıl içinde toplam 480 km yol yapılmıştır. Bu yollar sayesinde Dersim Türkiye'ye bağlanarak ticarete açılmıştır. Neşit Hakkı'nın değimiyle, "azametli binalar", hükümet konakları, köprüler, kışlalar inşa edilmiştir, köylüye toprak dağıtılmıştır. Bu yatırımlarla köylü, aşiret hayatından uzaklaşıp "vatandaş" olmaya başlamıştır. O günlerde Elazığ'da yatılı bölge okulu olarak hizmete giren Kız Enstitüsü'nde Elazığ, Tuceli ve Bingöl köylerinden getirilen kız öğrenciler yetiştirilmiştir.
•Dersim harekâtı ve harekât sırasındaki ölümler değerlendirilirken, Dersim'de çok geniş çaplı bir isyan olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır.
•Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin, içerde Dersim İsyanı'mn patlak verdiği günlerde, dışarıda da Hatay ve Boğazlar sorunuyla uğraştığı asla unutulmamalıdır.
•Dersim harekâtı sırasında yaşanan ölümlerin en büyük sorumlusunun, Dersim halkını kandırarak genç Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı kışkırtan Seyit Rıza ve Alişer gibi aşiret reisleri olduğu asla unutulmamalıdır.
•Dersim İsyanı başladığında Cumhuriyet hükümetinin derhal silaha sarılıp isyancıların üzerine saldırmak
yerine, önce ekonomik, kültürel,
siyasi çözümlere başvurduğu ve bölgenin önde gelen aşiret reisleriyle görüşmeler yaparak onları ikna etmeye çalıştığı, asla unutulmamalıdır.
•Harekât öncesinde bölge halkına "uyarı bildirileri" atılarak, isyancıların yanında yer almamalarının istendiği asla unutulmamalıdır.
•Bütün bunlara karşın Dersim aşiretlerinin ele başlarının; kanla, ateşle, göz yaşıyla, yokluk ve yoksulluk içinde olağanüstü bir mücadeleyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı silaha sarılmaları üzerine hükümetin Dersim'e askeri harekât düzenlediği asla unutulmamalıdır.
Özetle, 1937-1938'de Dersim'de Cumhuriyete meydan okuyan silahlı bir güç vardır.
Resmi kayıtlara göre, 4 Ekim 1937 tarihine kadar Tunceli'den 4076 tüfek, Erzincan'dan 786 tüfek ve Bingöl'den 126 tüfek olmak üzere toplam 4991 tüfek toplanmıştır. Silah arama çalışmaları bundan sonra da devam ettirildiğine göre bütün harekât boyunca toplanan tüfek sayısı 5 binin üzerindedir. Nitekim, Millet Meclisi'nin 7 Temmuz 1939 tarihli toplantısında Dahiliye Vekili Faik Öztrak, "Dersim mıntıkasından şimdiye kadar toplanan silahların adedi 14.593'tür. Bu silahların hepsi son sistemdir" demiştir.
Ayrıca ölümler de tek taraflı değildir. İsyancıların, karakolları, kışlaları basıp, Türk askerlerini öldürdüğünü daha önce anlatmıştık.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı gizli belgeleri arasında bulunan 22 Mayıs 1937 tarihli bir belgede,"Sayılarrnrn 1500'ün üstünde olduğu söylenen Kürt asilerinin Türk kuvvetlerine ciddi kayıplar verdirmeye devam ettiği ve ellerine düşen subayların vücutlarını vahşice parçaladıkları" söylenmektedir. Dahası, Ağrı İsyanı önderi Huske Telli, kendi ailesini kendi elleriyle kurşuna dizmiştir. Garo Sasuni, "Hayrenik dergisi"nin Kasım 1929 sayısında yayımladığı, 1969'da Beyrut'ta, 1986'da Stokholm' de Türkçe olarak basılan "Kürt Ulusal Hareketleri" kitabında bu gerçek çok açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Özakıncı'nın belirttiği gibi, Ağrı İsyanı bastırıldıktan sonra, Türk ordusu, Ağrı tepelerinde öldürülmüş kadın ve çocuk cesetleriyle karşılaşmış, fakat isyancılar, bütün dünyaya "Türk ordusu kadınlarımızı çocuklarımızı öldürdü!" propagandası yapmışlardır.
19. yüzyıldan bugüne; Şeyh Hasanlı aşiretlerinin Osmanlı madencilerini kadın çoluk çocuk demeden katletmesinden, Huske Telli'nin Ağrı İsyan'nda kendi ailesini yok etmesine ve PKK elebaşı "bebek katili" Abdullah Öcalan'ın 1983 sonrasında 30.000 Mehmetçiği şehit etmesine kadar, tarihte birçok "aşiret kıyımı", birçok "Kürtçü vahşet" örneği vardır.
"Türkiye Cumhuriyeti Dersim'de katliam yaptı!" yalanının temel kaynağı, Kürt Teali Cemiyeti üyesi, Koçgiri ve Dersim İsyanı'nın elebaşlarından Baytar Nuri Dersimi'dir. Baytar Nuri "Kürdistan Tarihinde Dersim" adlı anılarında, "Cumhuriyet ve Türk düşmanlığının" ve "ateşli Kürtçülüğünün" etkisiyle olsa gerek, olayları iyice abartarak, adeta biri bin yaparak anlatmıştır.
Şu satırlar ona aittir: "Türkler Tujik dağı eteklerini tamamen işgal etmiş ve buralarda ellerine geçen Kürt halkını merhametsizce öldürmüşlerdi. Tujik dağı eteklerinden Iksor vadisindeki büyük mağaralara sığınmış olan binlerce çocuk, kadın ve kızlar, bu mağaraların menfezleri -Genelkurmay'ın emir ve murakabesi altında- çimento ile kapattırılmak suretiyle mahvedil-mişlerdi. (...)" İşte Dersim isyancısı Baytar Nuri'nin ruh hali!
Şu satırlar da ona aittir:
"intikam! intikam! intikam! Intikam!Intikam!.. Kürt namusuna sürülen lekeyi temizlemek için.Intikam!.. Süngülenen yüz binlerce Kürt evladının feryadını dindirmek için. intikam!.. Girdaplara atılan, ateşlerde yakılan gelin ve kızlarımızın Kürdistan afakında uğuldayan iniltilerini teskin için. Intikam!..
Darağaçlarının altında ölümü kahramanca selamlayan, 'Yaşasın hür ve müstakil Kürdistan diye haykırarak şahadet tacını giyen binlerce vatan kurbanlarının gayelerini tahakkuk ettirmek için. Intikam!.. "
Kendinden geçmiş, cezbeye tutulmuş bir meczup misali "intikam!...
intikam!.." diye bağırarak Türklere "kin" ve "nefret" kusan Baytar Nuri, aktivist bir Kürtçü olarak kaleme aldığı "Kürdistan Tarihinde Dersim" adlı kitabında hayal gücünü de kullanarak gerçekleri alt üst etmiştir.
İşte onun alt üst ettiği gerçekler, bizim Cumhuriyet tarihi yalancılarına kaynak olmuştur...

http://haberguncel.blogspot.com/2012/05/dersim-yalanlari-ve-gercekleri-4-sinan.html

29 Temmuz 2012 Pazar

Vahdettin Dosyası 1 : Vahdettin Hain Değildir Tezinin Kaynağı

Sinan Meydan
Yakın tarihin en çok "tartışılan" ve "çarpıtılan" figürlerinden biri son padişah Vahdettin' dir. "Vahdettin vatan haini midir?" sorusu, yakım tarihin "en kışkırtıcı" sorularından biridir, işte Vahdettin Dosyası, bu kışkırtıcı soruya "belgelerle" cevap vermek için hazırlanmıştır.
Kurtuluş Savaşı sırasındaki politikaları nedeniyle 1922 yılında TBMM tarafından resmen "vatan haini" ilan edilen Padişah Vahdettin, kendisinin bile tahmin edemeyeceği şekilde, zaman içinde parlatılarak, bugün neredeyse "Kurtuluş Savaşı kahramanı" haline getirilmiştir. Özellikle 1950 sonrasındaki "Karşı devrim" sürecinde Atatürkçülüğün karşısına Vahdettincilik çıkarılmıştır.
"Vahdettin vatan haini değildir" tezinin temelinde "halife hain olamaz" inancı ve "Atatürk'e düşmanlık" dürtüsü yatmaktadır.
Vahdettin Dosyası'nı hazırlarken, bir taraftan yerli ve yabancı arşivlerdeki belgeler ışığında Vahdettin'in Kurtuluş Savaşı sırasındaki politikalarını tüm çıplaklığıyla ortaya koymayı, diğer taraftan Vahdettinci yazarların çarpıtmalarını gözler önüne sermeyi amaçladım. Durum böyle olunca, ortaya çok kapsamlı ve özgün bir araştırma çıktı.
Yakın tarihi eğip bükerek Atatürk'e ve çağdaş cumhuriyete saldırmayı alışkanlık haline getirenleri bir hayli rahatsız edecek olan Vahdettin Dosyası'nı bir "yazı dizisi" halinde siz Bütün Dünya okurlarına sunmanın derin hazzını yaşadığımı belirtmeliyim.

Vahdettin Hain Değildir Tezinin Kaynağı

“Vahdettin vatan haini değildir” tezi, ilk kez 1929 yılında Mevlanzade Rıfat tarafından ortaya atılmıştır. Mevlanzade Rıfat, 1929 yılında Halep'te basılan ve 1933'te Türkiye'de yayınlanan "Türkiye inkılabının İçyüzü" adlı kitabında, "Vahdettin'in, Mustafa Kemal'i, Kurtuluş Savaşı'nı başlatması için Anadolu'ya gönderdiğini" iddia etmiş ve bu iddiasını, Vahdettin'in 14 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal'e verdiği, sözüm ona, bir fermana dayandırmıştır. (1) Ancak şimdiye kadar böyle bir fermana rastlanmamıştır.

