genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Lozan Barış Antlaşması 89 Yaşında

Ancak günümüzde cumhuriyeti ve Atatürk devrimlerini içine sindirememiş bazı eski dönem kalıntıları Lozan Antlaşması’nı eleştirmeyi sürdürmektedir. Lozan Antlaşması TBMM hükümetinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ulaşmanın yolunu açmıştır. Lozan Antlaşması’nın kabulü ile uluslararası varlığı kabul edilmiş ve ulusal sınırları belirlenmiş olan Türkiye, 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan edecektir.

Cumhuriyet tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri Lozan Barış Antlaşması’dır. 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanan bu antlaşma ile bütün dünya, İstiklal Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran Türkiye’yi tam bağımsız bir ülke olarak tanıdığını kabul ve ilan etmiştir.

Mudanya Ateşkes Antlaşması (3 Ekim-11 Ekim 1922) ile sonuçlanan İstiklal Savaşı’ndan sonra İtilaf Devletleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetini Lozan’da toplanacak olan barış konferansına davet etmek zorunda kalmıştı. Ancak bu davet, aynı zamanda İstanbul hükümetine de yapılmıştı. Böyle bir davet TBMM hükümeti ile İstanbul hükümeti arasında bir sürtüşmeye yol açmak ve Türkiye’yi barış masasında zayıflatmak amacına yönelik bir komploydu.

TBMM, Mustafa Kemal’in öncülüğünde 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırmak suretiyle İtilaf Devletleri’nin bu tuzağından kendini kurtarmış ve yeni Türkiye’nin tek temsilcisinin TBMM ve onun hükümeti olduğunu bir defa daha bütün dünyaya göstermiştir.

Konferansa katılmadan önce karşılaşılan bir diğer sorun da delegasyona kimin başkanlık edeceği sorunuydu. Kongre başkanlığını o tarihte başbakan olan Rauf (Orbay) Bey yapmak istiyordu. Çünkü Rauf Bey, Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması’nda (30 Ekim 1918) Osmanlı Devleti’ni, Bahriye Nazırı olarak temsil etmişti. Bu anlaşma ile Misakımilli’de kabul edilecek olan ulusal sınırların belirlenmesi gibi olumlu bir sonuç alınmışsa da, askeri yönden stratejik noktaların düşman kuvvetleriyle işgali, ordunun terhisi, silahların toplanması ve İtilaf Devletleri’nin gerekli gördükleri zaman istedikleri bölgeyi işgal edebilecekleri gibi ödünlerin verilmesi Mudanya Mütarekesi’nin daha sonradan şiddetle eleştirilmesine neden olmuş hatta “vatana ihanet” olarak nitelendirilmişti. Rauf Bey, Lozan’a gitmeyi ismi etrafında yoğunlaşan etkiden kurtulmak için istiyordu. Ancak Mustafa Kemal, Mudanya Ateşkes görüşmelerini başarıyla yürüten İsmet (İnönü) Paşa’nın gitmesini uygun görmüştü ve onu Dışişleri Bakanlığı’na atamıştı. Bu atama Rauf Bey ve yandaşlarında kırgınlığa neden olmuş, heyet yola çıkmadan önce başarısız olacağı propagandası ortalığa yayılmıştı. Bu olumsuz propagandaya rağmen Lozan’a İsmet (İnönü) Bey’in başkanlığında Dr. Rıza (Nur) ve Hasan (Saka) Bey’den oluşan bir heyet gönderilmiş, heyete danışman, çevirmen ve sekreteryadan oluşan otuzdan fazla teknik eleman eşlik etmiştir. Lozan Konferansı, taraflar arasındaki tartışmaların çok çetin geçmesi nedeniyle bir ara kesintiye uğramıştır. 20 Kasım 1922 – 4 Şubat 1923 yılları “birinci dönemi”, 23 Nisan – 24 Temmuz 1923 yılları da “ikinci dönemi” oluşturur. Birinci dönem toplantılarında İngiliz heyeti başkanı Lord Curzon kendini beğenmiş ve sert bir üslup içinde İsmet Paşa’nın her isteğine karşı çıkmış, ancak sonunda İsmet Paşa’nın direnci karşısında yenilgiyi kabul etmiş ve konferansın ikinci dönemine katılmamıştır.

24 Temmuz’da imzalanan Lozan Ant-laşması ile komşularımızla olan bugünkü sınırlar (Hatay hariç) belirlenmiş, kapitülasyonlar tamamen kaldırılmış, azınlık hakları güvence altına alınmış, Boğazlar silahsızlandırılmış (kendi ordumuz da dahil), Ege adaları Yunanistan’a bırakılmış, Batı Trakya’daki Türklerle İstanbul’daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya’daki Rumlar ile Yunanistan’daki Türklerin mübadelesine karar verilmiş, Patrikhane ve yabancı okulların İstanbul’da kalması kabul edilmiştir.

Dönemin uluslararası koşulları ve en önemlisi varını yoğunu Kurtuluş Savaşı’nda tüketen, savaştan bıkmış ve yoksul Anadolu halkının durumu dikkate alındığı zaman ülke bütünlüğü ve güvenliği yönünden alınan bu sonuçlar nedeniyle Lozan Antlaşması’nın bir diplomatik zafer olduğu anlaşılır.

Ancak günümüzde Cumhuriyeti ve Atatürk devrimlerini içine sindirememiş bazı eski dönem kalıntıları Lozan Antlaşması’nı eleştirmeyi sürdürmektedir. Onlara göre başta İsmet İnönü olmak üzere Lozan’a giden heyetimiz cahil ve tecrübesiz kimselerden oluşmuş ve on iki adayı Yunanistan’a bırakmak, Yunanistan’dan savaş tazminatı almamak, Musul’u İngilizlere bırakmak ve Hatay’ı almamak gibi “vatan hainliği” sayılacak hatalar işlemişlerdir. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920), bir antlaşma olmayıp sadece bir teklif olduğu için, onu Lozan Antlaşması ile karşılaştırmanın anlamsız olacağı gibi yalana dayalı bir savunma ile Sevr’i imzalayan Osmanlı hükümetini aklamaya ve Lozan’ı imzalayan TBMM hükümetini karalamaya yönelmişlerdir.

Lozan Antlaşması TBMM hükümetinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ulaşmanın yolunu açmıştır. Lozan Ant-laşması’nın kabulü ile uluslararası varlığı kabul edilmiş ve ulusal sınırları belirlenmiş olan Türkiye, 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan edecektir.

Lozan Antlaşması’nın seksen dokuzuncu yılını kutlarken, görüşmeleri Ankara’dan yönlendiren Mustafa Kemal’i ve bize bu diplomatik zaferi kazandıran heyetimizin üyelerini başta İsmet İnönü olmak üzere, minnet ve saygıyla anıyoruz.

Prof. Dr. Vural F. SAVAŞ Mustafa Kemal Derneği Genel Başkanı

Lozan'ın Değerini Bilmek - Ertuğrul Kazancı

Lozan Antlaşması’nın kazandırdığı tam bağımsızlık bilinci, emperyalist destekli ‘Sevr’ yandaşı karşıdevrimcilere yabancıdır. Lozan’da hukuksal temeli atılan ilerici ve toplumcu Cumhuriyet, saldırı hedefleridir. Ama onurlu Lozan ruhuyla çetin süreçler yine aşılacaktır.
Tarihte Lozan Antlaşması’nın taşıdığı değer kadar önemli uluslararası bir sözleşme enderdir. Hitit ve Mısırlılar arasında barış amacıyla yapılan “Kadeş” Antlaşması’ndan sonraki en geçerli ve uzun ömürlü devletler arası yazılı uzlaşma Lozan’dır. Ama Lozan Antlaşması; sadece iki ülke arasında değil, bir ulusun; “yedi düvele” karşı can pahasına kazandığı utkunun sonundaki evrensel nitelikli hukuk belgesidir. Lozan; “mazlum halkların” zulme karşı duruşuna öncülük eden direnç sayfası ve “Sevr” alçalışının 87 yıldır içine sindiremediği bir yükseliş gururudur.
24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lozan Antlaşması, kimi çevrelerce tartışılmak istenilen tarihsel odaktır. 1923-1950 yılları arasını kapsayan Cumhuriyet dönemini “ret ve inkâr” edenlerin siyasal kazançlar elde ettiği bu ülkede işi temelinden baltalamak, şaşmaz gündemdir. Oysaki gerçekte Lozan Antlaşması, örneğin; Nâzım Hikmet’in “Kuvayı Milliye” destanında anlatımını bulan olağanüstü bir kalkışma, emperyalist basın diliyle; “Ateşler içinden yeni bir devlet doğuyor” kaygı ve saptaması yapılan bir diriliş ve dünya savaş tarihinde ayrıntılarıyla yer eden bir ihtilal başarısıdır.
Ama önce Kurtuluş Savaşı’nı yadsıyıp sonra da Lozan’a dönerek; “Olmayan utkularla dolu birkaç cephe çatışmasının ardındaki ant-laşma niteliğindedir” şeklindeki yaklaşım, karşıdevrim cephesinin söylemi olarak sürmektedir. Bu gerçek dışı saptırma; “resmi tarihi ele almak ve demokrasiyi yerleştirmek için eleştirel bakış” savıyla ve kasıtlı bir bilenmişlikle öne sürülmektedir.
İrdeleme:
Bu ülke Lozan’da yaşamsallık bulan devrimci ulusal anlayışın ürünüdür. “Tam bağımsızlığı” ilke edinerek; kapitülasyonları, emperyal sarkmaları ve içerideki hıyanetleri silkip atan antlaşmanın adı; Lozan’dır. Lozan; yönetsel ve ekonomik vesayet altında yaşamayı kökünden kesen ve Atatürk’ün deyişiyle “Tarihte misli görülmemiş bir hesaplaşmanın” ucundaki başarıdır. Lozan’dan sonra kurulan devrimci Cumhuriyet; kula kulluk yapan geleneği, boyun eğicilik ve yaranıcılığı kaldırmıştır. Lozan’dan sonra, siyasal erkte tam bağımsızlık, ekonomide kamuya yararlı atılımlar, sosyal ölçekte uygarlaşma ve kültürel anlamda kendi ulusal değerlerini özümsemek vardır.
Kurtuluş ve kuruluşun hangi koşullarda olduğunu bilmeyen veya anlamak istemeyenler, Lozan’dan yakınmaktadırlar. Çünkü bu ant-laşmadaki tam bağımsızlıkçı ruh, “Sevr” yandaşlarına yabancıdır. Lozan’dan sonra getirilen ve ülkemiz anayasalarında korunan devrim yasalarını çekiştirmek, tartışmaya açmak ve hatta tasfiye etmek, amaçlarıdır. Lozan’da maddi temelleri atılan Cumhuriyetle karşıdevrimin didişmesi bu yüzdendir.
Farklı siyasal düşüncelere demokratik hak ve olanak tanıyan, öncülük eden rejimin adı; Kemalizmdir. 1925 ve 1930’lu yıllarda. “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” ile “Serbest Fırka” demokratik bir ortamdan yararlanarak çalışmalar yapmışlardır. Ama Cumhuriyet ve devrim ilkelerini yadsıyan tutumlarına karşın rejim elbette yasal önlemler almıştır. 1945 yılında yeniden ivme kazanan muhalefet eylemselliklerinin de rejim tarafından tanınan çok partili tabloda yer alması dikkat çekicidir.
Kemalist sistem, demokratik yaşamı yasal açıdan hiç yasaklamamış, aksine ardında durmuştur. Çünkü Lozan’a vaktiyle şanlı Anadolu İhtilali’nin direncinden kuvvet alarak giden gücün kaynağı, en görkemli demokratik öğe bulunan ulusal iradenin özgürlük inancından esinlenmiştir. Ama iç ayaklanma, irtica ödünleri ve çağdışılıktan nemalanan gelişmelere de isabetle karşı konulmuştur.
Lozan’ın 87. yıldönümünde görünen odur ki; Cumhuriyet’in toplumsal dokusu bozularak, “sosyal devlete” dayalı ekonomik yapı, liberal keşmekeşe terk edilmiştir. Kültürel kazanımlar çiğnenmiştir. Siyasal arenanın aldatıcı ve kandırıcı koşullarında; dışa bağımlı, emperyalizme tutsak ve ulusal coşkuları köreltilmiş kitleler yaratılmıştır.
Ama öbür yandan Lozan esaslarına bağlı devrimci Cumhuriyet yurttaşlarının ilkesel kararlılıkları, geleceğe ilişkin güvence değerini asla yitirmemiştir. “Kemalist Aydınlanma” sisteminin derin kökleri, ülke ve ulusun temellerinde yer eden yaşamsallığını sürdürmektedir.
Demokratik aydınlanmanın da adı olan Kemalizm, Lozan’da yaktığı meşaleyi dosta ve düşmana karşı elinde tutmaktadır. Lozan düşmanları, Cumhuriyet ve devrim olgusunun karşıtlarıdır. Onlar, “Türk’ün makûs talihinin yenildiği” İnönü meydan savaşlarıyla “Sakarya” ve “Dumlupınar” utkularını yok sayanlardır. Onlar, “halk önderliğindeki” var oluşu önemsemeyen, emperyalizmin sömürgen yandaşlarıdır. Onlar, çağcıllık ve toplumculuk kavramlarını içlerine sığdıramayanlardır. Onlar, “safsata ve hurafelerle” yoğrularak, yüzyıllarca süregelen hanedanlık özlemine kamu zararına biat ederek iç ve dış oligarşiye yanaşan, ülke ve ulus kötücülleridir.
Sonuç:
Lozan’ın yıldönümünde, Atatürk’ün deyişiyle “Büyük işlerin yetenekli yapıcısı” İsmet İnönü’yü saygıyla anıyor, Sevr’e karşı Lozan olgusunu koruyup kollamanın sorumluluğunu ulusça bir kez daha anımsıyoruz.
Ertuğrul Kazancı-Eğitimci/Hukukçu /24-Temmuz-2010