Peki ama kimdir bu Mevlanzade Rıfat?

“Vahdettin hain değildir” tezini
 ortaya atan Mevlanzade Rıfat
Mevlanzade Rıfat, daha Atatürk Samsun'a çıkmadan önce, 24 Mart 1919'da Hukuk-i Beşer adlı gazetede, I. Dünya Savaşı'na katılan komutanlara İttihatçıların vagon vagon altın dağıttıklarını ileri sürmüş ve komutanlara, "Büyük alçaklar ve haydut başları..." diye hakaret etmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Harbiye Nezareti'ne bir dilekçeyle başvurarak, bu yazıyı kaleme alan Mevlanzade Rıfat'm cezalandırılmasını istemiştir. Atatürk, Mevlanzade Rıfat'a "O sefil iftiracı.." diye hitap ettiği dilekçesinin bir örneğini de Vakit, Alemdar ve Yeni Gün gazetelerine göndermiştir. (2) Atatürk, Mevlanzade Rıfat'ın Türk ordusunun şerefli komutanlarına hakaret etmesine çok bozulmuştur. Türk ordusunun, "namuslu" ve "yurtsever" komutanlarını "haydut başı" diye suçlamanın "büyük bir ahlaksızlık ve sefil bir vicdansızlık" olduğunu belirterek bu "namussuzca iftirayı ve sahibini lanetlemiştir." Ancak Atatürk'ün Harbiye Nezareti'ne gönderdiği "şikayet dilekçesi" dikkate alınmadığı gibi Mevlanzade Rıfat, kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Atatürk'e dava açmıştır.
"Atatürk düşmanı" Mevlanzade Rıfat'ın, Padişah Vahdettin'le ise arası çok iyidir. Padişah Vahdettin, Türkiye'den kaçtıktan sonra San Remo'ya gitmiştir. Kaçak padişahın San Remo'daki ziyaretçilerinden biri de Mevlanzade Rıfat'tır. Mevlanzade Rıfat, San Remo'ya ilk defa 1922'de bir Yunan albayla birlikte gitmiş ve Vahdettin'e, Ankara'ya karşı Yunanistan'la anlaşma teklif etmiştir. Bu görüşmede Vahdettin Mevlanzade Rıfat'a para vermiştir. (3)
Mevlanzade Rıfat, Vahdettin'i San Remo'da bir kez daha ziyaret etmiştir. Bu kez de Vahdettin'e, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı "Kürtleri isyana teşvik etme" önerisinde bulunmuştur. (4) Mevlanzade, Türkiye'deki bütün önemli Kürt isyanlarında rol almış, kelimenin tam anlamıyla "bölücü" bir politikacı-yazardır. (5)
Kurtuluş Savaşı öncesi Atatürk'e ve vatansever Türk subaylarına, "büyük alçaklar ve haydut başlan" diyen, yurt dışında iki kez Vahdettin'i ziyaret eden, onu Atatürk'e ve Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı harekete geçirmek isteyen ve Vahdettin tararından çok iyi ağırlanan Mevlanzade Rıfat, bir süre sonra kaleme sarılarak "Cumhuriyet tarihi yalancılarının" ana kaynağı durumundaki 'Türkiye inkılabı'mn İçyüzü" adlı kitabı yazmış ve bu kitabında Vahdettin'i adeta "Kurtuluş Savaşı kahramanı" ilan etmiştir. Mevlanzade'nin bu kitabı daha sonra Atatürk'e ve cumhuriyete aldırmak isteyenlerin ana kaynağı olmuştur: Necip Fazıl Kısakürek, Nihal Atsız, Tarık Mümtaz Göztepe, Vehbi Vakkasoğlu, Kadir Mısıroğlu, Abdurrahman Dilipak, Hasan Hüseyin Ceylan, Yalçın Küçük, Burhan Bozgeyik ve Mustafa Armağan gibi tarihçi ve yazarlar, hep Mevlanzade Rıfat'ın "Türkiye inkılabı'ın İçyüzü" adlı kitabım kaynak olarak kullanmışlardır. Örneğin, Mevlanzade Rıfat'ın, "Vahdettin hain değildir!" tezinden yola çıkan şair Necip Fazıl Kısakürek, çok daha ileri giderek Vahdettin'i "Büyük vatan dostu!" ilan etmiştir. (6) Kısakürek, söz konusu kitabında, belge ve bilgiye dayanmadan, sadece türlü kurnazlıklar yaparak, bütün Kurtuluş Savaşı'nın Vahdettin'in eseri olarak göstermiştir. Dahası, eski başbakanlardan Bülent Ecevit de 6 Ağustos 2005 tarihinde, "Vahdettin vatan haini değildir!" demiştir.
"Vahdettin vatan haini değildir!" tezini incelemeden önce Vahdettin'i birazcık tanıyalım:

Vahdettin'in Hayatı ve Karakteristik Özellikleri

Vahdettin 1861 yılında doğmuştur. Babası Abdülmecit Efendi, annesi Gülistu Hanım'dır. Abdülmecit'in 30 çocuğundan 23'üncüsüdür. Dört aylıkken babası ölmüş, çocukluğu ve gençliği kapalı bir ortamda geçmiştir.
Vahdettin, çocukluğunda ve gençliğinde saray entrikalarına, hatta cinayetlerine tanık olmuştur: Amcası Abdülaziz ve ağabeyleri V. Murat ve II Abdülhamit'in tahttan indirilmeleri ve Abdülaziz'in öldürülmesi Vahdettin'i derinden etkilemiştir. Vahdettin korku içinde olduğunu Adliye Nazırı İbrahim Bey'e şöyle ifade etmiştir: "Aczim var, korkuyorum. Maddeten hiçbir şeyden korkmam. Fakat pek ağır bir vazife üstlendim. Allah'tan korkarım. Bu saray bizim baba ocağıdır. Siz böyle şeyleri anlarsınız. Odaların birinde doğmuşum, birinde büyümüşüm, birinde babam vefat etmiş, birinde amcam yahut kardeşime bir şey olmuş. Elhasıl biri feci, biri ruhperver... Bunları gördükçe korkuyorum..." (7)
Mustafa Kemal 1916 yılında
Veliaht olan Vahdettinin Almanya ve
Avusturya seyahetlerine eşlik etmiştir
Veliaht Yusuf İzzettin Efendi'nin intihar etmesi üzerine 1916 yılında veliaht olan Vahdettin, veliahtlığı sırasında Almanya ve Avusturya'ya seyahatler yapmıştır. (8) Bu seyahatleri sırasında ona Mustafa Kemal eşlik etmiştir.
Dört kez evlenen Vahdettin'in ilk eşi Nazikeda Başkadınefendi,den Ulviye Sultan ve Sabiha Sultan adlarında iki kızı olmuştur. İkinci eşi, Müveddet Kadınefendi'den de Şehzade Ertuğrul Efendi adlı bir oğlu dünyaya gelrniştir. (9)
Mutlakiyetçi, İttihat ve Terakki düşmanı, Hürriyet ve İtilaf Partisi'ne yakın, Alman karşıtı ve çok koyu bir ingilizci olan Vahdettin'in belli başlı karakteristik özellikleri şunlardır:

1 - Hastadır: Bedenen ve ruhen çok sağlıklı değildir. Çocukluğundan beri türlü hastalıklar geçirrniştir. Romatizmasından dolayı fazla yürüyememektedir. Birkaç defa baygınlık geçirmiştir. Doktoru Reşat Paşa'nın bildirdiğine göre sinirleri de zayıftır.
2 - Heyecanlıdır: Başkatibi Ah Fuat Bey, Meclis Başkam Vekili Hüseyin Kazım Bey ve Amiral de Robeck Vahdettin'in çok heyecanlı olduğunu belirtmişlerdir.
3 - Kuşkucudur: Amcası Abdülaziz ve ağabeyleri V. Murat ve II. Abdülhamit'in tahttan indirilmeleri ve Abdülaziz'in öldürülmesi nedeniyle Vahdettin de özellikle öldürülmekten korkmaktadır. Bu nedenle cebinde tabanca bulundurmaktadır.(10)
Vahdettin'in kuşkuculuğuna tanık olanlardan biri de Mustafa Kemal Atatürk'tür.
4 - Muhbirdir: Gençliğinde Abdülhamit'e "jurnalcilik" yaptığı çok yaygın bir dedikodudur. Baş mabeynci Lütfi Simavi Bey, Vahdettin'in bu özelliğinden, "Abdülhamit zamanındaki kötü şöhreti" diye söz etmiştir. Madrid'teki İngiliz elçisi Lord A Harding, İngiltere Dışişleri Bakanı'na gönderdiği 9 Temmuz 1918 tarihli yazıda Vahdettin'in, "Sultan II. Abdülhamit'in faal bir casusu olduğunu" belirtmiştir. (11)
5 - Eğitimi zayıftır: Çocukluğunda ve gençliğinde geçirdiği rahatsızlıklardan dolayı yeterince iyi eğitim alamamıştır. Başkatibi Ali Fuat Bey, Vahdettin'in “fıkıhla” ilgilendiğini belirtmiştir.
Vahdettin bir karşılama töreninde
6 - Konuşması iyidir: Başkâtibi Ah Fuat Bey, konuşması, yazması ve imlasının düzgün olduğunu belirtmiştir. Almanya gezisi sırasında Vahdettin'e eşlik eden Mustafa Kemal Atatürk de Vahdettin'in düşüncelerini çok düzgün bir şekilde ifade ettiğini belirtmiştir.
7 - Kurnazdır: Başkatibi H. Ziya Uşaklıgil Vahdettin'i, "Yaradılışında, hileye, entrikaya, gizli düzenlere, karışık girişimlere düşkün'' olarak tanımlamıştır. Adına gelen mektupların açılmadan kendine verilmesini istemesi, hükümetle haberleşmesinde başkatibi Ali Fuat Bey yerine adamı Refik Bey'i kullanması, bazı kimselerle gizlice özel dairesinde görüşmesi, onun "kurnaz ve entrikacı" biri olduğunu göstermektedir. Atatürk de Vahdettin'le yaptığı görüşmelerden sonra onun "kurnaz" ve "entrikacı" biri olduğunu düşünmüştür.
Atatürk Vahdettinle yaptığı görüşmelerden
 sonra onun kurnaz ve entrikacı
 biri olduğunu düşünmüştür
8 - Rol yapar: M Fuat Bey ve Lütfi Simavi Bey, Padişahın eski sadrazam Ahmet izzet Paşa'ya "hasta rolü" yaptığına bizzat tanık olmuşlardır. Ayrıca, Mazhar Müfit Kansu'yla yaptığı görüşmede, "Kuvayı Milliye tacımın pırlantasıdır! Mustafa Kemal Paşa nasıldır, afiyettedir inşallah! Ne zaman dönecek!" gibisinden sözler söyleyen Vahdettin'in yine rol yaptığı açıktır. Çünkü o günlerde Osmanlı yönetimi bir taraftan Kuvayı Milliye'yi yasaklarken, diğer taraftan da Mustafa Kemal'i etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Vahdettin "rol yaparak", Mazhar Müfit Bey'in ağzından laf almaya çalışmıştır.
9 - Paraya düşkündür: Bilinenin aksine Vahdettin paraya çok düşkündür. II. Abdülhamit'in kızı Sadi ye Osmanoğlu'nun anıları ve Lütfi Simavi'nin "Vahdettin Efendi'nin Paraya Karşı Olan Aşırı Sevgisi" başlığı altında yazdıkları, Vahdettin'in paraya çok önem verdiğini göstermektedir.
10 - Vahdettin, ayrıca iyi bir baba ve ağlayacak kadar duygulu bir insandır. (12)

Vahdettin ve Geleneksel Değerler

Vahdettin'e, Osmanlı padişahı ve halife olduğu için "dindardır" , "geleneksel değerlere bağlıdır'' diye sahip çıkanların bilmedikleri çok önemli bazı gerçekler vardır. Evet! Vahdettin dindardır, ama onun dindarlığı "Batı kültürü ne" sonuna kadar açık, "bağnaz" olmayan bir dindarlıktır.
Vahdettin geleneklerinin aksine
"sakalımı kimsenin eline vermek niyetinde değilim"
diyerek sakal bırakmamıştır
Vahdettin, geleneklerin aksine sakal bırakmamıştır. Yavuz'dan sonra sakal bırakmayan ikinci Osmanlı padişahı Vahdettin'dir. Sakal bırakmamasının nedenini, "Ben büyük ceddim Yavuz Sultan gibi sakal bırakmayacağım, çünkü sakalımı kimsenin eline vermek niyetinde değilim" diyerek açıklamıştır! (13)
Vahdettin zaman zaman içki içen ve içkili toplantılarda ve ziyafetlerde eline şarap kadehi almaktan çekinmeyen biridir. Örneğin, Tütüncübaşı Şükrü Bey, Padişah Vahdettin'in, kendisine "daima konyak aldırdığını" belirtmiştir. (14)
Malta'dayken, 20-30 Kasım 1922 tarihleri arasında. Vahdettin ve yakınlarının şarap masrafı, 5 İngiliz lirasıdır. (15) Vahdettin, Almanya ziyareti şuasında verilen ziyafette, imparatorun şerefine şampanya kadehi kaldırmıştır. (16)
San Remo'da ikamet ettiği köşkün alt katındaki misafir odasının duvarında büyükçe bir çıplak kadın tablosu asılıdır. Halifelik iddiasında bulunan Vahdettin, misafirlerini bu tablonun altında ağırlamıştır. (17)
Vahdettin, aile hayatında da son derece moderndir. Örneğin, gelenek gereği Osmanlı hanedanına mensup kızların düğünden önce bile kocaları tarafından görülmeleri yasakken, Vahdettin, düğünden önce damadı İsmail Hakkı'yı davet ederek, kızı Ulviye Sultan'la görüştürmüştür.(18)
Vahdettinin damadı İsmail Hakkı
kızıUlviye Sultan düğün töreninde
O buluşmayı, "Son Padişah Vahdettin" kitabının yazarı Yılmaz Çetiner, belgeler ışığında şöyle anlatmıştır: "İsmail Hakkı Beyefendi'ye Harbiye Nezareti'nden resmi bir yazı geldi... Veliaht Vahdettin Efendi, Çengelköy'de köşküne çağırıyordu. İsmail Hakkı'yı bir korku aldı! Acaba kızıyla buluştuğunu haber aldı da buna kızacak, danlacak mı endişesi içinde salonda beklerken Vahdettin Efendi girdi içeriye... Selamlaştıktan sonra oturdu hiç konuşmadan. Bir sigara içti ve birden ayağa kalkıp çıktı odadan... Garip bir durumdu bu ve İsmail Hakkı'nın yüreği küt küt atıyordu! Az soma bir de baktı ki, Vahdettin, yanında kızı Ulviye Sultan'la beraber tekrar içeriye giriyor. İşte kızım müstakbel kocan!" (19)
Vahdettin'in eşlerinin, kızlarının ve kız torunlarının başı açıktır. Vahdettin ailesine mensup kadın hanedan üyelerinin yurtdışında çekilmiş fotoğraflarına bakılacak olursa başların açık olması bir yana, padişahın eşlerinin, kızlarının ve kız torunlarının son derece modern, hatta dekolte batılı kıyafetler giydikleri görülecektir. Örneğin, Vahdettin'in torunu Neslişah Sultan, Hümeyra Sultan, Hanzade Sultan ve Hibetullah Necla; kızları Ulviye Sultan ve Sabiha Sultan ile ikinci eşi Müveddet Kadınefendi başları açık, modem giysiler içinde adeta batılı kadınlardan ayrılamayacak şıklıkta Avrupa'da arzı endam etmişlerdir.(20)
Sabiha Sultan ve iki kızı Hanzade ve
Hibetullah Necla
Vahdettin kadınlara çok düşkündür. İlk eşi Nazikeda Sultan'la evlenirken ona "üzerine başka bir kadınla nikahlanmayacağı" sözü vermiştir. Evet! Vahdettin 7 yıl boyunca sözünü tutmuş, başka bir kadınla evlenmemiştir, ama bu sürede gizlice başka kadınlarla birlikte olmuştur. "Vahdettin Efendi, tıpkı babası Sultan Abdülmecit ve Ağabeyi Sultan Abdülhamit gibi kadınlara düşkündü... Yemin ettiği için bir başka kadını nikahına alamıyordu, ama gizli gizli kısa süreli aşklar yaşıyordu..."
Beste yapan, içki içen,şampanya kadehi kaldıran, misafir odasında çıplak kadın resmi bulunduran, sakal bırakmayan, evlenmeden önce kızım damat adayıyla bizzat görüştüren, gizlice başka kadınlarla birlikte olan ve eşlerinin, kızlarının ve kız torunlarının başları açık olan Padişah Vahdettin'e "halifedir" diye sadece "dinsel gerekçelerle" sahip çıkanla şapkalarını önlerine koyup düşünmelerini öneririm.

Vahdettin: "Şaşırmış bir haldeyim"

Ağabeyi Sultan Reşat'ın ölümü üzerine 4 Temmuz 1918'de padişah olan Vahdettin, tahta çıktığında 58 yaşındadır. Vahdettin, padişah olmaya istekli ve hazır değildir. Tahta çıktıktan hemen sonra Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'ye, "Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layıkıyla tahsil edemedim. Yaşım kemâle erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle (Abdülmecit Efendi) hangimizin evvel gideceğimiz (öleceğimiz) belli olmadığından bu makamı beklememekteydim. Fakat takdiri ilahi ile bu ağır vazifeyi üstüme aldım. Şaşırmış bir haldeyim. Bana dua ediniz!" demiştir. (22)
Vahdettin'in "şaşkınlık içinde olması" sadece iyi eğitim almamasından ve bu makama hazır olmamasından kaynaklanmamıştır; onun şaşkınlık içinde olmasının asıl nedeni, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durumdur. I. Dünya Savaşı sona ermiş, çok ağır bir yenilgi alan Osmanlı Devleti, elindeki toprakların büyük bir kısmını kaybetmiş ve devlet uçurumun kenarına gelmiştir. İşte o günlerde Vahdettin, başmabeyni Ah Fuat'a," Ben sonucu iyi görmüyorum, ah şu işin içinden az zararla çıkabilsek!" demiştir. (23)
Vahdettin, I. Dünya Savaşı'na girilmiş olmasından hiç memnun değildir. 20 Kasım 1918'de, Daily Mail gazetesine verdiği demeçte, "Eğer ben I. Dünya Savaşı çıkmadan önce tahta çıkmış olsaydım, Osmanlı Devleti'nin tarafsızlığını mutlaka korurdum." demiştir. Bu nedenle tahta çıkar çıkmaz bir an önce ateşkes antlaşması yapılmasını istemiştir. (24) Vahdettin'in I. Dünya Savaşı karşıtlığının temel nedeni, bu savaşta Osmanlının karşısındaki en büyük düşmanın İngiltere olmasından kaynaklanmaktadır. Vahdettin, Almanya'ya karşı İngiltere'ye yakınlaşma taraflısıdır. İttihatçılarla ve Enver Paşa'yla ayrılığının temelinde de bu vardır.
Emperyalizmle, özellikle de İngiliz emperyalizmiyle kuşatılmış bir devletin basma geçen Vahdettin'in tek düşüncesi, mümkün olduğunca İngilizlerle yakınlaşmaktır.
"Ben büyük ceddim Yavuz Sultan gibi sakal bırakmayacağım, çünkü sakalımı kimsenin eline vermek niyetinde değilim" diyen Vahdettin, evet belki sakalını kimseye kaptırmamıştır, ama, bütün vücudunu İngilizlere ve İngilizci sadrazam Damat Ferit'e kaptırmıştır."