Kaynak:http://haberguncel.blogspot.com/2012/07/lozanin-degerini-bilmek-ertugrul-kazanci.html

2 Aralık 2011 Cuma

İşte 10 Maddede Dersim Gerçeği

Dersim tartışmasının devam ettiği bugünlerde Soner Yalçın'ın 2 yıl önce Hürriyet'te kaleme aldığı yazısını tekrar hatırlatma gereği duyduk. İşte 10 maddede Dersim gerçeği...

Dersim’in asıl adı nedir? Bu bölgede oturanlar nereden, ne zaman gelmişlerdir? Akrabaları hangi ülkede yaşamaktadır? Türk müdürler; Kürt müdürler? Yoksa nedirler? Dillerinin özelliği nedir? Alevi midirler? Eğer önyargılarınızın tutsağı iseniz bu yazıyı hiç okumayınız. Yok anlamak-öğrenmek istiyorsanız; işte size 10 maddede Dersim gerçeği…
Albert Einstein’ın sözünü bilirsiniz:
“Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur.”
Ama bu baş belası tabuları yıkmak zorundayız.
Çünkü…
Hacı Bektaşi Veli’nin söylediği gibi, “ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”
Bu arada şu görüşümü tekrarlayayım:
Kişi kendini hangi kimlikte görüyorsa, hissediyorsa öyledir. Ve saygındır.
Ayrıca, kimileri gibi “alternatif tarih” adına inkarcılık yapacak da değilim.
O halde…
Gelelim Dersim derslerine…

Madde 1) Dersim’in kökü nereye dayanıyor?

Anadolu kavimler kapısıdır…
Dersim bölgesine ilk yerleşimin M.Ö 6 binlere kadar uzandığı biliniyor.
Subarlar, Hurriler, Asurlular, Hititler, Akadlar, Frigyalılar, Urartular, Medler, Persler, Makedonyalılar, Kapadokyalılar, Romalılar, Sasaniler, Araplar, Bizanslılar, Selçuklular, Moğollar, Akkoyunlular, Osmanlılar gibi kimler gelip kimler geçti.
Dersim bölgesine kimi “İşuva” adını verdi: kimi “Supani”…
Yaşayanlara kimi “Muştular” dedi; kimi “ Müşkiler”…
Ne diyordu koca Ahmet Arif:
“Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?..”

Madde 2) Dersim’in adı nereden geliyor?

Dersim; Farsça, “der” (kapı), “sim” (gümüş) sözcüklerinden oluşan bir isim tamlamasıdır. Türkçe’ye “Gümüşkapı” olarak çevirebiliriz.
Güney ağızlarında Dersim, “Darsim” diye telaffuz ediliyor. Kimi tarihçi bunun sadece söyleniş olmadığını belirtiyor. Onlara göre “Darsım” Zazaca bir sözcük; ‘dar” (ağaç) ve “sim” (gümüş) idi; ve Darsım aslında “Gümüşağaç” demekti.
Bu teze göre, Dersimliler “ağaca tapınmaları” nedeniyle bu ismi kullanıyorlardı!
Ancak yazdığımız gibi bölgeye birçok uygarlıklar geldi. Ve bunların çoğu isim değiştirdiler.
Örneğin Çemişkezek bölgesine; Hititler “Zuhma”; Urartular “ Tamişkiş”; Romalılar “Hieroplis”; Bizanslılar “Tsimisca” dediler…
Dersim’in adı uzun yıllar “Daranalis” olarak kaldı. Bu ismin, M.Ö 519’da Doğu Anadolu’yu fetheden Pers Kralı Dara’nın adından kaynaklandığı ileri sürülüyor.
Bu noktada “Daranalis” ve Persler’in adını geçirmemizin özel bir nedeni var. Çünkü Dersimlilerin asıl yurtları Anadolu değil; İran.

Madde 3) Dersimliler aslında nerelidir?

Horasanlıdırlar.
Hazar Denizi’nin güney batısında (Tahran’ın kuzeyinde) Deylem/Daylam bölgesinde, Pers öncesi halklardan bir topluluk yaşardı: Deylemliler/Daylamlılar!
İran’daki Büveyhoğulları Devleti’ni (932-1056) bunların kurduğu biliniyor.
Bu halk 13’üncü yüzyılda Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya geldiler. Anadolu’da yaşadıkları bu bölgeye kendi adlarını verdiler.

Madde 4 ) Dersimlilerin akrabaları kimler?

Günümüz İran’ın Kuzey Horasan Eyaleti’nde Deylaman bölgesi vardır. Lahican, Siya, Kal, Koh, Mazendaran, Rast, Gibal, Pir Pulur, Fumen, Gerekerd, Gilan, Teberistan, Chalus, Kalar, Enzeli, Varemin, Bar, Tufem, Rudsa, Muvaz, Kohaman, Hasan Rud, Emurluh gibi yerlerde yaşayanlar Dersimlilerin akrabalarıdır.
Konuştukları dil ise Zazacadır.
“Dersim’de Kökler” adlı kitabından yararlandığımız Ali Kara, İran’daki “Dersimliler” konusunda araştırma yaptı. Anadolu’daki Dersimlilerle konuşma, türkü söyleme, inanç, yaşam tarzı konusunda aynı olduklarını yazdı. Kadın-erkek eşitliğini; kadınların başlarını kapatmadığını, isimlerin doğa adları olduğunu gözlemledi. “Cem”lerine katıldı. Aslında Şamanizm’in, Zerdüştlüğün hala yaşatıldığını fark etti.


Madde 5)
Dersim dilinin kökeni nedir?

Persler’in “Bisitun Kitabeleri”nde Deylemlilerin konuştukları dile “Zuzu” deniyor. “Zuzu” bugünün anlamıyla Zaza!
Kimi dilbilimcilerine göre bu dilin adı, Deylem’den türeyen “Dımılıce”dir.
Bu nedenle bilimsel sınıflandırmada bu dil ailesinin "Kuzeybatı İranî diller" grubunda yer aldığı belirtilmektedir.
Dil bilimcileri ve Zazalar, Zazaca/Dımılıce’yi bir dil olarak kabul eder.
Keza İranoloji dilbilimine göre de, Zazaca başlıbaşına bir dildir.
Kürdolojinin babası sayılan V. Minorsky; ve David Mc Kenze, Prof, Goiche Kojima, Susani, Oskar Mann ile Karl Hadank gibi bilim adamları Zazaca'nın bir Kürt lehçesi olmadığını kanıtlamışlardır.
Zazaca; eski dillerden Partça’nın devamı olarak kabul edilir
Fakat bazı Kürdologlar bu durumu kabul etmezler; Zazaca'yı Kürtçe'nin dört lehçesi arasında sayarlar.
Bütün Kürtler meseleye “milliyetçilik penceresinden” bakmazlar; “Kürdistan Milliyetçilik ve Dil” kitabının yazarı Amir Hassanpour gibi kimi Kürt dilbilimciler, Zazaca’nın Kürt lehçelerinden yapısal olarak farklı olduğunu yazar.
Yine de bazı Kürt “aydınlar”, Zazalar’ın Kürt olmadığını iddia edenlere ateş püskürürler. Ebubekir Pamukçu, Ali Kaya veya Kürt M Şerif Fırat gibi yazarları “inkarcılıkla” suçlarlar!
Şurası bir gerçektir ki, Zazalar’ın önemli bir bölümü günümüzde Kürt kimliğini benimsemişlerdir.
Bu arada…
Bazı Türkologlar da, Zazaca'yı Türkçe'nin bir lehçesi varsayar ve; Zazaların Horasan'dan gelen Türk boyu olduğunu iddia ederler. Bunlara göre Zazalar, Dersim’e gidince Kürtleşmişlerdir!
Devletin resmi tarih tezi de böyledir.
Kuşkusuz bu “resmi tarihtir ve mutlaka yanlıştır” anlayışı doğru değildir.
Madde 6 ) Zazaca konuşulan iller hangisi?
Tunceli(bütün ilçeler);
Bingöl (bütün ilçeler);
Elazığ (Batı bölgesi hariç);
Diyarbakır (Ergani, Çermik, Dicle, Lice, Çüngüş, Hani, Kulp, Eğil, Hazro); Urfa (Siverek, Bucak);
Muş (Varto);
Sivas (Zara, İmranlı, Ulaş, Kangal, Hafik, Divriği, Gürün) Adıyaman (Gerger);
Erzincan(merkez ve Tunceli'ye yakın yerlerde); Batman (Merkez, Sason); Bitlis(Mutki,Tatvan);
Malatya (Pötürge, Doğanyol, Arguvan);
Ardahan(Göle); Uşat Eşme gibi Batı’daki bazı ilçe ve köylerde de sürgünler nedeniyle konuşulmaktadır.
Zazaca sadece Türkiye’de konuşulmuyor. İran’da da en az 1 milyon insanın Zazaca konuştuğu biliniyor. Bunların küçük bir bölümü, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Anadolu’dan kaçan Türkmen aşiretleridir.

Madde 7) Dersimliler Alevi midir?
Zerdüşt/Yezidi olan Deylaman halkı 873’te Müslüman oldu.
917’de ise Caferi Sadık mezhebini / Aleviliği kabul ettiler.
Kimi tarihçiye göre Zaza Aleviliği; Şii inancıyla, Zerdüştlüğün gelenek ve göreneklerinin bileşiminden oluşmuştur.
Gelelim Anadolu’daki Dersimlilere…
Dersim denince akla 126 aşiret ve boyun birleşmesi geliyor. Bunların hepsi Zaza değil. İçlerinde Türkmen aşiretleri de var.
Bu aşiretlerin hepsinin tarihsel hikayesi farklı olduğu için hepsini ayrı ayrı ele almak gerekir. Bölgeye geliş tarihleri bile farklılıklar gösterir. Örneğin Hz. Muhammed soyundan geldiklerini iddia eden Kureyşan Aşireti, Melihşah döneminde Dersim’e geldi.
Geliş tarihleri farklı olsa da Dersim bölgesindeki Zazalar’ın büyük çoğunluğu Alevi’dir. Fakat Sünni olan Zazalar’ın bulunduğunu da eklemeliyiz:
Örneğin Cibranlı Halit Bey Sünni bir Zaza Kürdü’ydü.

Madde 8) “Tunceli” adı ne zaman verildi?
Vakit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak 1937-38 Dersim İsyanı’nı bastıran askeri harekatın adının “Tunç- Eli” olduğunu ve operasyondan sonra Dersim’e “Tunceli” adının verildiğini yazdı. Doğru değildir.
Osmanlı, Tanzimatla birlikte yeni idari yapılanmaya gitti.
O tarihe kadar “başına buyruk olan” Dersim sancaktı.
1847’te; Hozat merkez olmak üzere Erzurum vilayetine bağlıydı;.
1859’da; Harput eyaletine; 1867’de ise topraklarının bir bölümü Erzincan sancağına dahil edildi.
1879’da ayrı bir vilayet oldu.
1886’da tekrar mutasarraflığa indirildi.
1892’de Elazığ’a bağlandı.
Görüldüğü gibi Osmanlı, Dersim’i hep bölerek yönetmek tavrı içinde oldu.
Gelelim Cumhuriyet dönemine:
Dersim 1923’te ilçe yapılarak Elazığ’a bağlandı.
Ancak…
25 Aralık 1935’te, 3195 sayılı, 2884 no’lu kanunla “Tunceli” adıyla il yapıldı.
Sünniliği devletin resmi ideolojisi haline getiren Osmanlı’nın Dersim’e bakışı belliydi. Peki ya Cumhuriyet’in?
Bunu İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın isteğiyle sadece 100 adet basılan “Dersim” kitapçıktan anlayabiliyoruz:
“Dersim’in coğrafi ve toplumsal yapısı, çapulculuk ve isyana teşvik edicidir. Halk bu yüzden vergi vermiyor, yasa dinlemiyor ve askerlik hizmeti yapmıyor. Toprağı tarıma elverişli olmadığı için çapulculuk yapıp çevre bölgelerdeki halka baskın yapıyor. (2700 kaçak vardı.)
Halkın gerçek efendileri; şeyh, seyyid, dede, ağa ve bey takımıdır. Dersim mutlaka devletin egemenliğine girmelidir. Ancak bölgede sadece asker ve jandarma bulundurmakla itaat sağlanmaz. Köklü ıslahat şarttır.
Dersim halkı Oğuz boylarından gelmiş Türkmenlerdir. Sonradan Kürtleşmişlerdir. Türk kökenlerine çevirmek için kışlaların yanına okul yapılmalıdır.
Ağalar ve Seyyidler bölgeden Türklerin yoğun olduğu bölgelere sürülmelidir.”
Cumhuriyet, Dersim’i merkeze hükümetin kontrolüne alıp çağdaşlaştırmak istiyordu.

Madde 9) Atatürk’ü seviyorlar mı?
Dersimliler, Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’in yanında yer aldı.
Sivas ve Erzurum kongrelerinde 250 Zaza gönüllü koruyuculuk yaptı.
Kongrelere Diyap Ağa ve Hasan Basri’yi milletvekili olarak gönderirler.
23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’ne ise altı milletvekiliyle temsil edildiler.
Şeyh Said isyanına katılmadılar.
Dersimlilerin Atatürk sevgisinin iki nedeni vardır:
Birincisi, Cumhuriyet Aleviler’i özgürleştirmişti.
İkincisi Aleviler Atatürk’ün Alevi olduğunu düşünüyordu. Kimi Alevi’ye göre ise Atatürk “mehdi” idi.

Madde 10 ) Dersimliler niye ayaklandı?
Temel sebep; ülkenin batısını siyasi, iktisadi ve kültürel olarak “modernize eden” Cumhuriyet yönetiminin, artık ülkenin doğusuna da el atmasıydı.
Cumhuriyet bölgedeki yoksulluğu-geri kalmışlığı ortadan kaldırmak istiyordu.
O küçük bütçesine rağmen 4 milyon lira ayırmıştı. Bununla yollar, köprüler yapmayı planlıyordu.
Bölgeye “el atma”nın siyasi nedeni ise; Cumhuriyet’in, ağa ve şeyhlerin hüküm sürdüğü feodalizmi tasfiye etmek istemesiydi. Atatürk aşiret sisteminin yıkılmasını ve toprak reformu yapılmasını istiyordu.
Meselenin kültürel ayağı da vardı. Dersim halkını Kürtleşmiş Türk olarak görüyorlardı. Mecburi iskan yasası çıkarılarak, Dersim aşiretlerinin Türklerin yoğun yaşadığı bölgelere göndererek Türkleşmesinin sağlanacağını planlıyorlardı.

Ankara’daki bazı bürokrat ve siyasilerin Osmanlı döneminden kalma, “Sünniler devlete bağlıdır, Aleviler kötülüklerin başlıca nedenidir” şeklindeki Alevi düşmanlığıyla yaptıkları yönlendirmeler “reformların” sert olmasına yol açtı.
Cumhuriyet kadroları reformları hayata geçirme konusunda ikiye bölündü; Vali Cemal Bey gibi uzlaşmadan yana olanlarla, Umum Müfettişi İbrahim Tali gibi sert tedbirlerin alınmasından yana olanlar arasında.
En sert görüşler Mareşal Fevzi Çakmak’a aitti; Kürt memurlara bile karşıydı!
Diğer yanda…
Şunu da eklemem gerekiyor; 1937-38 askeri harekatı Dersim’e yapılan ilk operasyon değildi.
1861’den başlayarak Dersim’e sürekli askeri harekatlar düzenlendi.
Yazdığım gibi bunun temel nedeni iktisadiydi.
Tanzimat’ta da, II. Meşrutiyet’te de, Cumhuriyet’te de aynı durumla karşılaşılmıştı: Aşiret ağaları yeniden yapılandırılan merkezi yapının kontrolüne girmek istemiyordu. Kendi kanunlarını kendilerinin koyduğu feodal düzenin yıkılmasına karşı çıkıyorlardı.
Bölge halkının yoksul ve cahil olması, feodal düzenin sürmesini isteyenler tarafından hep kullanılmıştır.
Kuşkusuz onlarca zulme uğramış Dersimlilerin merkezi iktidarlara güvensizlikleri de bunda etken olmuştur.
Aynı bugün olduğu gibi…

Soner Yalçın
Odatv.com

7 Kasım 2011 Pazartesi

ATATÜRK ve Milli Eğitim

Hükümetin, TBMM'nin denetiminden geçirmeden, muhalefet partilerinin görüşünü almadan, bir kanun hükmünde kararname (KHK) ile silbaştan düzenlediği Milli Eğitim Bakanlığı'nın yeni Teşkilat Yasası'nı, Bakan Ömer Dinçer, 14 Eylül Çarşamba günü "Hiçbir ideolojik yönü yoktur" diyerek açıkladı.
“Ancak, ertesi gün yayın organlarından öğreniyoruz ki, Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine gönderme yapan şu bölümce yasadan çıkarılmış: Atatürk inkılap ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini, seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş vatandaş olarak yetiştirmek üzere, Bakanlığa bağlı her kademedeki öğretim kurumlarının öğretmen ve öğrencilerine ait bütün eğitim ve öğretim hizmetlerini planlamak, programlamak, yürütmek, takip ve denetim altında bulundurmak.”
Bakanlık Müsteşarı Sayın Emin Zararsız da, bu değişikliğe neden gerek görüldüğü kendisine sorulduğunda, "Bu ilkeler Anayasa'da ve Bakanlığın temel kanununda da yazılı olduğundan Teşkilat Kanunu'nda yer verilmesine gerek görülmedi" der.
1995 yılında Sivas'ta yaptığı bir konuşmada:
"Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti'nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin; laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha ademi merkezî, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum" diyen bugünün Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer'in, kendisiyle aynı görüşü paylaşması doğal olan müsteşarından gelen böyle bir yanıt, ne kadar inandırıcı olabilir?..
Anayasamızın 42'ncı; Milli Eğitim Temel Yasası'nın 2'nci maddesinde yer alan bu ilkenin MEB'in Teşkilat Yasası'ndan çıkarılmasıyla ulaşılmak istenen amaç, bir iki yuvarlak sözle örtülemeyecek kadar açık. Bu değişiklikle, Atatürk devrim ve ilkelerini, Cumhuriyetin temel niteliklerini benimseyen milli ve laik eğitim sonlandırılarak etnik ve dinsel eğitime kayma eğilimi gözlenmektedir.
KHK'ler ve yeni yönetmeliklerle getirilen:
1- İlköğretim öğrencilerinin yaş sınırı aranmadan Kuran kurslarına gönderilebilmesi... (Eski düzenlemede ilköğretim öğrencileri 5'inci sınıfı bitirmiş olmaları koşuluyla 11 yaşından sonra; hafızlık eğitimi veren kurslara da ilköğretimi bitirmiş olma koşuluyla 15 yaşından sonra Kuran kurslarına katılabiliyordu.)
2-İlköğretim öğrencilerinin okula devamsızlıklarını izlemek amacıyla hazırlanan "Aşamalı Devamsızlık Yönetimi" kapsamında, devamsız öğrencinin ailesine yapılacak ev ziyaretine bölgenin imamının da katılmasının; okullarda kurulacak kurullara, ihtiyaç duyulması halinde imanların da üye olmasının sağlanması...
Gibi laiklikten uzaklaşma görünümü veren değişiklikler de basınımızda tartışılır oldu.
***
Atatürk ve devrim çınarının her gün yeni bir dalının budandığı günümüzde bazı omuzlara ağır gelmeye başlayan Cumhuriyet'in, o bunalımlı kuruluş günlerline doğru şöyle bir uzanırsak:
İkinci İnönü Savaşı'ndan üç ay sonra, cephedeki güçleri artırılıp günün modern silah ve gereçleriyle donatılan Yunan ordusu 10 Temmuz 1921'-de yeni bir genel saldırıya geçer. 16 Temmuzda Kütahya bölgesinde tam cepheli kanlı savaşlar yapılmaktadır. Ülke, yoksulluk içerisinde; ordu, yorgun ve donanımsız; Büyük Millet Meclisi gergin ve tedirgin...
Kitaplığımda, ülkenin o kara günlerinin yoksulluğunu belgeleyen bir yapıt var: Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi'nin birinci cildinin ilk baskısı.
Devletin elinde dergi bastıracak kâğıt yok: Tutanak Dergisi'nin bir bölümü, ciltlenmeye elverişli olmayan, dikkatli kullanılmazsa yırtılıverecek sarı saman kâğıtlara basılmış; onlar tükenince, bir kısım toplantıların tutanağı kareli kağıtlara, bazıları da 1940'lara kadar "kesekâğıdı" denilen ve kâğıt torba yapmada kullanılan kahverengi kâğıtlara basılmış... Gün gelmiş, basım olanağı da kalmamış, mürekkepli kalemle elde yazılı sayfalar var cildin aralarda...
Yine o günlerde Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa'nın (İnönü), yazılı emirlerini iletecek kâğıt bulunamadığından, Yunan tarafının, halkı yanıltmak ve yıldırmak amacıyla uçaklarla havadan attıkları el büyüklüğündeki propaganda kâğıtlarını toplatıp onları kullandığı, savaşa katılan kumandanların anılarında yer alır.
Kâğıt, eğitim demektir; kâğıtsız eğitim olmaz!..
Bir yanda bütün şiddetiyle bağımsızlık savaşı, diğer yanda yokluklar içerisinde var olma çırpınışları sürerken 16 Temmuz 1921 günü Mustafa Kemal, Ankara'da topladığı öğretmenlerle ilk Maarif Kongresi'ni (Milli Eğitim Kurultayı) düzenler ve açılış konuşmasını da kendisi yapar. Bu konuşmadan dikkate değer birkaç bölümce ile sözü Mustafa Kemal'e bırakalım:
Bayanlar, Baylar! (...)
Yüzyılların yüklettiği derin bir yönetim savsaklamasının devlet yapısında açtığı yaraları giderecek çabaların en büyüğünü, hiç kuşkusuz eğitim yolunda harcamak gerekecek... Gerçi bugün güçlerimizin bütün kaynağını düşmanlara karşı kullanmak zorundayız... Ancak elverişli ve yeterli koşulları elde edinceye kadar geçecek savaş günlerinde de tam bir özenle işlenip çizilmiş bir ulusal eğitim programı yapmaya ve eğitim ve öğretim kuruluşlarımızı bugünden verimli bir çabayla çalıştıracak esasları hazırlamaya bakmalıyız. Şimdiye kadar sürüp gelen okuma ve yetişme yanlışlıklarının ulusumuzun gerilemesinde en önemli nedenlerden biri olduğu kanısındayım. Onun için bir ulusal eğitim izlencesinden söz ederken eski dönemin boş inançlarından ve yaradılışımızdaki niteliklere uymayan yabancı düşüncelerden; Batıdan ve Doğudan gelen etkilerden tümüyle uzak, ulusal ve tarihsel doğamıza uygun bir eğitimden söz etmek istiyorum.
Silahıyla olduğu kadar kafası ile de savaşmak durumunda olan ulusumuzun, birincisinde gösterdiği gücü ikincisinde de göstereceğinden kuşkum olmamıştır.
Ulusumuzu yetiştirmek gibi kutsal bir ödevi benimsemiş olan yüce topluluğunuzun bugünkü koşulları göz önünde bulundurarak ve her türlü güçlüğü göze alarak bu yolda sarsılmadan yürüyeceğine güvenim vardır. Ödeviniz çok önemlidir, başarılı olmanızı dilerim.
***