Sinan Meydan
Kaynakça:
l-(Mevlanzade Rıfat, Türkiye inkılabı'nın İçyüzü. İstanbul, 2000, s. 215)
2-(Vakit, Yeni Gün, Alemdar gazeteleri, 25 Mart 1919).
3-(Tarık Mümtaz Göztepe, Vahdettin Gurbet Cehenneminde, İstanbul, 1968, s. 159: Turgut Özakman, Vahdettin, M. Kemal ve Milli Mücadele, 6.bs , Ankara, 2007,s. 75).
4- (özakman, age, s.75).
5-(Uğur Mumcu, Kürt-îslam Ayaklanması, 5.bs , İstanbuU993s. 11,16,59,184,186).
6-(N. Fazıl Kısakürek, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu S. Vahdettin, İstanbul, 1975). 7-(Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, C.IV, İstanbul, 1982, s.2096).
8-(Özakman, age, s.30).
9-(Yılmaz Cetiner, Son Padişah Vahdettin, 7.bs , İstanbul, 1993).
10-(İnal, age, s. 2101).
1 l-(İngiliz Arşiv Belgeleri, FO,371/3410/12379; Hardinge'den Balfour'a gizli yazı, Madrid, 9.7.1918; Salahı, R. Sonyel, Gizli Belgelerle Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savası, Ankara, 2007, s.x).
12-(Özakman, age, s.31).
13-(Enver Behnan Şapolyo, Osmanlı Sultanları Tarihi, İstanbul, 1961, s.460,461).
14-(Yakın Tarihimiz, C.3,388).
15-(FO, 371/9118/E.172: Colonial Office'ten Fpreigen Office yazı, Bilal N. Şimşir, "Vahdettin'in Kaçışı ve Sonu", Cumhuriyet gazetesi, 28 Kasım 1973; Özakman, age, s.31.dipnot 67). 16-(Rıza Tevfik Bölükbaşı, Biraz da Ben Konuşayım, İstanbul, 1993, s.32),
17-(Göztepe, age, s. 147: Özakman, age, s.31)
18-(İ. Hakkı Okday, Yarıya'dan Ankara'ya, 2.bs , İstanbul, 1994, s.206).
19-(1. Hakkı Okday, Yanya'dan Ankara'ya, 2,bs , istanbul, 1994, s.206).
20-(Fotolar için bkz. Cetiner, age, s. 381 vd).
21-(Çetiner, age, s.52).
22-(İnal, age, s.2095).
23-(Tarık Mümtaz Göztepe, Vahdettin, Mütareke Gayyasında, İstanbul, 1969, s. 15),
24-(Lütfi Bey, Osmanlı Sarayı'nın Son Günleri, Hz. Ş. Kutlu, İstanbul, 1978, s.445,446).

http://haberguncel.blogspot.com/2012/04/vahdettin-dosyasi-1-vahdettin-hain.html

Dersim Yalanları ve Gerçekleri - 3 - Sinan Meydan

Sinan Meydan
 Dersim İsyanı 1926- 1936
Dersim İsyanı'nın ilk işaretleri, 1926-1930 arasında, Ağrı İsyanı devam ederken görülmüştür: Birçok Dersim aşireti ve aşiret reisi bu isyana destek olmuştur.
Bu ilk işaretleri gören genç Cumhuriyet, 1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'i Dersim'e göndermiştir. Daha önce belirtildiği gibi, Dersim' de incelemeler yapan Hamdi Bey Cumhuriyetin ilk Dersim raporunu hazırlamıştır.
Genç Cumhuriyet daha sonra da Cemal (Bardakçı)'yı Dersim'in bağlı olduğu Elazığ'a vali atamıştır. Cemal Bardakçı, Hozat'a giderek Koçuşağı aşireti dışındaki bütün aşiret reislerini Dersim'e davet etmiştir. Ayrıca Diyarbakır Valisi Rıza Bey'le Diyarbakır Umum Müfettişi İzzettin Paşa'yı da Hozat'a çağırmıştır. Cemal Bardakçı, Hozat'a gelen aşiret reislerini askeri törenle karşılamıştır. Toplantıya, Seyit Rıza ve Baytar Nuri, yöresel kıyafetlerle katılmışlardır.
Elazığ Valisi Cemal Bardakçı
Atatürk'ün isteğiyle, Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) ve Bölge Müfettişi İzzettin Paşa, bölgeye giderek aşiret reisleriyle yaptıkları toplantıda;
Dersim'de "sükunet" sağlandığı takdirde isteyen Dersimliye Elazığ'da ve Malatya'da toprak verileceğini ve daha önce sürgün edilen Dersimlilere af çıkarılacağını vaat etmişlerdir. Dahası, Vali Cemal Bey, Dersimlilerden bir heyet oluşturup Dersimli Baytar
Nuri ile birlikte Ankara'ya götürmüştür. Cermal Bardakçı, Dersim konusundaki görüş ve önerilerini bir raporda toplayarak hükümete sunmuştur. Daha sonra Cemal Bardakçı, "Atatürk'ün ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Alevi-Kürtlerle dost olduğu, yeni devletin çok yakın zamanda Dersim ve civarını her bakımdan kalkındıracağı" gibi sözleri Dersimli aşiretlere iletmek için Baytar Nuri' den yardım istemiştir. Baytar Nuri, Cemal Bardakçı'nın bu sözlerini
aşiretlere ileteceğini belirterek, Seyit ve Rıza ve diğer isyancı aşiret reisleri Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) ile görüşmüştür. Ancak bir "Kürtçü" olan ve gizlice isyancılara destek veren Baytar Nuri, aşiret reisleriyle çok başka şeyler konuşmuştur. Baytar Nuri bu gerçeği anılarında şöyle itiraf etmiştir: "Hükümetin müsadesi olmaksızın Dersim'e gitmek benim için mümkün olmadığından bu fırsattan faydalanarak Seyit Rıza ile milli davamızla ilgili bütün meseleleri görüştük ve Ağdat'tan ayrıldım...".
Daha sonra Cemal Bardakçı, Aslanan, Beytan, Pezgeran ve Maksudan aşiret reisleriyle bir toplantı yapmıştır. Bardakçı, bu toplantıda şunları söylemiştir:
"Ağalarım! Gazi Paşa'nın sizlere özel olarak selamı var. Beni size o gönderdi. İçtiğim su ile yemin ediyorum ki o Alevidir. Dünyadaki bütün Alevileri sevindirecektir. Ben de Aleviyim. Bir Alevi olarak size söz veriyorum. Yollarınız yapılacak, okullarınız açılacak, toprağı olmayanlara Erzincan'da Elazığ'da toprak verilecek. Ancak sizden bir hizmet bekliyorum. Yakında hükümet kuvvetleri gelecek ve öteden beri Dersim'in adını lekeleyen Koçuşağı aşiretini ıslah edecek. Sizin de bu kuvvetlere yardımcı olmanızı diliyorum. Kocan aşireti ıslah edildikten sonra Dersim'de her şey yoluna girecek. Hükümet, Dersi-m'e güven duyup Dersimlilerin her çeşit isteklerini yerine getirecek."
İsyancılara destek sağlayan Baytar Nuri
Cemal Bardakçı'nın bu görüşmesinden sonra Dersimli aşiretlerden bazıları Hükümeti destekleme kararı almışlardır. İsyancılara destek sağlayan Baytar Nuri
Haydar Paşa komutasındaki Türk ordusu, 6 Ekim 1926 tarihinde isyancı Koçuşağı aşiretinin üzerine yürümüştür. Ancak Kocan, Semikan, Resikan aşiretleri Amutka taraflarında Türk ordusuna karşı verdikleri mücadelede başarılı olmuşlar ve Türk ordusu 20 Ekim 1926'da Tağar derisinin gerisine çekilmiştir.
Haydar Paşa, yenilginin nedenini Türk ordusunu destekleyen Dersim aşiretlerin yeterince özveriyle mücadele etmemelerine bağlamıştır.
1926 yılında Türk ordusunun Dersim operasyonu sırasında yaşadığı aşiret yardımlaşmasına dayanan büyük direniş, genç Cumhuriyeti Dersim konusunda daha radikal önlemler almaya yöneltmiştir.
1927 yılında olağanüstü yetkilerle donatılmış merkezi Diyarbakır'da olan Bölge Genel Müfettişliği (Bölge Valiliği) kurulmuştur. Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis, Muş, Mardin, Urfa, Siirt, Hakkari, Bingöl, Dersim ve Malatya illeri Bölge Genel Müfettişliği'ne bağlanmıştır.
Bölge Genel Müfettişliği'nin başına Dr. İbrahim Tali (Öngören) getirilmiştir. Veli Saltık'a göre, İbrahim Tali Öngören, kızını Harput Müftüsü'nün oğluyla evlendirmiş ve kısa zaman içinde damadının çevresindeki "Sünni" esnaf ve beylerin etkisi altına girerek Dersim'in Alevi aşiretlerine karşı "ön yargılı" davranmaya başlamıştır.
1930 yılında Ağrı İsyanı bastırılmıştır. İsyanın liderlerinden İhsan Nuri, İran'a sığınmıştır.
Mareşal Fevzi Çakmak
Ağrı İsyanı'nın ardından Doğu'da incelemelerde bulunan Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, 18 Eylül 1930 tarihinde Başbakanlığa bir rapor sunmuş ve raporunda, bir an önce Dersim'e "askeri harekat" düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir.
Fevzi Paşa'nın bu önerisi doğrultusunda, Ağrı İsyanı'nı bastırmaktan dönen. 7. Alay, 3.Tümen Komutanı Halis Paşa'nın komutasında Dersim'e gönderilmiştir.
Halis Paşa, aşiret liderlerine haber göndererek bu askeri harekatın sadece asi Abasan aşiretine yönelik olduğu belirtilerek, diğer aşiretlerin tarafsız kalmalarını istemiştir. Ancak bu uyarıya rağmen Balıkan, Arelian, Haydaran, Demenan ve Kalan aşiretleri Abasan aşiretini desteklemişler ve 7. Alay'a karşı çok sert bir direniş göstermişlerdir.
24 Ekim 1930 tarihinde 7. Alay saldırıya geçmiş ve bazı köylerdeki asiler etkisiz hale getirilmiştir.
28 Ekim 1930 tarihinde asilerin sert direnişiyle karşılaşan 7. Alay, Dağbek'in kuzeyine çekilmiş, ancak orada da tutunamayarak Panciras köyünün batısına kaydırılmıştır. Komutanlığın verdiği rapora göre bu çatışmalarda 200 kadar asi Kürt imha edilirken, 6 asker şehit edilmiş, 10 asker de yaralanmıştır. Bu sırada Erzincan'daki 73. Jandarma Bölüğü Doğu Dersim'e sevk edilmiş, Elazığ Valisi Fahri Bey de 200 kişilik bir askeri birlikle Nazımiye'ye gelmiştir.
"1931 sonbaharında Dersim gene azgındı. Dersim'in içindeki ve yöresindeki halk yer yer şikayet ediyordu. Haydaranlar Kiğı'ya Yukarı Abbaslılar ve yine Seyit Rıza'nın himaye ettiği Koçgirililer, Kemaliye, Refahiye, Zara ve Sivas'a kadar soygunculuk yapıyorlardı. İki yıl içinde Dersim'de yapılan suçların takibi için çıkarılan mahkemeye çağırma, tutuklama ve yakalama müzakerlerinin ve özel müzakerlerin toplamı 4.680'i bulmuştu.
Dersim'i çevreleyen kazaların 150 bin nüfusluk halkı, Dersimlilerin art arda ve sürekli, taaaruz ve tecavüzlerinden bıkmıştı. Dersim'e yakın yörelerin kazanç ve hayatları Dersimlilerin ayakları altında çiğneniyordu. Toplu ve büyük çetelerin köy basması, sürü götürmesi, mukavemet edenleri öldürmesi, son ayların adi vakaları arasına geçmişti. Dersim'e yakın yerlerdeki halk, malından, canından emin değildi, bu halkın manevi cesaret ve mukavemeti de kırılmıştı.
Dersim'in içi daha acıklı idi. Çemizşkezek, Pertek, Mazgirt ve Hozat kazalarında aşiret hayatından ayrılmış çiftçilerin de ağaların eline düştüğü görülüyordu. Devlete asker ve vergi veren bu halk canını ve malını korumak için kendilerine musallat olan aşiretlere de haraç vermek mecburiyetindeydiler; soyuluyorlar, öldürülüyorlardı.
Aşiretler arasındaki düşmanlık da pek canlı bir halde idi. Bu düşmanlık, tarih boyunca birbirlerini soymalarından başka, eski idarelerin aşiretleri birbirine kırdırmakla Dersim'e hakim olunabileceğini zanneden sakat hareketlerden de hatıralar ve izler taşıyordu."
1932 yılında Genel Müfettiş Dr. İbrahim Tali (Öngören) görevden alınmış yerine Sivas Valisi Vehbi Bey atanmıştır.
Bu sırada Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa, Başbakanlığa sunduğu yeni bir raporda, Dersim'in devamlı sorun çıkarttığını, Dersim halkının cahil olduğunu,bölgede coğrafi koşulların çok kötü olduğunu, yolların yetersiz olduğunu, Dersimlilerin geçim sıkıntısı çektiklerini, arazinin tarıma uygun olmadığını, toprakların belli aşiretlerin elinde olduğunu, insanların yaşadığı evlerin çok yetersiz olduğunu belirterek, alınması gereken önlemleri şöyle sıralamıştır:
1- Ana yolların yapımı,
2- Silahların toplanması,
3- Reislerin, ağa ve şeyhlerin, bir daha dönmemek üzere batıya sürgün edilmeleri,
4- Reisler alındıktan sonra halktan azgın olanların toplatılarak uzak yerlerde öz Türk köylerine yerleştirilmeleri; Dersim'de kalacak olanlara reislerin arazilerin dağıtılması.
Fevzi Paşa'nın raporunda, "Dersim'den öncelikle çıkartılması gereken resileri" sıralarken, ilk sırada "Seyit Rıza, oğulları ve kardeş çocuklarına" yer vermiş olması, çok dikkat çekicidir.