Tarih 2 Ekim 1922, Mudanya Barış Anlaşması imzalanır ve Türk'ün "Kurtuluş Savaşı "sona erer. Bütün dünyanın -düşmanların bile- övgüyle karşıladıkları bu büyük utkuyu kutlamak için Bursa'ya gelen İstanbul öğretmenlerine Şark Tiyatrosu'nda Mustafa Kemal'in yaptığı konuşma da, özellikle öğretmenler için tarihi önemi olan bir belgedir.
Bayanlar, Baylar!
İstanbul'dan geliyorsunuz. Hoş geldiniz!
İstanbul'un ışık ocaklarını temsil eden yüce topluluğunuz karşısında duyduğum haz sonsuzdur. Yüreklerinizdeki duyguları, kafalarınızdaki düşünceleri doğrudan gözlerinizde ve alınlarınızda okumak benim için olağanüstü bir sevinç kaynağıdır...
Bir ulusu, uğradığı bir yıkımdan kurtarmakta, bir ulusu uyandırmakta, aydınların ne önemli bir ödevi olduğu gözden kaçmaz. Diyebiliriz ki bugüne ulus aydınlarının, doğruluğu, namusu, ulusu ve yurdu sevip kollayan çabaları ve hele günlük çıkarları hiçe sayan yüce duygularıyla kavuşabilmişizdir. Düşünceler anlamsız, akla sığmaz saçmalarla dolu olursa, o düşünceler hastalıklıdır. Bir de sosyal yaşayış, akıldan mantıktan uzak, faydasız, zararlı birtakım gelenek ve göreneklerle dopdolu olursa yaşama sayılmaz; ilerleyemez, gelişemez... Bunlar için bilgi gerekir, teknik gerekir. Bilginin, tekniğin çalışma ve oluşma çevresi okuldur. Bunun için okullar açmak ve artırmak gerektir... Okul, genç kafalara insanlığı saymayı, ulus ve ülkeyi sevmeyi, bağımsız yaşamayı öğretir; bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için tutulması gereken en doğru yolu belleten okuldur.
Yurdu ve ulusu kurtarmaya çalışanların seçtikleri yolda birer namuslu uzman , birer şerefli bilgin olmaları gerekir. Bunu sağlayan okuldur. Ancak böylelikle her türlü girişimi güzel sonuçlara ulaştırmak elimizde olabilir.
Akla uygun hiçbir nedene dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında direnip duran ulusların ilerlemesi çok güç olur, belki hiç olmaz. ilerleme yolunda bağlarını ve koşullarını aşamayan uluslar çağa uygun, akla uygun bir yaşama içinde olamazlar; genel yaşamda görüşü geniş olan ulusların ellerine düşüp onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar... Kesin olarak bilmeliyiz ki iki ayrı parça halinde yaşayan uluslar zayıftır, hastadır. Çocuklarımıza ve gençlerimize uygulayacağımız öğretim ne olursa olsun, onları:
1-Ulusa,
2-Türkiye Devletine,
3-Türkiye Büyük Millet Meclisine düşman olanlarla savaşabilecek bilgiler ve inançlarla donatacağız. Özgürlüğünü ve bağımsızlığını koruma yolunda savaş vermeyi bilmeyen uluslar için yaşama hakkı yoktur. Bu uğurda savaş gerekmektedir...
Bayanlar, Baylar! Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınızın zaferi için yer açtı, yol hazırladı. Gerçek zaferi sizler kazanacak, sizler koruyup sürdüreceksiniz. Bunu başaracağınızdan kuşkum yoktur...
***
İşte 1921, 1922'ler; işte 2000'ler... Yine de Atatürk'ün büyük bir güvenle yurt çocuklarını emanet ettiği o milli eğitim ordusunun, her şeye karşın, onun yolunda, onun ilkelerine bağlı yurttaşlar yetiştirecekleri inancıyla 24 Kasım Öğretmenler Günü'nü kutluyor, mutlu ve umutlu yarınlar diliyorum.


Orhan Velidedeoğlu(Bütün Dünya dergisi)

4 Kasım 2011 Cuma

Diktatör(!) Den birkaç anı!

Günümüzde diktatörün alâsı dururken, bu vatana ömrünü vakfetmiş bir deha ile neden uğraşılır? Çünkü Ondan gelecek bir tehlike yok. Çıkar da yok. O bedenen yaşamıyor. Cevap veremiyor.
Ama diğeri bu geçici dünyada şimdilik hancı. Hem çok korkutuyor, hem de hoşuna gidecek şeyler söyleyenlere ulûfe dağıtıyor. Karı-Koca o kanaldan bu kanala koşturup küpü dolduruyorsunuz. Yeter ki, vicdan, utanma, ahlâk, namus gibi günümüzde “para etmeyen” zararlı(!) taraflarınız olmasın! Şimdi o diktatör(!) den birkaç anı aktaralım da dincilerin, bölücülerin, kısacası kendilerini bu topluma ve bu topraklara ait hissetmeyen emperyalizmin cici çocuklarının O’nu neden sevmeyip her fırsatta o kirli dillerine doladıklarını anlatmaya çalışalım(*): “Lozan Barış’ından sonra idi. Bir akşam Atatürk’ün sofrasına Özel Kalem Müdürü telaşla yaklaştı ve bir şifreyi okudu. Çanakkale Valiliği’nden geliyordu. İki büyük devlet Çanakkale’nin bazı yerlerine kendi bayraklarını asacaklarını bildirmişler. Vali de bunu haber veriyor ve ne yapması emredileceğini soruyordu.Mesele mühimdi.Türk topraklarına yabancı milletlerin bayrakları asılacaktı.Atatürk telgrafın mahiyetini öğrenince: ‘Acelesi yok’ cevabını vererek Özel Kalem Müdürü’nü yolladı. Oysa Vali acele kaydı ile şifreyi çekmiş ve acele cevap istiyordu. Bayrak asılırken bir linç olayından veya çıkacak kavgalardan çekiniyordu. Özel Kalem Müdürü aralıklarla beş defa daha olayı hatırlattı ise de aldığı cevap aynı idi. Nihayet gün ağarırken Atatürk Özel Kalem Müdürü’nü çağırttı ve sordu: ‘Şifreye cevap verdiniz mi?’ ‘Hayır.’ ’Öyleyse yazınız. Çanakkale Valiliği’ne, Çanakkale topraklarına yabancı bayrağı çekmek isteyenler kim olurlarsa olsunlar, derhal ellerine kelepçe takarak Ankara’ya sevk ediniz’ dedi ve sordu: ’Ne yapacaksınız şimdi?’ “Şifreye şifre ile cevap vereceğiz.’ ‘Hayır’ dedi. ’Şifre ile değil, bu telgrafı açık çekeceksin.’ Telgraf çekildi ve yabancı devlet bayrakları ne bahsedilen saatte ne de hiçbir zaman çekilmedi!”
“23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da Büyük Millet Meclisi daha yeni açılmıştı. Memleketin her tarafından birçok mebus gelmişti.Gelenlerin bir kısmı, Ankara’da hiçbir şeyin olmadığını görünce yeise düştüler. Ne para var, ne yatacak otel, eski bir şehir. Buna mukabil İstanbul’da Dolmabahçe’de oturan bir Padişah, hazine, ordular ve cephane. Burada ise bir tek adam var. O da Mustafa Kemal Paşa… Bazılarına bu dava çürük gelmiş olacak ki, memleketlerine dönmeye karar verdiler.Bunlar geri dönerlerse Meclis’te bir huzursuzluk olacağını anlayan Atatürk bir oturumda kürsüye çıktı. O gün pek heyecanlı idi. Belki Atatürk’ün hayatında böyle canlı bir tablo daha doğmamıştı. Mebuslara hitaben: ‘İşittim ki bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Milli Meclis’e davet etmedim. Herkes kararlarında hürdür. İstedikleri gibi hareket edebilirler. Bunlara başkaları da katılabilir. Ben bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatıyla buradan, bir daha bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta hepiniz gidebilirsiniz.Asker Mustafa Kemal! Mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağ’a çıkar… Orada tek kurşunum kalana kadar vatanımı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, mukaddes bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim.’ deyince herkesi bir heyecan aldı ve bir daha O’nun yanından ayrılmadılar.”
“Atatürk 1923’te irticayı şöyle tanımlamaktadır: Hayatın felsefesi, tarihin garip tecellisi şudur ki; her iyi, her güzel şey karşısında onu imha edecek bir kuvvet belirir. Bizim dilimizde buna ’irtica’ derler. İyi bir şey yaptınız mı biliniz ki bunu imha etmek için karşınıza muhalif, mürteci bir kuvvet çıkacaktır. Bundan dolayı yapmadan evvel, çıkacak kara kuvvetin imhası tedbirini de almak lazımdır. Bütün millet emin ve müsterih olsun ki, bugünkü inkılâbı yapanlar ve onu tamamlamaya karar verenler, karşılarına çıkacak menfi kuvvetleri çıktığı noktada ezebilecek kudrete, kabiliyete, tedbire maliktirler. Bundan dolayı, tekrar katiyetle beyan ederim ki, milletin hakimiyeti ebedidir. Onu bozacak ve ona zarar verebilecek kuvvet yoktur ve olamaz!”

Böyle yüce bir Türk’ü neden unutturmak istediklerini, ondan neden hala korkup nefret ettiklerini ve kendi sıfatlarını O’na yakıştırmaya kalktıklarını bu örneklerden daha güzel ne anlatabilir acaba?


Reşit Çağın İLK KURŞUN 3 Kasım 2011
(*) Her Yönüyle İnsan Atatürk-İlknur Güntürkün Kalıpçı

30 Mayıs 2011 Pazartesi

27 MAYIS DEVRİMİ’Nİ ALGILAMAK



Adnan Menderes üzerinden kefen siyaseti yapmayı alışkanlık haline getiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Aydın’da düzenlediği mitingde şunları söyledi: “Demokrasi mücadelesi adına 27 Mayıs’ı asla unutmayacağız ve unutturmayacağız. Biz Adnan Menderes gibi beyaz gömleğimizi giyerek çıktık. Biz, milletin yoluna vatanımızın yoluna canımızı koyarak çıktık.”
27 Mayıs’ın Türkiye’nin demokrasi tarihine kara bir leke olduğunu öne süren başbakan, Menderes’in milletin inançlarına sahip çıktığını, ezanı yeniden aslına çevirdiğini belirterek; “Menderes, CHP zulmüne karşı çıktı. Tahriklere, yolsuzluklara, yasaklara, seçkinci bürokrasiye ve üstünlerin hukukuna da karşı çıktı” demiştir.
Uğur Mumcu’nun “bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunmaz” sözünü özellikle başbakanın çok iyi bilmesi gerekmektedir. Üstünlerin hukukuna karşı çıkan Menderes, Meclis Tahkikat Komisyonu’nu ne için kurmuştu? Yasaklara karşı olan Menderes, basına ağır sansür uygularken, gazetecileri hapse atarken, örgütlenme ve düşünme özgürlüğünü kısıtlarken Başbakan Erdoğan kaç yaşındaydı? Yolsuzluklara karşı olan Menderes, örtülü ödenekten harcamalar yaparken, ülkede vurgun, talan, yolsuzluk varken, kendi bakanına aldığı komisyonlar için “bay %10” denirken ne yapıyordu? Tahriklere karşı çıkan Menderes, 6-7 Eylül 1955 olaylarındaki tahriklerin baş suçlusu değil miydi? İsmet İnönü’ye karşı Kayseri, Uşak ve Topkapı’da yapılan saldırıların suçluları kimlerdi? TBMM’nin onayı olmadan Kore’ye emperyalist ABD’nin çıkarı için asker yollayanlar, Vatan Cephesi kurarak, halkı birbirine düşüren “demokrasi yıldızı” nerede görülmüştür?
Ezanı yeniden aslına çevirerek, milletin inançlarına sahip çıktığını söylemek, Atatürk’ün devrimlerinden intikam almaktır, Türk insanına yapılan bir hakarettir. İbadetin Türkçe olmasından korkanların asıl amacı, yıllardır halkı Arapça ile uyuttukları için, gerçeklerin öğrenilmesini engellemektir.
Henüz tam olgunluğa erişmemiş beyinler, ya yanlış bir algıyla ya da bilinçli olarak 27 Mayıs hakkında yalan ve eksik bilgiler vermektedirler. 27 Mayıs 1960 hareketinin en büyük kazanımı olan 1961 Anayasası’nı görmezden gelerek, sürekli saldırıda bulunan beyinler, havadaki oksijenin de değerini bilmemektedirler.
Amacı “Atatürk Devrimleri’ni yeniden yaşama geçirmek ve demokrasiyi tekrar sağlamak” olan 27 Mayıs 1960 Devrimi, getirdiği dinamizm sayesinde ülkenin kısa sürede ilerlemesini sağlamıştır. 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlük ortamı içinde yer alan kurumlar, toplumun siyasal, ekinsel, düşünsel ve ekonomik açıdan gelişmesinin önünü açmıştır.
1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet Senatosu, Devlet Planlama Teşkilatı, Yüksek Hakimler Kurulu, Kredi ve Yurtlar Kurumu, Devlet Personel Dairesi, Basın İlan Kurumu, Türk Standartları Enstitüsü, Milli Güvenlik Kurulu, Ordu Yardımlaşma Kurumu gibi yeni kurumlar ülkeye kazandırılmıştır. Bunların dışında sosyal devlet, sendikal haklar, grev, toplu sözleşme hakkı, yargı bağımsızlığı, sosyal güvenlik hakkı, üniversite özerkliği, radyo ve televizyon bağımsızlığı, basın-fikir işçileri yasası, toplu sözleşme ve grev hakkı, idare işlemlerine yargı yolunun açılması, seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri yasası, seçimlerde hakim güvencesi, ilköğretim ve eğitim yasası, ortaöğretimde bilim insanı yetiştirmek için fen liselerinin açılması, sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi, gelir vergisi yasası gibi birçok yasa çıkartılarak demokratik yaşam sosyal ve hukuk devleti ilkeleriyle bütünleştirilmiştir.
27 Mayıs 1960 İhtilali’nin olumsuz yanı idam cezalarının onaylanmasıdır. İdamların yapılmaması için çırpınanların emekleri boşa çıkartılmış ve çeşitli baskılarla idamlar gerçekleştirilmiştir. İdam cezalarını hiç kimse için onaylamak doğru değildir. Ne Menderes zamanında sokaklarda herkesin gözü önünde yapılan idamları, ne Menderes ve bakanlarının idamını, ne Talat Aydemir ile Fethi Gürcan’ın idamını, ne Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını, ne de 17 yaşındaki Erdal Eren’in idamını onaylamak, insanlara yakışmaz. İdam cezası, insanlık onuruyla bağdaşmamaktadır.
27 Mayıs 1960, cumhuriyet tarihimizdeki önemli dönemeçlerdendir. 27 Mayıs’ı anlamak için, dünyada emperyalizme karşı ilk kez kazanılan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk ilke ve devrimlerini, tam bağımsızlığı ve ulusallığı özümsemek gerekir. Bunları özümsemeden, 27 Mayıs’ı anlamak olanaksızdır.
Seçimle gelen siyasi iktidarın demokrasi dışı tutum ve davranışlarıyla diktatörlüğe giden yönetimine karşı bir tepki sonucu gerçekleştirilen ve 27 Mayıs 1960 ihtilali olarak adlandırılan tarihsel olay, ayrıntılı incelemeleri gerektiren toplumsal bir davranışın ürünüdür. 27 Mayıs 1960 Devrimi doğru algılanmazsa, yapılan yanlışlıklar tarihin yinelenmesine neden olur. 27 Mayıs’ı, kendi sivil darbelerine benzetenlerle ya da 27 Mayıs’tan utandığını söyleyenlerle, ülkemizin alacağı aydınlık bir yol yoktur. Özellikle seçim meydanlarında, oy toplayabilmek amacıyla tarihi gerçekleri örtenler, saklayanlar kendi karanlıklarında boğulacaklardır..
Suay Karaman

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Türkiye’nin son 10 yılı… (Tatlı yalanlar...) - Tülay Hergünlü


AKP'nin reklamlarında başarı (!) olarak sıraladıkları başlıkların tamamı tatlı yalanlardır... Halk sanal bir dünyada kaderiyle baş başa bırakılmıştır. Bu ülkeye ve insanlarına bu kadar yalan söylemeye artık bir son verin! Yazıktır, günahtır! 
Kapımın önünde bir broşür (el ilanı) buldum. İstanbul Demokrasi ve Gelişim Platformu isimli bir kuruluştan atılmıştı. Kuruluş diyorum aslında ne olduğunu, kimlerden oluştuğunu bilmiyorum.  İnternet’te araştırdım açıklayıcı bir kimlik bilgisine rastlamadım. Ancak sıraladığı başlıklardan hareket edince tam bir iktidar yanlısı düşünce sahiplerinden oluştuğu anlaşılıyor…
El ilanında Türkiye’nin son 10 yılını önceki dönemlerle kıyaslamışlar. Sanırsınız ki batmakta olan bir Türkiye devralmışlar ve refah içerisinde yüzen bir Türkiye (!) yaratmışlar…
 İlanda öyle bir tablo çizilmiş ki inanılmaz bir hayal gücü gerekiyor…
10 yılda şu kadar büyümüşüz, IMF’ ye borcumuz neredeyse sıfıra inmiş, şu kadar araç üretmişiz (!), şu kadarını ihraç etmişiz, kişi başı millî gelir 10.000 USD’ a fırlamış(!), sağlık da memnuniyet yüzde bilmem kaçlara yükselmiş, eğitime şu kadar para ayırmışız ve benzeri bir sürü başlık…
Her başlığa tek tek yorum yazmak isterdim ama çok uzun olur… Belki de bir yazı dizisi hazırlarım. Neyse... Şimdilik el ilanında ki ekonomi ile ilgili iki başlığa değinmek istiyorum:
İthalat ve ihracat artışları...
El ilânına göre ihracatımız, 10 yıl önce 25 milyar dolar iken, 2011 yılında 114 milyar dolara çıkmış…(Artış yüzde 356)
İthalatımız ise 41 milyar dolar iken yine 2011 yılında 185 milyar dolara fırlamış…(Artış yüzde 352)
2011 yılında ithalatımız ihracatımızdan 71 milyar dolar fazla. (Fark yüzde 38.)
Herkesin anlayacağı şekilde açıklayacak olursak;
Kazanmadığımız parayı harcamışız… Kısaca, hem kendimizin hem de çocuklarımızın geleceğini çalmışız… Eski dildeki tabiriyle veresiye yemişiz. Yabancının defterine borç yazdırmışız…(Salçayı bile dışarıdan almışız…)
Salt bu rakamlar bile nasıl bir dış borç batağında yüzdüğümüzü anlatmaya yetiyor.  
Halkın gözünden kaçan ya da kaçırtılan önemli bir husus ise, ihracatımızın içindeki ithal ikame payının oranı… Yani Türkiye’de üretilen bir ürün içinde kullanılan yabancı malzeme payı… Bu oranı tarafsız bir ekonomistin açıklamasını isterdik. O zaman aslında o çok övündükleri ihracat rakamlarının da gerçeği yansıtmadığı daha iyi anlaşılacaktır.
Bir örnek vermek gerekirse; Otomobil ihracatımız tavan yapmış, ne güzel… Ancak, yabancının Türkiye’de ürettiği otomobilin içinde kullanılan parçaların kaçta kaçı dışarıdan getirilmiş, kaçta kaçı ülkemizde üretilmiş bilinmiyor. Yani dışarıya bir otomobil sattığımız zaman, bu satışın içindeki ithal parça oranı yüzde kaç?
Kanımızca “zurnanın zırt dediği” yerlerden birisi belki de birincisi ihracatın içindeki ithal ikame oranının büyüklüğüdür. Hal böyle olunca da ihracat rakamlarımız gerçek satışımızı yansıtmaktan çok uzaktır.
***
Önceki hükümet zamanında uygulanmakta olan bir ekonomik paketi devraldılar. Yeni bir reçete ortaya koymadılar.  Var olanı sürdürdüler…
10 yıllık süreçte ise tüm Millî değerlerimiz, bankalarımız, Telekom, Tekel ve benzeri tesislerimiz, topraklarımız, hatta limanlarımız bile yabancılara babalar gibi satıldı…
Kayıt dışı çalışan firmalara 2-3 senede bir af getirilerek elde edilen gelir ile bütçe açığı dengelenmeye çalışıldı…
Düşük kur, yüksek faiz sarmalından yararlanan yabancılar Türkiye’nin kanını emdiler…
Dışarıdan gelen sıcak para üretimde kullanılmadı…
Beyaz yakalı işsizler ordusu yaratıldı…81 İlde üniversite yapıldı ama işsizler ordusuna istihdam sağlayacak fabrikalar inşa edilmedi…
Sonuç olarak; İstanbul Demokrasi ve Gelişim Platformu’nun başarı (!) olarak sıraladıkları başlıkların tamamı tatlı yalanlardır... Halk sanal bir dünyada kaderiyle baş başa bırakılmıştır. Açlık sınırının altında yaşayan binlerce insan sadaka siyasetiyle oyalanmaktadır…
Bu ülkeye ve insanlarına bu kadar yalan söylemeye artık bir son verin!
Yazıktır, günahtır!
Bu devran böyle gitmez, rüzgârlar da her zaman aynı yönden esmez!
Umarız Türk milleti gücünü 12 Haziran’da sandıkta göstererek, bu tatlı yalanlara son verecektir…
Tülay Hergünlü