Atatürk'ün Dersim Islahat Hareketi
Atatürk, 1935 yılında Meclisi açış konuşmasında Dersim'de yapılacak "ıslahat programını" şöyle açıklamıştır:
"Yeniden iki genel ispektörlük ve yeniden bazı vilayetlerin kurulması da lüzumlu görülmektedir. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir ıslahat programının tatbiki de düşünülmüştür. Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım. (bravo sesleri, alkışlar)
Tunceli'deki icraatımız neticeleri, bu hakikatın yakın ifadesidir. İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kuderetine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur."
"Uzun yıllardan beri devam eden ve zaman zaman had bir şekil alan Tunçeli'deki toplu şekavet (eşkıyalık) hadiseleri, muayyen bir program dahilindeki çalışmaların neticesi olarak kısa bir zamanda bertaraf edilmiş, o mıntıkada bu gibi vakalar bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe dev-rolunmuştur. (bravo sesleri). Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tamamıyle istifade edeceklerdir."
Atatürk, Tunceli (Dersim)'deki eşkiyalığın, "Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını" engellemesine izin verilmeyeceğini, bunun için de Tunçeli'de bir "ıslahat programı" uygulanacağını 1935 yılında açıklamıştır.
Atatürk'ün "Dersim ıslahat programını" açıklarken söylediği, "İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur" sözleri, "Atatürk Dersim'de soykırım yapmak istiyordu!" diyen Cumhuriyet tarihi yalancılarını utandıracak niteliktedir.
Hükümetin halka "şevkat göstermesini" isteyen Atatürk, Cumhuriyet memurlarının bu "zihniyete" sahip olmalarının önemine işaret etmiştir.
Tunceli'deki "eşkıyalığı" bitirmek için belirli bir program çerçevesinde çalışıldığını belirten Atatürk, "Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tamamıyle istifade edeceklerdir." diyerek, Cumhuriyetin Dersim halkına sahip çıkacağını ifade etmiştir.

Dersim Islahat Hareketi
İsmet İnönü, 1935 yılında Doğu gezisini tamamlayıp dönünce, hazırladığı rapor doğrultusunda çalışmalar başlatılmıştır. Dönemin iki önemli genaerali Kazım Orbay ve Abdullah Alpdoğan, Dersim'i baştan başa gezerek, "Dersim'in medeniyete açılması için" gereken önlemler konusunda raporlar hazırlamışlardır. İki komutan, I. Umumi Müfettiş'le görüşmüş, halkı dinlemiş kasabaları, köyleri, yolları, aşiretleri, incelemiş
ve görüşlerini Başbakan İsmet İnönü'ye sunmuşlardır. Doğu raporları doğrultusunda Hükümet Dersim'de öncelikle yol, köprü ve kışlaları yaptırmıştır.
Kazım Orbay
25 Aralık 1935 tarihinde 2884 sayılı "Tunceli İlinin İdaresi Hakkında Kanun" adıyla özel bir kanun çıkarılmıştır. Bu kanun doğrultusuna Tunceli iline, Genel Müfettişlik yetkileriyle donatılan "korgeneral" rütbesinde bir vali atanmıştır. Başbakan İsmet İnönü, Meclis'te "Tunceli Yasası"nın gerekçesini: "Kendilerini birtakım ağaların ve mütegallibenin nüfuz tesirlerinden korumaya muktedir olamayan cahil ve zavallı halkı hükümet cihazlarıyla korumak" diye açıklamıştır.
1936 yılında 4. Genel Müfettişlik ve Tunceli Vali Komutanlığı'na getirilen Abdullah Alpdoğan Paşa, göreve gelir gelmez bölgede bir dizi önlem almıştır. O önlemler şunlardır:
1- Dersim, Elazığ ve Bingöl'de sıkıyönetim ilan etmiş,
2- Yolların ve köprülerin yapımına hız vermiş,
3- Kahmut, Sin, Karaoğlan, Amutka, Danzik, Haydaran gibi bucak merkezlerinde birer karakol yamış, binaların inşaatına başlamış,
4- Kulan'da yeni bir ilçe oluşturmuş,
5- Askere gidilmesini ve vergi verilmesini istemiş,
6- Başkalarının malına göz koyulmamasını istemiş,
7- Bütün aşiret liderlerini Elazığ'da toplayarak görüşmeler yapmış; silahların, kanun ve asker kaçaklarının teslimini ve Devrim Knaunları'na uyulmasını istemiş,
8- Bu istekleri sonuçsuz kalınca da bölgeye yeni askeri birlikler kaydırmıştır.
O günlerde 11 yaşında olan Mehmet Kangutan, Abdullah Alpdoğan Paşa'nın Dersim'de yaptıklarını şöyle gözlemlemiştir:

"Abdullah (Alpdoğan) Paşa buraya geldiği zaman adli ve idari tüm yetkilere sahipti. İstese adam öldürebilirdi... Bütün aşiret reislerine emir çıkardı. Dedem Karabali aşiretinin reisi olduğu için ona da emir çıkardı: Herkes aşiretin silahlarını göndersin, fes yasak... Dedem belki yüz-yüz elli tüfeği katırlara odun yükler gibi yükledi, gönderdi. Herkes şapka giydi. Tüccarlarda şapka kalmadı. Ve adam yol yapmaya başladı. Atatürk'ün hastalığı zamanındaymış... Abdullah Paşa üç şey istiyordu: Askere gideceksiniz, verginizi vereceksiniz, birbirinizin malına göz koymayacaksınız... Abdullah Paşa'nın bu icraatına rağmen tek tük hadiseler oluyordu. Tabii bunlar büyük bir katliamı icap ettirmiyordu."
İktisat Vekili Celal Bayar, Dersim'e gittiğinde Vali Abdullah Alpdoğan'la da görüşmüş ve bu görüşme sonundaki izlenimlerini raporuna, "General Abdullah Alpdoğan" başlığıyla şöyle aktarmıştır:
"Geçen haftaki Doğu seyahatimde Dersim meselesi en kötü devrelerden birini yaşıyordu. Bu defaki seyahatimde Dördüncü Umumi Müfettiş, General Abdullah Alpdoğan'ın izahatını dinledim. Onun, kan dökülmeden bu meseleinin halli ve Dersim halkının diğer vatandaşlardan farklı olmayarak birer vatandaş haline gelebilecekleri hakkındaki ümidi başlı başına bir hadisedir. Mıntıkasındaki işlerle ciddiyetle uğraşan ve esaslı malumata sahip bulunan Alpdoğan, buna muvaffak olduğu takdirde, yalnız bundan dolayı vazifesini iyi yapmış sayılır ve takdir olunur".
Celal Bayar'ın bu açıklamalarından, Dersim aşiretlerinin "isyan ateşini" iyice alevlendirmeye başladıkları bir dönmemde bile Abdullah Alpdoğan Paşa'nın, Dersim'e silahlı bir müdahale yapmadan bu "sorunu" halletmeye çalıştığı anlaşılmaktadır .

http://haberguncel.blogspot.com/2012/04/dersim-yalanlari-ve-gercekleri-3-sinan.html

2 Mart 2012 Cuma

Dersim Yalanları ve Gerçekleri - 2 - Sinan Meydan

Dersim Yalanları Ve Gerçekleri -1- Sinan MEYDAN

Dersim İsyanın Kökleri
1925 Şeyh Sait İsyanı'dan sonra Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı planlanan bütün "Kürtçü isyanların" kilit noktalarından biri Dersim olmuştur. Ağrı İsyanı'nı planlayan Hoybun Cemiyeti de Dersim'i en önemli merkezlerden biri olarak görmüştür Hoybun Cemiyeti'nin faaliyetleriyle ilgili İçişleri Bakanlığı'nın Başbakanlığa yazdığı 18 Temmuz 1929 tarihli "gizli raporun" 11. maddesindeki "Dersim, ruh meselesidir. Kürt harekatına istinat noktası teşkil eder. Haydaranlı, Bahtiyarlı, Lolanlı, Balabanlı, Karakiyhili, Arelli ve Çarıklı aşiretlerinin tamamen elde edilmesi lazım geldiğinden bu hususu Hoybun Cemiyeti deruhte eder. Bu durum müştereken tesbit edilerek karar altına alınmıştır." ifadeleri, Dersim İsyanı'nın hazırlıklarının Ağrı İsyanı öncesinde başladığını göstermektedir. Nitekim Ağrı İsyanı'na destek olan isyancılardan bazıları Dersim İsyanı'nda da karşımıza çıkacaktır.
Hoybun-Taşnak ittifakında önem verildiği vurgulanan Dersim bölgesinde Koçgirili Alişir, Hoybun bildirilerini aşiretler arasında yayarak bu bölgelerin de Ağrı İsyanı'na destek olmasına zemin hazırlamıştır. Sonuçta Dersim aşiretleri üzerinde dini bir otoriteye sahip olan Seyyit Rıza, devlet görevlilerine karşı direnişe geçmiş, bunun üzerine Ağrı bölgesinden oraya da kuvvet kaydırılmak zorunda kalınmıştır. Böylece merkezi Ağrı olan ayaklanmanın bütün Doğu Anadolu bölgesine yayılması hedeflenmiştir. Hoybun Cemiyeti dağıttığı bildiriler ve yaptığı propaganda ile isyancıların moralini yüksek tutmaya çalışmıştır. Nitekim Cemiyet, 1 Eylül'de yayınladığı bir bildiride, Türk ordusuna büyük kayıplar verdirildiği belirtilmiş ve aynı zamanda Türk kuvvetlerini, bazı köyleri yağmalamak ve bir çok insanı öldürmekle suçlamıştır.
Birinci Ağrı İsyanı, 16 Mayıs 1926'da Yusuf Taşo ve çetesinin İran sınırını geçip Beyazit köylerinden hayvan çalarak Ağrı yaylalarına sığınması ve Hası Telli'nin halkı kışkırtmasıyla başlamıştır. İsyan başarıya ulaşmadan bir ay sonra bastırılmıştır.
1927 Eylül'ünde İkinci Ağrı İsyanı başlamıştır. Avrupa'da ve Amerika'da etkili olan ve Amerika'da bir şubesini açan Hoybun Cemiyeti, İkinci Ağrı İsyanı'nı desteklemiştir. Türkiye, Temmuz 1927'de Sovyet Rusya ile yaptığı bir anlaşma ile Kürt isyanlarına karşı Rusya'yı kendi yanına çekmeye çalışmıştır. Ağrı İsyanı'nda Sovyet orduları sınıra asker yığarak isyancıların hareket alanını daraltmıştır. 1928 yılına gelindiğinde İhsan Nuri liderliğindeki isyancı Kürt grupları Ağrı dağına hakim olmuşlardır. 2 bin kişiden fazla isyancı Kürt, dağlara çıkmıştır.
Hoybun Cemiyeti'nin desteklediği Üçüncü Ağrı İsyanı, 1930 yılında başlamıştır. Mayıs 1930'da 4. ve 6. Kolordular Ağrı dağı yakınlarında toplanarak Ağrı İsyanı'nı bastırmak için harekete geçmiştir. 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında yapılan askeri harekatla Ağrı isyanı tamamen bastırılmıştır.
Başta İhsan Nuri olmak üzere isyancıların elebaşları İran'a kaçmışlardır. İran tarafından tutuklanan İhsan Nuri kısa bir süre sonra serbest bırakılmış ve kendisine İran ordusunda görev verilmiştir.
Hoybun Cemiyeti Ağrı isyanının bastırılmasından sonra gücünü büyük oranda kaybetmesine rağmen Türkiye'ye karşı faaliyetlerine devam etmiştir. Özellikle Fransa, Hatay sorunundan dolayı Hoybun Cemiyeti'nin faaliyetlerini desteklemeye devam etmiş ve dolayısıyla Cemiyeti'nin çalışmaları Suriye'de yoğunlaşmıştır.
Siyasi Kürtçülüğe kültürel bir zemin hazırlamak amacıyla Şam'da 1932 yılında Hawar Dergisi çıkarılmaya başlanmıştır. Celadet Ali Bedirhan ve Kamuran Bedirhan tarafından Hoybun Cemiyeti'nin yayın organı olarak onbeş günde bir Kürtçe ve Fransızca olarak yayınlanan bu dergi, 1943 yılına kadar çıkarılmıştır.
Hawar dergisinin ilk sayısında "amaçları ve özellikleri" başlığı altında derginin sadece ilmi ve edebi bir amaçla kurulduğu belirtilerek yayın politikası şöyle sıralanmaktadır.
a) Kürtler arasında Kürt alfabesi ve gramerinin yayınlanması, menşei ve diğer dillerle akrabalığının incelenmesi (ilk sayıda Kürt alfabesi yayınlanmaktadır)
b) Folklor başlığı altında Kürt efsaneleri, masalları ve Türkülerinin yayınlanması,
c) Kürtlerin yazılı edebiyatları ile müzik, âdet, gelenek, tarih ve
coğrafyalarının incelenmesi ve yayınlanması,
d) Kürt dilinin Hint-Avrupa dil grubuna dahil olduğu, Kürtlerin bugün kullandıkları dilin Medlerin, Perslerin, Farsların dili ile aynı olduğuna dair araştırmaların yayınlanması,
e) Derginin sayfalarının "yakından veya uzaktan Kürtçeye, Kürdistan'a ve Kürtçülüğe ilgi duyanlara" açık olduğu,
f) Kürtlerin modernleşmek istedikleri, ancak Avrupalılara benzemedikleri belirtilmekle "birkaç Kürdün Avrupai giyinmesi bahane edilerek Kürt kıyafetlerini başlık olarak şapkayla ve giysi olarak da smokinle tasvir etmek garip olacaktır" denilerek ırkımıza has âdet, gelenek ve özellikle ile onlardan ayrıldıkları belirtilmiştir.
Günümüz Kürtçülerinin "Kürt açılımı" adı altındaki talepleri, Celadet Ali Bedirhan ve Kamuran Bedirhan gibi "ayrılıkçı Kürtçülerce" 1932 yılından itibaren çıkarılmaya başlayan Hawar Dergisi'nde dile getirilmiştir. Dolayısıyla "Kürtlerin demokratik talepleri" söyleminin arka planında, aslında "Kürtçülerin ayrılıkçı talepleri" yatmaktadır. Zamanla faaliyetleri oldukça azalan Hoybun Cemiyeti'nin, Hatay sorununun gündeme gelmesine paralel, Fransa'nın mandaterliğindeki Suriye'de yeniden canlanmaya başladığı görülmüştür. Nitekim İçişleri Bakanlığı'nın Başbakanlığa yazdığı 12 Ekim 1935 tarihli yazıda; Hoybun Cemiyeti'nin Suriye'de yaşayan kürtlere yardım maskesi altında çalışan fakat gerçekte Hoybun'a yardım toplayan "Kürt Fukara Perver Cemiyeti" adında bir dernek kurduğu, bu derneğin topladığı hububat ve paraları Hoybun'un siyasi amaçları için harcadığı belirtilmiş ve cemiyetin en büyük destekçisinin de Suriye'de kendisini Şeyh Sait'in halifesi ilan eden Şeyh Ahmet olduğu, bu kişinin, geçmişte Türkiye'ye saldırılarda bulunmuş çetelere maddi yardım yaptığı ve eline fırsat geçerse Şeyh Sait'den daha tehlikeli olabileceği vurgulanmıştır.
Hoybun Cemiyeti'nin 1930 yılında açtığı Antakya şubesi de 1935 yılından sonra faaliyetlerini arttırmıştır. Hoybun Cemiyeti'nin "katibi umumisi" olan aynı zamanda Antakya şubesinin de başkanlığını yapan Antakya Lisesi felsefe öğretmeni Memduh Selim, 1936 yılı başlarında Türkiye sınırına yakın Kürt köyleri üzerinde propaganda faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır.
1936 yılı başlarından itibaren Hoybun Lideri Celadet Ali Bedirhan İskenderun, Halep ve Beyrut'taki Taşnak önderleriyle görüşmeler yaparak Cezire üzerinden Türkiye'ye karşı bir hareket yapmayı planlamıştır. Ayrıca Taşnak-Hoybun işbirliğine Türkiye'ye karşı düşmanca duygular besleyen Samdaki "Çerkez Cemiyeti" de dahil edilmiştir. Bu konuda Celadet Ali ile Çerkez Cemiyeti Başkanı Abdullah Bey arasında bir ittifak yapılarak Türkiye'ye karşı üç cemiyetin birlikte hareket etmesi kararlaştırılmıştır. Bu ittifakın yapılmasından sonra Türkiye'ye karşı 1937 yılı başlarında veya ilkbaharda harekete geçilmesi uygun bulunarak Türkiye içindeki taraftarları olarak kabul ettikleri bazı aşiretlere hazırlık yapmaları için talimat dahi verilmiştir. Nitekim 1936 yılı sonlarında Türkiye'nin güney sınırında bir takım çete saldırıları görülmeye başlamış, 1937 yılı başından itibaren bu saldırılar daha da artmıştır. Bu sırada Fransa, İngilizlerin Musul sorununu çözmek için kullandıkları modeli kullanarak Türkiye'ye yönelik "bölücü" hareketleri kışkırtma yoluna gitmiştir. Özellikle Türkiye açısından Hatay'ın ön plana çıktığı 1937 yılında Fransa Dersim İsyanı'nı teşvik etmiştir. Bunun üzerine Türkiye 8 Temmuz 1937 tarihinde Afganistan, Irak ve İran ile Sadabat Paktı'nı kurarak bölgeden yönelebilecek bölücü hareketleri önleme yoluna gir-mistir. Ancak Türkiye'nin çabalarına rağmen 1937 yılında Dersim İsyanı'nın çıkması önlenememiştir.
Bütün bu emperyalist oyunlara karşı Atatürk Türkiyesi de boş durmamıştır: Genç Türkiye Cumhuriyeti, Ağrı İsyanlarını sert bir şekilde bastırdıktan sonra 1932 yılının başında, Celal (Bayar) ve Tevfik Rüştü (Aras) başkanlığındaki iki resmi Türk heyetini İran'a göndermiştir. Bu heyetler, Kürt sorunu konusunda İran'la görüşerek, İran'ın isyancıları himaye etmemesini ve bu konuda Türkiye'ye yardım etmesini istemişlerdir.
Türkiye sadece İran'la değil, Irak'la da Kürt sorunu konusunda görüşmeler yapmıştır. İki kez üst üste Türkiye'yi ziyaret eden Irak Dışişleri Bakanı'ndan, "Barzan bölgesini merkez olarak kullanan isyancı Kürtlere karşı operasyon yapılması" istenmiştir. Irak Hükümeti bu isteği kabul ederek Barzanlı Şeyh Ahmet'e karşı saldırılar düzenlemiştir. Aynı günlerde Irak'ın Ankara Büyükelçisi, İngiliz Büyükelçisi'ne gönderdiği bir yazıda İran, Irak ve Türkiye hükümetleri arasında Kürtlere karşı işbirliğinden söz etmiştir. Bu işbirliği Irakta'ki Kürt isyancılarından Şeyh Ahmet ve Mahmut'u etkisiz hale getirmiştir.
Ağrı İsyanı'nından sonra genç Türkiye Cumhuriyeti içerde de çeşitli önlemler almıştır: 5 Mayıs 1932'de çıkarılan bir İskan Kanunu'yla Kürtlerin bir kısmı Batı bölgelerine yerleştirilmiştir. Aynı kanunla, şeyhlik, beylik ve ağalık kaldırılmış, aşiret resilerinin ve dini liderlerin sahip olduğu yetkiler ellerinden alınmıştır. Türkçeden başka bir dil kullanmak, yeni köyler ve mahalleler kurmak, zanaatkar cemiyetleri oluşturmak da yasaklanmıştır.
Ancak bütün bu dış ve iç önlemlere karşın dışardan "emperyalizm" içerden de "yerli işbirlikçiler" çok geçmeden yeni bir Kürtçü isyan planlamışlardır.
Genç Cumhuriyeti ve Kürt halkını derinden sarsacak olan bu isyanın adı Dersim İsyanı'dır.
Görüldüğü gibi Dersim İsyanı, asla sadece Dersim İsyanı değildir; Dersim İsyanı, 1919-1936 arasındaki "emperyalist" destekli Kürtçü isyanların, bu süredeki yeni isyan hazırlıklarının, genç Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı kurulan "kirli ittifakların" nihai bir sonucudur.