19 Mayıs 2011 Perşembe

DİN SÖMÜRÜSÜ VE BEL ALTI SİYASETİ İLE HALKI NEREYE KADAR UYUTABİLİRSİNİZ? - ALİ ERALP


Fabrikalar satıldı. Hem de “babalar gibi”
Sanayi kuruluşları satıldı. Yenileri açılmıyor.
İşçiler sokağa atıldı. Sendikalaşma yasaklandı.
Bankalar, limanlar, iletişim ağı küresel sermayenin denetimine geçti. Tümünün de adı Frenkçe şimdi. Ormanlar yağmalanıyor. Irmaklar, dereler, su kaynakları kurutuluyor. Madenciler çevreye zehir saçıyor.
Tarımın ve köylülerin durumu içler acısı…
Deli danaların ithal edilebilmesi için hayvancılık, Amerikan sigaralarının piyasaya egemen olabilmesi için tütüncülük, ABD’li Cargill’in genetiği değiştirilmiş mısır şekerini satabilmesi için şeker pancarı üretimi yok edildi.
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin gerçekleşebilmesi için Kürt açılımı yapıldı. Eşkıya dağdan kente indi. PKK siyasallaştı. Meclise girdi. Şimdi de Kürt ordusunun kurulabilmesi için ABD ile ortaklaşa planlar, programlar hazırlanıyor.
12 Haziran seçiminden sonra “Kürdistan” sözü artık örgüt adlarının başında da kullanılırsa sakın şaşırmayın. Örneğin “Kürdistan Avukatlar Barosu gibi…” Sıra, ordusuyla, meclisi ile toprakları ile Kürdistan devletini kabul etmeye geliyor…
AKP, canla başla, büyük bir aşkla Amerika’nın, Avrupa’nın isteklerini yerine getiriyor. Onların Sevr rüyasını gerçekleştirmeye çalışıyor. Ama Türkiye yararına yapılan hiçbir şey yok ortada…
Sanayi yok. Üretim yok.
Satış yok.
İstihdam yok. Yani iş alanı yok.
Ekmek yok. Aş yok. Çorba kaynamıyor.
Bunları görmezden geliyorlar.
Varsa yoksa PKK. Varsa yoksa Apo. El bebek, gül bebek o. Bir dediği iki edilmiyor. Malikânesinde sultanlar gibi saltanat sürüyor. Her hafta avukatlarına direktifler veriyor. Emirler yağdırıyor. Strateji belirliyor.
Tehditler savuruyor.
Ama Perinçek eşiyle bile görüştürülmüyor. Ona esir hayatı yaşatıyorlar.
Türk ordusuna yıllarını adamış generallerin PKK komutanları kadar değeri yok. Zindanlarda çile çekiyorlar.
Seçimler yaklaşıyor. Yalanın dolanın, sahtekârlığın bini beş para…
Ucuz politika bir veba gibi sardı dört bir yanımızı… Bir kaset hikâyesidir gidiyor.
Miting meydanlarında, çoluk çocuğun önünde “politikacıların beline sahip çıkmaları” öğütleniyor. Bel altı siyaseti yapılıyor. Yatak odalarını gözetleyenlerin yaptıkları ahlaksız ve yasa dışı işler açıkça övülüyor. Göklere çıkarılıyor. Ardından da ayetler, şiirler okunuyor. Din sömürüsü ve bel altı siyaseti ile halkı uyutmaya çalışıyorlar.
Ama nereye kadar? Ne zamana kadar?
Kaset karın doyurur mu? Kaset üretimi ile ekonomi çarkı döner mi? Ülke sanayileşir mi?
Din sömürüsü halkın dertlerine derman olur mu?
Taşıma suyla ekonomi değirmenini nereye kadar çevirmeyi düşünüyorsunuz? Sadaka ekonomisi ile Ergenekon’larla, Balyoz’larla, bel altı siyaseti ile halkı nereye kadar, ne zamana kadar uyutacağınızı sanıyorsunuz?
Aç, açık, işsiz, güçsüz yığınlar her gün biraz daha çoğalıyor. Dış borç bir çığ gibi büyüyor. Cumhuriyet döneminde hiçbir hükümet bu kadar borçlanmadı. Bu kadar açık vermedi. Kamu malını, ulus zenginliğini böylesine bir mirasyedi gibi satmadı.
Ama deniz bitiyor. Satacak savacak bir şey de kalmadı.
Önünde sonunda halk, kapınıza dayanacak. Sizden iş, aş isteyecek? “Açım, hastayım, tedavi olacak gücüm yok, çocuğumu okutacak param yok” diyecek. Ekmek isteyecek. O zaman onlara yatak odası masalları mı anlatacaksınız. Yoksa dualar mı okuyacaksınız?
Devlet adamlığı öyle basit bir iş değildir. Devlet yönetimi yalanla, dolanla, uyutma yöntemleri ile bağdaşmaz. Devlet gemisi boş lafla yürümez. Devlet ulusunu, halkını hep iyiye, güzele, mutluluğa taşımak zorundadır. Bunu beceremeyen daha öncekiler gibi gider, tarihin çöplüğünde yerini alır.
Mustafa Kemal, niye Atatürk oldu? Lenin, Mao, Castro, Chavez neden yeryüzünde artan bir saygı, sevgi ve hayranlıkla anılmaktadırlar?
Hiç bunlara kafa yordunuz mu? Hiç düşündünüz mü?
Buch, Obama, Sarkozy, Berlusconi üç beş yıl sonra nasıl hatırlanacaklar? Dünya halkları onlardan nasıl söz edecek?
Irak’ı, Libya’yı bombalamak, denizde 600 çoluk çocuk, suçsuz insanın boğulmasına seyirci kalmak, Irak’ta katliam yapmak, kadınların, kızların ırzına geçmek; Irak’ı, Afganistan’ı, Libya’yı, Yugoslavya’yı harabeye çevirmek nasıl bir ün kazandırdı onlara? Hiç düşündünüz mü? Bu kişilerin devlet adamlığı ile insanlıkla zerre kadar ilişkileri var mı?
Ne demişti Namık Kemal, “İnsafsız avcıya yardım etmekten zevk alan köpektir.” Nasıl yazacak tarih baba, bu insafsız avcıya yardım edenleri, arka çıkanları? Gelecekte, onların çocukları, torunları, torunlarının torunları “Bu benim babam, bu benim dedem, bu benim atam” diyebilecek mi?
Çok net ve açık söylüyoruz: Kimse bu vatanı sokakta bulmadı. Bu ülke uğruna sadece Çanakkale’de 55.127 şehit verdik.
Vakit varken aklınızı başınıza toplayın. Federe devlet, Kürdistan gibi rüyalardan, hayallerden vazgeçin.
Kimse bu vatanı Coni’ye, Moni’ye, ite kurda yedirmez…

Ali ERALP

Milli Mücadele’nin Stratejisi

19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkarak Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı tarihtir. Atatürk’ün, “ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız bir Cumhuriyet” kurmak için başlattığı mücadele, sadece ülkemiz açısından değil, özelde bölge, genelde dünya, ideolojik düzlemde ise tüm mazlum milletler açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Büyük devrimcinin dehası ve öngörüsü, yöntem, kapsam ve amaçtaki farklılığı, savaşı devrimle birleştiren tutumu, çağdaş bir devletin temellerini atmıştır. 19 Mayıs 1919’la başlayıp, 23 Nisan 1920’yle kurumlaşıp, 29 Ekim 1923’le kökleşen Kemalist Devrim’in atılımları, Atatürk’ün ülkemizi yönettiği yıllarda doruğa ulaşmıştır. Milli Mücadele’yle başlayan sürecin stratejisi, günümüzde de güncelliğini ve geçerliliğini korumakta, önemli dersler vermektedir.
Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra, 25 Mayıs’ta Havza’ya geçmesi önemlidir. 28 Mayıs tarihli Havza Genelgesi ile Anadolu’ya geçtikten sonraki ilk durum saptamasını ve yol haritasını ilan eder, Türk Ulusu’nu uyarır. Bu genelgeden sonra yurt sathında yaklaşık yüz gösteri düzenlenmiştir. Bu tepkiler, halktaki beklentiyi ortaya koymaktadır. Havza’dan Amasya’ya geçen Mustafa Kemal, 21–22 Haziran gecesi mülki ve askeri makamlara iletilen Amasya Tamimi ile ulusun durumunu ve gücünün büyüklüğünü, ulusal gücü örgütleyecek bir kurulun gerekliliğini ve ulusal amaçları sıralamıştır. Amasya’dan sonra sırasıyla Tokat’a ve Sivas’a giden Atatürk, Erzurum’a vardıktan sonra da kongre çalışmalarının başına geçmiştir. 23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresi, delegeleriyle bölgesel, kararlarıyla ulusal niteliklidir ve ulusal direniş kararı alarak, bunun yöntemini, kapsamını, amacını yurda ve dünyaya ilan etmiştir.
Anadolu’da Güç Toplamak
19 Mayıs 1919’dan sonra izlediği güzergâh dikkatle incelenirse, bu güzergâhın, Mustafa Kemal’in siyasi yönelimiyle de örtüştüğü görülür. Bu örtüşme stratejik, ideolojik ve askeri boyutu da içermektedir. Çünkü Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’nun batı kısımlarında emperyalizme karşı savaşmak için, Doğu’da güçlü olmak gerektiğini bilmektedir. Cephesini Batı’ya dönen Milli Mücadele önderliği, sırtını Doğu’ya yaslamakla, arkasına Anadolu’yu almakla çok büyük bir hamle yapmıştır. Kısa süre sonra Sovyet Rusya’yla kurulan ittifak, bu tercihi diplomatik alanda da bütünlemiştir. Atatürk, yığınakta yapılan hatanın telafi edilemeyeceğini, yeterli hazırlığı yapmadan, kuvveti toplamadan, gerekli imkân ve kabiliyetlere sahip olmadan yapılacak bir saldırının, başarısızlığa mahkûm olduğunu bilmektedir. Atatürk’ün Milli Mücadele’yi başlatmasından önce, yurdun dört bir yanında başlayan direniş hareketlerini ve ortaya çıkan yurtsever örgütleri Sivas’ta Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti çatısı altında toplaması, ulusal ve kutsal kavgaya büyük bir güç katmış, ivme kazandırmış, toplumsal tabanını genişletmiş ve meşruiyetini sağlamıştır. Diplomatik planda İngiliz emperyalizminin İtalya ve Fransa ile yaşadığı çelişkilerden yararlanmak, aralarındaki çatışmayı derinleştirmek Milli Mücadele’nin hareket kabiliyetini, etkinliğini, saygınlığını artırırken, askeri planda İngiliz emperyalizminin güdümündeki Yunanistan’a karşı üstünlük ele geçirilmiştir. Yani diplomatik ve askeri alanda düşman yalnızlaştırılmış, tekleştirilmiştir. Bu yolla askeri zaferin önü açılırken, bu zaferler diplomatik alanda kaldıraç olarak kullanılmıştır.
Atatürk, ideolojik düzlemde katıksız bir ulusalcı, aydınlanmacı, devrimci ve tam bağımsızlıkçıdır. Jakoben bir cumhuriyetçidir. 19 Mayıs’tan başlayarak, her aşamada halkın desteğini araması, mücadeleye ulusun tüm katmanlarını dahil etmesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’yle milleti vatanın sahibi kılması kararlı, tutarlı, yürekli bir önderin tercihleridir. Attığı her adımda millet iradesini arkasına alması, Yunus Nadi’ye söylediği gibi “her işi Meclis’ten beklemesi”, savaşın en kritik anlarında bile “Önce Meclis” demesi, “Hâkimiyet-i Milliye” vurgusunun tüm söylev, eylem ve kurumlarına işlemesi, O’nun bu konudaki ödünsüzlüğünün ve kıskançlığının kanıtıdır. Vatanın savunulmasını hakkın, hukukun, halkın savunulması ve güçlendirilmesi olarak gören Mustafa Kemal’e göre, Müdafaa-i Hukuk demek; Kuvayı Milliye demektir, Hâkimiyet-i Milliye demektir, İrade-i Milliye demektir.
Bu ideolojik ve politik tutum, “idarenin baştan ayağa halka tevdi edilmesi” anlamına gelir. Dönemin koşullarında zümre ve sınıf hâkimiyetine karşı, tamamı mazlum olan milletin iktidarını amaçlar. Bu yüzden Milli Mücadele, cephede ve cephe gerisinde milletin tamamının katıldığı, Tekâlif-i Milliye emirlerinde de görüldüğü gibi, tüm kaynakların seferber edildiği bir cephe savaşıdır. Harp tarihinde de “topyekûn savaş” modelinin en başarılı örneklerinden sayılır. Kurulan Cumhuriyetin, gelişme stratejisi olarak bütüncül kalkınma modelini benimsemesi, bu bağlamda bir sürekliliğin ve bilinçli bir tercihin göstergesidir. Kısaca Altı Ok’la tanımlanan ve simgelenen Kemalist Devrim programının bütünlüğü, ilkelerin birbirini tamamlayan yapısı, birbirinin olmazsa olmazı durumunda olmaları, Milli Mücadele stratejisinde çok önemli işlevler görmektedir.
Gerek Anadolu’nun tarihsel, kültürel, toplumsal yapısı, gerek Atatürkçülüğün ideolojik özü nedeniyle Kemalist ulusçuluk anlayışı, tarih, toprak ve kültür esaslı yurt milliyetçiliğidir. Faşist karakterli değildir. Etnik boyutu, başkalarını aşağılayan, dışlayan yönü, yayılmacı, sömürgeci, emperyalist yönelimleri yoktur. Yöntem olarak bilimsel, içerik olarak ulusal bir sentezi yaşama geçiren Atatürk, hem teoride, hem de pratikte Milli Demokratik Devrim modelinin en seçkin önderlerindendir. Gazi’nin aydınlanmacılığı da nettir. Laik, akılcı, bilimsel düşünceyi tek rehber edinip, miras olarak bırakması, Kemalist öğretinin, Anadolu Aydınlanması’nın temelidir. Tam bağımsızlık konusundaki özeni ve ödünsüzlüğü, hem ulusal egemenlikle, hem antiemperyalizmle, hem de halkçı- devletçi iktisat politikasıyla bütünleşir. Gazi’nin, liberal ve sosyalist sistemlerin dışında kalarak, yeterli sermaye birikimi olmayan, nicelik ve nitelik olarak güçlü işçi sınıfı bulunmayan, yarı sömürge durumuna düşmüş bir tarım toplumunu, savaşarak ve devrim yaparak, üçüncü bir modele örnek olarak dönüştürmesi, 19 Mayıs ruhunun özgün yönlerindendir.
Tam bağımsızlık için siyasi, iktisadi, adli anlamda tam bağımsızlığın gerektiğini bilen Gazi, bu konuya Nutuk’ta da dikkat çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun maliyeden, adalete dek yabancılara tanıdığı ayrıcalıkların, devletin tasfiyesini hazırladığını ve hızlandırdığını bilen kurucu kadro, bu konuda Lozan’da dimdik durmuştur. Bu nedenle Lozan’daki en sert müzakereler, kapitülasyonlar üzerinde yapılanlardır. Bu bağlamda İsmet Paşa’nın şu sözleri önemli ve günümüzde de geçerlidir: “İstiklal Savaşı’nın amaçlarından biri, asırlık kapitülasyon belasından memleketi kurtarmak idi… Gençliğimden beri kapitülasyonların yalnız iktisadi hükümlerinden dolayı elimiz kolumuz bağlı bilirdik. İşin içine girdikten sonra anladım ki, asıl ehemmiyet verdikleri, kapitülasyonun adli kısmıdır”.
Atatürk’ün özelliği ve modelinin özgünlüğü, o zamana dek yapılmamışı yapmasından, başarılmayanı başarmasından, ezberleri bozmasından da anlaşılır. Bu kapsamda bir üçüncü yol olarak Kemalizm, benzer/yakın siyasal, ekonomik, toplumsal yapıları olan üçüncü dünya ülkeleri için, önemli bir seçenek ve deneyim oluşturmuş, bu ülkeler için model olarak önerilmiş ve mazlum milletlere esin kaynağı olmuştur.
Güneş Doğu’dan Yükselir
Mustafa Kemal’in 1919’da Samsun’a çıkarak, Milli Mücadele’ye batıdan değil, doğudan başlaması, stratejik bir tercihtir. Kavgayı Anadolu’da, Anadolu için ve Anadolu halkıyla birlikte vereceğinin, öncüleri Anadolu halkı arasında arayacağının kanıtıdır. Gazi, tehlikenin Batı’dan geldiğini görmekte, imparatorluğu tasfiye eden dış güç olan Batı emperyalizminin, asıl büyük düşman olduğunu bilmektedir. Kendi deyimiyle, “sine-i millette ferd-i mücahit” olarak kendisinin ve ülkesinin geleceğini Anadolu halkına emanet etmiştir. Ata yurdunun askeri olarak savunulmasının da yalnız ve ancak Anadolu’da mümkün olduğunu saptamıştır. Anadolu askeri, siyasi ve ideolojik olarak Milli Mücadele’nin sıklet merkezidir. Kavgayı halkın arasında, halkla birlikte, halk için, halkı kazanarak vermek, dünyada Meclis yönetim ve denetiminde Kurtuluş Savaşı yapan ilk önder olan Mustafa Kemal Paşa’nın dehasını ortaya koyan bir diğer tercihtir. Mütareke İstanbul’uyla değil Anadolu’yla, mütareke aydınları ve basınıyla değil Anadolu halkıyla birlikte olmak, Atatürk’ün tarihin tunç yasalarını çok iyi bilen, seçkin bir aydın olduğunu da gösterir: “Halkıyla bütünleşen büyür”.
Amasya Tamimi ile yurda ve dünyaya duyurduğu gibi, vatanın silahla savunulacağına dikkat çekmesi önemlidir. Mustafa Kemal, yurdun işgal edildiği bir süreçte vatan savunmasının toplantılarla, gösterilerle değil, silahla mümkün olduğunu söylemiştir. Bu tutumu da bir diğer tarihsel yasaya dayanır: “Silahla kurulan, silahla yıkılır”. Atatürk’ün tüm resmi görevlerinden istifa ederek, yani kendi rütbelerini kendisi sökerek, unvanlarından ayrılarak mücadelesini sürdürmesi, halkına güvenen ve onun desteğini arayan bir önderin tercihidir ki, günümüz için de önemli dersler içermektedir.
Antiemperyalizm ve Mazlum Milletler
Atatürk’ün iç politikadaki ulusalcı, halkçı, toplumcu, bağımsızlıkçı tavrının, dış politikadaki bütünleyeni ve yansıması, antiemperyalizm, bölge merkezli dış politika ve bunun doğal sonucu olarak mazlum milletler dayanışmasıdır. Gazi’nin Batıcı değil, aksine Batı ile savaşan ama aynı zamanda “muasır medeniyeti yakalayıp, geçmeyi hedefleyen” çağdaşlaşmacı çizgisi, “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle örtüşür. Diğer ülkelere ve uluslara saygıyı esas alan, yayılmacı, maceracı, dışlayıcı olmayan, içişlerine karışmaktan özenle kaçınan, ikili ilişkilerde mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesini rehber edinen tutum, asla edilgin, korkak, ürkek değil, aksine, ülke çıkarları gerektirdiğinde atak, öncü, cesur bir tutumdur. Balkan Antantı, Sadabat Paktı, Hatay’ın anavatana katılması bunun örnekleridir.
TBMM’nin açılmasından hemen sonra Mustafa Kemal’in Sovyet Lideri Lenin’e mektup yazarak, antiemperyalizm ortak paydasında işbirliği ve dayanışma önermesi, ilerleyen süreçte Türkiye’yi askeri, siyasi, iktisadi ve diplomatik olarak çok rahatlatacak olan bir ittifakın yolunu açmıştır. TBMM’yi tanıyan ilk devletin Afganistan olması ise mazlum milletler dayanışmasının önemli bir örneği olarak tarihe geçmiştir. Mustafa Kemal’in devrimciliğinin ve Kemalizm’in devingenliğinin gereği ve göstergesi olarak Atatürk, Milli Mücadele’yi başlattığı tarihi, Cumhuriyeti emanet ettiği, yani “yolumu yorulmadan takip edeceksiniz” diye seslendiği gençlere bayram olarak armağan etmiştir. Bu da O’nun gençlere olan güvenini, yenilikçiliğini gösteren çok sayıda örnekten biridir.
Kuvveti Millette Aramak
Yıllardır içeriden ihanete, dışarıdan saldırıya uğrayan 19 Mayıs ruhunun gücünü ve görkemini anlamaya çalışırken, verdiği dersleri de akılda tutmak gerekir. “Kuvvet birdir ve o milletindir” diyen Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’te, aynen O’nun yaptığı gibi, gücün kaynağını, yalnız ve ancak millette aramak gerekir. Brüksel’den ya da Washington’dan icazet alarak, iktidar olmak için Batı başkentlerine sözler, güvenceler vererek, siyasi bağımsızlığın yolunun iktisadi bağımsızlıktan geçtiğini unutarak, Anadolu’da kalıcı ve başarılı olmak olanaksızdır. Ulusun ortak malı olan büyük, kârlı, stratejik kamu kuruluşlarını, bazen birkaç yıllık kârına, bazen de arsa bedelinin altında fiyatla yerli ya da yabancı tekellere satanlar, 19 Mayıs ruhunu anlayamazlar. Eğitimi ve sağlığı özelleştirip, yurttaşı müşteriye dönüştürenler, Türk adaletinden kaçıp, dokunulmazlıkların arkasına sığınanlar, ABD patentli Büyük Ortadoğu Projesi’nde eşbaşkan olmakla ve Türkiye’yi pazarlamakla övünenler, reform paketleriyle, uyum yasalarıyla, açılımlarla milli ve merkezi devleti tasfiye edenler, 19 Mayıs’ı kutlayamazlar. Kıbrıs, Ege, Güneydoğu, terör, soykırım iddiaları, patrikhanenin statüsü, Heybeliada Ruhban Okulu, azınlık hakları gibi başlıklar üzerinden Türkiye sıkıştırılırken, çiftçiye hakaret edip, Atatürk’e dil uzatanlar, 19 Mayısı kavrayamazlar.
Günümüzde 19 Mayıs stratejisini geliştirip, güncelleştirmenin, Mustafa Kemal Paşa’nın sözleriyle “Kuvayı milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim” kılmanın yolu, laiklikle birlikte devrimciliğe, milliyetçilikle birlikte devletçiliğe, cumhuriyetçilikle birlikte halkçılığa aynı anda, aynı duyarlılık, kararlılık ve kıskançlıkla sahip çıkmaktan geçer. Çok çalışmaktan, çok düşünmekten, çok üretmekten geçer. Sağlıklı kuşaklar yetiştirmekten, yüksek teknolojiye yönelmekten, tarımda verimliliği artırmaktan, eğitimde bilimselliği yükseltmekten, yüksek ve stratejik planlamadan geçer. Yineleyerek ve yenileyerek vurgulamak gerekir ki, 19 Mayıs ruhu canlılığını, ülkemizdeki Cumhuriyetçi bilinç ve kültür gücünü, “Bu millet bir gün gelir Cumhuriyeti hırz-i can ile savunur” diyen Atatürk’ten alırlar. Cumhuriyet’le ortaya çıkan ve şekillenen bu büyük potansiyelin, 19 Mayıs ruhu ve stratejisiyle harekete geçirilmesi gerekir. Bu büyük güce özgüven aşılanıp, yön verilmesiyle Atatürk yine haklı çıkacak ve O’nun deyimiyle “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır”.