Osmanlı Dönemindeki Dersim İsyanları
Dersim, Osmanlı döneminde çokça isyan etmiştir. Dersim aşiretleri, yaşadıkları bölgenin Osmanlı Devleti'nin maden ihtiyacını karşılayan bir bölge olduğunu fark ettikten sonra sıkça Osmanlı'ya karşı isyan etmişlerdir. Dersim aşiretleriyle Osmanlı arasındaki Alevi-Sünni ayrımı bu isyanları daha da şiddetlendirmiştir. Cengiz Özakıncı ' nın dediği gibi, "Maden demek, silah demek; top, tüfek, gülle demek; gümüş 'akça' ve 'bakır' mangır demekti. Çaldıran Savaşı'ndan sonra Osmanlı devleti, ne zaman doğudaki komşuları Rusya ya da İran'la savaşa tutuşacak olsa, siyasal Aleviliğin, Kızılbaşlığın dağlar ve akarsularla korunaklı kalesi Dersim'in önde gelen kimi aşiretleri, Osmanlı'nın top, tüfek ve para üretiminin kaynağı olan çevredeki madenlere saldıracaktı."
Osmanlı Devleti' 1514, 1534-1535,1548-1549,1552-1554,1578-1590,1603-1611,1615-1618,1622-1639,1723-1727,1730-1732,17351736,1821-1823 tarihlerinde Alevi, Şii, Kızılbaş İran Devletiyle savaşmıştır. Bütün bu savaşlarda, Sünni Osmanlı'nın yerli top tüfek barut üretimi, kimi Alevi-Kızılbaş Dersim aşiretleri tarafından, yöredeki madenlere yapılan silahlı baskınlarla, saldırılarla kesintiye uğratılmıştır.
İsyancı Dersim aşiretleri 17. Yüzyıla kadar "İran'ın maşası" durumundayken, 19. yüzyıldan itibaren önce Rusya'nın, sonra da İngiltere'nin maşası durumuna gelmişlerdir.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda bazı Dersim aşiretleri, Rusya'nın yanında yer almak için Erzurum'daki Rus konsolosuna teklifte bulunmuştur.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında bazı Dersim aşiretleri o bölgedeki Türk kışlalarına, Türklere ve bazı illere saldırmıştır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Dersim'deki Kırgan aşireti, Hozat'ı basarak halkı gasp etmiştir.
1892'de Dersim'deki Koç ve Şam uşakları birleşerek büyük gruplar halinde azgınca etrafa saldırmıştır.
1893-1905 arasında Dersim'de zaman zaman büyük karışıklıklar çıkmış, Arapkir ve Kemah halkı can ve mallarını korumak için Saray ve Babıali'ye şikayet dilekçeleri göndermiştir.
Bütün bu belge ve bilgiler, Cumhuriyet döneminde 1937-1938'deki Dersim İsyanı'nın "Son Dersim İsyanı" olduğunu kanıtlamaktadır! Anlaşıldığı kadarıyla "Dersim'in asayişsizlik tarihçesi" bir hayli gerilere gitmektedir.
1896'da Osmanlı yönetimi, Dersim aşiretlerinin "başı bozuklukları", halka yönelik saldırıları, "yağma" ve "katliamları" üzerine Dersim'le yakından ilgilenmeye başlamıştır. Saray, Babıali, Anadolu Genel Müfettişi Müşir Şakir ve 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa arasındaki yazışmalardan sonra Dersim hakkında bazı kararlar alınmıştır. Bu kararlardan beşincisi, "Dersimlilerin cidden ıslahı için alınması gereken önlemler"dir.
1896 tarihli 5. karardaki önlemelerden bazıları şunlardır:
•Muhtemel bir direniş hesaplanarak, bunu etkisiz hale getirecek kadar 4. Ordu'dan bir kuvvet ayrılacaktır.
•Bu kuvvet güçlü bir komutanın kontrolüne bırakılacaktır.
•Ayrılacak kuvvet sessizce Erzincan, Çemişgezek ve Mamuretülaziz civarından Dersim bölgesine sevk edilecektir.
•Dersim halkını, yirmi para yevmiye ve yarım okka ekmek vererek Hozat yolunun yapımında çalışmaya davet ederek "Dersimlilerin vahşetleri" önlenecektir.
•Aşiretler arasında birleşme önlenecektir.
•Amacın ziraat ve ticaret kapısı açmak olduğu telkin edilerek, halkın ıslahına çalışılacaktır.
•Bu telkinler sırasında muhalefet gösterilmediği takdirde şiddet gösterilmeyecek, aksi halde şiddet gösterilecektir.
•Ne şekilde olursa olsun hiç kimsenin malına el koymamak konusunda askerler uyarılacaktır.
•Bu uygulamaya karşı muhalefet edenlerin Trablus ve Yemen taraflarına sürgün edilecekleri bildirilecektir.
•Askeri harekatın uygulanması sırasında Dersim'de bir süre "örfi idare" uygulanacaktır.
•Dersim sancağı kaldırılacaktır.
•Ovacık, Hozat ve Kızılkilise'de gerektiği zaman Kuzuçan'da örfi idare ilan edilecek ve yer yer "örfi idare mahkemeleri" kurulacaktır.
•O bölgelerdeki kaymakamlık ve müdürlük görevleri o bölge komutanına devredilecektir.
•Kazalarda birer ikişer maliye memuru bulundurulacaktır.
•Uygun birkaç yerde "iptidayi mektepleri" açılacaktır. Eğitim görecek çocuklara yüz dirhem ekmek, senelik bir entari, kuşak ve festen ibaret kapama tarzında bir elbise verilerek çocuklar eğitime teşvik edilecektir.
•Dersim'de bulundurulacak askerin ihtiyaçları zamanında karşılanacaktır.
1896 tarihli bu kararlardan çok açık bir şekilde görüldüğü gibi Dersim, sadece Cumhuriyet döneminde "sorun" olmaya başlamamış, Osmanlı döneminde de çok ciddi bir sorun olmuştur. 19. yüzyılda bazı Dersim aşiretlerinin yağma, saldırı ve isyanları Osmanlı yöneticilerini Dersim ve civarında acil önlemler almaya yöneltmiştir. 1896 tarihli kararlara göre Dersim'e yönelik alınması düşünülen önlemler; bölgeye ordu sevk etmek, aşiretlerin birleşmesini önlemek, halka iş imkanları sağlamak, devlete yönelik muhalefete müsaade etmemek, asileri sürgünle cezalandırmak, bölge yönetimini sivillerden askerlere vermek, yer yer sıkıyönetim ilan edip, sıkıyönetim mahkemeleri kurmak, eğitim düzeyini arttırmak biçiminde sıralanmıştır ki, Dersim'e yönelik benzer önlemler, Cumhuriyet döneminde de gündeme gelmiştir.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, Dersim/Doğu Raporları
Dersim'deki karışıklıkların artması üzerine Osmanlı Devleti, Der-sim'deki asayişsizliklere karşı alınması gereken önlemler konusunda, bölgeye araştrrma-inceleme heyetleri göndererek raporlar hazırlatmıştır.
Osmanlı döneminde "Doğu ve Dersim" konusunda hazırlanan raporlar şunlardır:
1) Anadolu Genel Müfettişi Şakir Paşa'nın Raporu. (1899)
2) Mutasarrıf Mardini Arif Bey Raporu (1903)
3) Mutasarrıf Celal Bey Raporu (1906)
Osmanlı Devleti, bu raporlardaki önlemleri uygulamasına karşın
Dersim'deki "eşkıyalık" ve "isyan" bir türlü bitmek bilmemiştir. Bunun üzerine Osmanlı Devleti 1907'de, 1908'de, 1909'da ve 1916'da Dersim'deki isyancı aşiretler ve eşkıyalar üzerine askeri harekat düzenlemiştir.
Demek ki neymiş! Dersim'e askeri harekat düzenleyen sadece Genç Cumhuriyet değilmiş, Osmanlı da tam dört kez, Dersim'e askeri harekat düzenlemek zorunda kalmış!...
Ama nedendir bilinmez! Cumhuriyet'in Dersim harekatını "katliamcılık" olarak adlandıranlar, Osmanlı'nın Dersim harekatlarını bilmezlikten gelmektedirler!...
Genç Türkiye Cumhuriyeti, 1926 yılında daha Ağrı İsyanları devam ederken Dersim'in her an patlamaya hazır bir bomba olduğunu görerek Dersim'le ilgilenmeye başlamıştır.
Bu doğrultuda, Dersim'i daha iyi tanımak, Dersim'deki sorunları ve çözüm yollarını araştırmak üzere Dersim'e inceleme heyetleri ve raportörler gönderilmiştir.

Cumhuriyet döneminde Doğu ve Dersim konusunda hazırlanan raporlar şunlardır:

1. Ziya Gökalp'in "Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler"
adlı Kitabı (1924).
2. Kütahya Milletvekili Neşit Hakkı Uluğ'un "Doğu'dan Bir Mektup" Başlıklı Çalışması. (1925).
3. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'in Raporu (1926)
4. Elaziz Valisi Cemal (Bardakçı)'nın Raporu (1926)
5. Milli Emniyet Hizmetleri (MEH) Teşkilatı'nrn Van Vilayeti Raporu (1928)
6. MEH'in Urfa Vilayeti Raporu (1928)
7. MEH'in Hakkari Vilayeti Raporu (1928)
8. MEH'in Elaziz Vilayeti Raporu (1928)
9. MEH'in Mardin Vilayeti Raporu (1928)
10. MEH'in Siirt Vilayeti Raporu (1928)
11. MEH'in Diyarbakır Vilayeti Raporu (1928)
12. Elaziz Valisi Nizamettin Ataker'in Raporu
13. Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) Bey'in Birinci Raporu (1930)
14. Büyük Erkanı Harbiye Reisliği'ne Rapor (Fevzi Çakmak Raporu). (1930)
15. Halis Paşa (Korg. Ömer Halis Bıyıktay) Raporu (1930)
16. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Raporu (1931)
17. Birinci Umum Müfettiş İbrahim Tali Bey'in İkinci Raporu (1931)
18. Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu (1932)
19. Erzincan Valisi Ali Kemali Bey'in Erzincan Kitabı (1932)
20. İsmail Hüsrev Tökin'in "Türkiye Köy İktisadiyatı" adlı Kitabı(1934)
21. Başvekil İsmet İnönü Raporu (1935)
22. İktisat Vekili Celal Bayar'ın Şark Raporu (1936)
23. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya'nın Umumi Müfettişler Konferansı'nı Açış Konuşması (1936)
24. Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen'in Umumi Müfettişler Konferansı'ndaki Konuşması (1936)
25. Üçüncü Umumi Müfettişi Tahsin Uzer'in Umumi Müfettişler Konferansı'ndaki Konuşması (1936)
26. Dödüncü Umum Müfettişi Korg. Abdullah Alpdoğan'ın Umumi Müfettişlikler Konferansı'ndaki Konuşması ve Raporu (1936)
27. Dördüncü Umum Müfettişliğin İkinci Raporu (1937 veya 1938)

Görüldüğü gibi genç Türkiye Cumhuriyeti, 1924-1938 arasında, genelde Kürt sorunu, özelde Dersim konusunda tam 27 adet rapor, kitap ve konuşma hazırlatmıştır. Atatürk, bütün bu raporlardan (çalışmalardan) çıkan "ortak analizlere" ve "ortak sonuçlara" göre "Dersim politikasını" biçimlendirmeye çalışmıştır. Yani, Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettikleri gibi genç Cumhuriyetin Dersim politikası, "Atatürk'ün veya İsmet İnönü'nün durup dururken ortaya attığı bir politika" değil; uzun araştırmalar, incelemeler, gözlemler ve sosyolojik tahlillerden sonra, yaşanan olaylar da dikkate alınarak geliştirilmiş son derece "gerçekçi","sistemli" ve "bütüncül" bir politikadır.
Genç Cumhuriyetin "Kürtçü isyanları önlemeye" yönelik "Doğu raporları", özellikle Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra 1925-1928 yıllarında yoğunlaşmıştır. 1930'daki Ağrı İsyanı'ndan sonra Dersim İsyanı'nın ilk işaretlerinin görülmesi üzerine, 1930'ların ortalarında, yerinde incelemeler yapılmıştır.