Dr. Barış DOSTER

Bu Vatanı Hiç mi Sevmediniz?.. - Rıfat serdaroğlu

Bir ülkenin sınırları o ülkenin namusudur. Vatan bilincine sahip herhangi bir ülkenin sınırından içeri, izinsiz olarak 1 milimetre bile giremezsiniz. Hele elinizde ağır silahlarla bir ülkenin sınırından geçmeye kalkarsanız, sorgusuz sualsiz öldürülürsünüz.
Türkiye yıllardır dış destekli, bölücü PKK terörüyle savaşıyor. 40 binden fazla insanını, fidan gibi evlatlarını, çocuklarını, nenelerini, dedelerini, öğretmenini, doktorunu, mühendisini kaybetti.
Başında Abdullah Öcalan (Artin Agopyan) olan terör örgütü ile mücadelede yüz milyarlarca dolar kaynağını harcadı. Hala da bu bela ile uğraşmaya devam ediyor.
PKK terör örgütüne mensup ağır silahlara sahip bir grup, Türkiye’ye girmek isteyince, görevi sınırlarımızı korumak olan güvenlik güçlerimiz ile çatışmaya  giriyorlar ve 12 terörist öldürülüyor, diğerleri ise Kuzey Irak’a kaçıyorlar.  Son derece olağan bir savunma. Güvenlik güçlerimiz, karşı koymayıp ne yapacaktı; “Hoş geldiniz, sayın teröristler  buyurun  geçin, kimi isterseniz öldürün, nerede isterseniz orada terör estirin mi diyecekti?..
Olayın duyulmasından sonra çok  ilginç gelişmeler yaşandı!…
Bakın, bu ülke hepimizin. Kendini bu ülkenin bir vatandaşı sayan herkesin, etnik kökeni ne olursa olsun açık konuşması gerekir. Kimse karnından konuşmasın.
Bu durum karşısında üç gruba söyleyecek sözümüz var. Lütfen sakince dinleyip değerlendirsinler;
Başbakan Erdoğan;
Dünkü seçim konuşmasında Başbakan Erdoğan;  “Bazıları bizim bayrağımıza el uzatıyorlar, meclisteki bir parti (BDP) bunlara destek çıkıyor” dedi.
Sayın Başbakan, Habur’a seyyar mahkeme kurduran, devletin müsteşarlarını, genel müdürlerini , hakimleri ve savcılarını teröristleri karşılamak için Habur’a gönderen siz değil misiniz?
Habur’a gelen teröristler istemediği için, orada kurulan seyyar mahkemedeki Atatürk resimleri ve Türk Bayrakları  indirilmedi mi?
Aylardır bölgede resmi dairelerin dışında kimse Türk Bayrağı asamıyor.
Türk Bayrağı asanın dükkanına gece Molotof kokteyli atılıyor, yakılıyor.
Yıllardır “Demokratik Özerklik” , “İki Bayrak” , “İki dil” konuşuluyor.
Bazı belediyeler Pazar yerlerinde Türkçe konuşmayı yasakladılar.
Bunlar sizin Başbakan olduğunuz bu ülkede oluyor, haberiniz yok mu? Suçlu ve mahkemelerce cezası belirlenmiş kişiyi polislerin elinden alıyorlar, devletin polislerini evire çevire dövüyorlar, sizin bunlardan haberiniz yok mu?
Bir Tümen büyüklüğündeki 1400 Polis sizi koruyor, kimden korkuyorsunuz?
Tüm bu olayların ve olacakların sorumlusu siz ve partiniz AKP’dir. Türkiye üstüne asırlardır oynanan oyunu maalesef fark edemediniz ve sizi bilerek ve isteyerek “Kürtçülük Kuyusuna” attılar. Şimdi debelenmeniz nafiledir…
Kürt Kökenli Vatandaşlarımız;
Sizler bu ülkenin asli sahibisiniz ve PKK’nın siyasi kanadı olan BDP’ye % 90’ınınız oy vermiyorsunuz. Vermiyorsunuz ama sesinizi de çıkarmıyorsunuz. Herkesin şunu çok iyi anlaması ve hiç unutmaması gerekir; Sebebi ne olursa olsun, elinde silah olan kişiyle konuşulmaz. Silah ve insan öldürme fiili, tüm haklı talepleri yok eder. Türkiye Cumhuriyeti Devletini hiçbir güç diz çöktüremez. Bunu Erdoğan Hükümeti dahi yapamaz. Onun için etnik kökenimiz ne olursa olsun öncelikle silahların bırakılması talebimizi yüksek sesle haykırmalıyız. Kürt kökenli ünlü işadamları, spor kulüpleri başkanları, bilim insanları, sanatçılar niçin silah bırakma çağrısı yapmıyorsunuz?
Yapmazsanız, sesinizi çıkarmazsanız, hele bazı Kürt kökenli işadamlarının yaptığı gibi, el altından PKK’ya para yardımında bulunursanız, akan kanın birinci derece sorumlusu olursunuz. Gün herkesin tarafını belli etme günüdür. Beraber miyiz, değimliyiz bunun bilinmesi şarttır.
Bir sözüm de, Bölücü PKK’yı  destekleyen bölge insanına. Türk Askeri ile çatışıp ölen çocuklarınız için canınız yanıyor. Acınızı anlıyorum. Çocuklarınızın cesetlerini almak için cesaret gösterip, sınırı geçtiniz ve evlatlarınızın cenazelerini aldınız. Madem ki bu kadar yürekli idiniz, niçin evlatlarınız sağ iken gidip onları terör örgütünün elinden almadınız?
Bunu yapabilseydiniz, veya çocuklarınızın dağa çıkmasına engel olsaydınız o gençler şimdi yaşıyor olacaktı. Sizler de en az PKK Terör örgütü kadar suçlusunuz. Lütfen Türkiye’yi bölmek isteyen dış güçlerin oyuncağı olan ve militanlarının çoğu Ermeni ve Suriyeli olan  PKK terör örgütünün aleti olmayın. Silahlar bırakıldıktan sonra, demokrasimizin standardını beraberce yükseltmek hepimizin ellerindedir.
Cemaatçi ve Liberal Köşe Yazarları;
Sizler bu vatanı hiç mi sevmediniz? Bu vatana ve Türk Ordusuna  düşman olmanız mı size o köşeleri sağlıyor?
İçiniz bu ülkeye karşı ne kadar nefret doluymuş…
İki gündür bu sepet kafalıları okuyorum, hayret ediyorum. Neymiş, Türk Ordusu belli bir plan dahilinde pusu kurmuş ve PKK’lı teröristleri öldürmüş.  Türk Ordusunun amacı bölgede gerginliği arttırmak ve AKP ile BDP’nin oylarını düşürmekmiş!.. Hay Allah size tepenizden baksın. Hele içlerinde bir tanesi var ki, bir yerine bir şey  batsa Türk Ordusundan bilecek.
Adam bu milletin parasıyla ABD’ye kursa gitti. 1 yıl yerine 6 yıl kaldı!.. Cemaatin tetikçisi. PKK’nın yapacağı eylemleri önceden biliyor. Biliyor bilmesine de, yapılacak eylemleri bile Türk Ordusuna mal ediyor. Bu kişiler Türkiye’de akan kandan  birinci derecede sorumlu kişilerdir. Ve inanarak söylüyorum ki, iktidar değişikliğinde gerçekler ortaya çıktığında çoğunuz, “Yok Yahu, yuh olsun, insan bu kadar hain olabilir mi” diyeceksiniz…
“Kral Nemrud, İbrahim Peygamberin ateşe atılarak yakılması emrini vermiş. Odunları tutuşturmuşlar. İbrahim Peygamberi mancınıkla ateşe atacaklarmış. Alevler o kadar büyümüş ki, hayvanlar korkarak kaçmaya başlamışlar. Bu arada küçücük bir karınca ağzında su ile koşarak ateşe doğru gidiyormuş. Bir karga onu görüp sormuş; Ateşin ne kadar büyük olduğunu görmüyor musun, ağzındaki su ile o ateşe ne yapabilirsin ki?.. Karınca; Olsun hiç olmazsa safım belli olur…”
Dediğim gibi karınca kadar yüreği olan herkes sakince okusun, kararını ve yerini belli etsin. Gün yerini belli etme günüdür.
12 Haziran’da AKP’ye ve  BDP- PKK’nın desteklediği bağımsız adaylara oy vermeyin ve yerinizi belli edin…
Sağlık ve başarı dileklerimle

RİFAT SERDAROĞLU

19 MAYIS ATATÜRK'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun !


Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı her yıl 19 Mayıs tarihinde kutlanan Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ulusal bayramıdır. 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun'a çıkmıştır ve bu gün Kurtuluş Savaşı'nın başladığı gün kabul edilir. Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmiştir.

Tarihçe
20 Haziran 1938 tarihli kanunla "Gençlik ve Spor Bayramı" olarak kutlanan bu ulusal bayramın adı 12 Eylül Darbesinden sonra "Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı" olarak değiştirildi.

Kutlamalar

Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramı Türkiye'nin dört bir yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. Üzerinde "Gençlikten Atatürk Sevgisiyle Cumhurbaşkanına" yazan ve "Sevgi Bayrağı" olarak adlandırılan dev bir bayrak Kurtuluş Yolu'ndaki Tütün İskelesi'nden karaya çıkarılarak Samsun valisine verilir. Daha sonra bayrak Cumhurbaşkanına sunulmak üzere genç atletlere teslim edilir. Samsun'dan yola çıkarılarak Amasya Tokat Sivas Erzincan Erzurum Kayseri Nevşehir Kırşehir ve Kırıkkale'den sonra 19 Mayıs törenlerinde Ankara'da Cumhurbaşkanına sunulur.


Atatürk diyor ki;


"Gençler, Cesaretimizi güçlendiren ve sürdüren sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve kültür ile, insanlık değerinin, vatan sevgisinin en değerli örneği olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve sürdürecek sizsiniz...


"Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri (Türkiye Cumhuriyetini) ona bırakacağım ve gözüm arkamda kalmayacak."

"Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir."Kaynakwh webhatti.com:

"Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle bugünkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum: Batı senden, Türk´ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi. Eğer bugün batı teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk Çocuğu, o kabahat da senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur. Şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin! .. Bu belli. Fakat zekânı unut! .. Daima çalışkan ol..."

"Rica ile, merhamet dilenmekle bir millet ve devletin şeref ve istiklâli kurtarılmaz. Türk milleti, gelecek nesiller için bunu unutmamalıdır."



Atatürk'ü Anma ve Gençlik Spor Bayramımız kutlu olsun

19 Mayıs 1919′dan bugüne Türkiye

İnsanlık tarihinde üç büyük devrimci dönüşümden söz edilmektedir. İlki aristokrasiye karşı kazanılan Fransız Devrimi, ikincisi feodalizme ve oligarşiye karşı kazanılan Sovyet Devrimi ve üçüncüsü emperyalizme karşı kazanılmış Türk Devrimidir.

Baskıya, sömürüye, dogmatizme, eşitsizliğe, Emperyalist işgallere karşı verilen mücadeleler sonucunda meydana gelen devrimler, insanlığın daha özgür ve eşit bir dünyada yaşama isteğinin haklı ve meşru talebiydi.
Bizim kurtuluş serüvenimiz hem işgallere karşı bir bağımsızlık ve özgürlük hareketi hem de yeni, çağdaş bir ulus olma amacına dönük çoklu bir karakter taşımaktadır.
Gazi Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında yeni bir dünyaya ilk adımı atmaktaydı.
Bu yeni dünyaya ulaşmak her şeyden önce işgale son vermek, bağımsızlığı kazanmak sonrada çağdaş insanlık ailesinin bir parçası olmak için Cumhuriyet idaresini kurmak, demokratik, laik ve hukuka dayalı bir düzene geçişi sağlamakla mümkün olabilirdi. Mustafa Kemal bütün bu sürecin yol haritasını zihninde oluşturmuş, insanlığın ve ulusumuzun bu büyük yolculuğuna öyle çıkmıştı.
Ulusumuzun bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin dünya tarihinde bir eşi bulunmamaktadır. Bu mücadeleyi eşsiz kılan, onun demokratik ve özgürlükçü karakteridir.
Kurtuluş Savaşı öncesinde kongrelerin toplanması ve sonrasında meclisin oluşturularak mücadelenin kolektif, toplumsal, dayanışmacı bir temelde örgütlenmesi örneği olmayan bir kurtuluş serüvenine işaret etmektedir. Mustafa Kemal’in “Milletin istiklal ve istikbalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözü aslında mücadelenin ruhuna ve metodolojisine ilişkin sağlam ve tutarlı bir siyasetin temel felsefesini ortaya koymaktadır.
Mustafa Kemal’in en büyük başarısı milletin azim ve kararlılığını ortaya çıkarmak, onu örgütlemek ve kurtuluş için seferber etmektir. Kendi milletine verdiği inanç bağımsızlığın ve Cumhuriyetin en temel dayanağı ve gücü olmuştur. Sanıldığı gibi bizim en büyük savaşımız düşmana karşı değildir. Bizim en büyük savaşımız kendimize, yüzyılların verdiği yılgınlığa, açlığa, yokluğa, yoksunluğa ve kimsesizliğe karşı olmuştur.
Mustafa Kemal’in büyüklüğü ve eşsiz bir lider oluşu onun kendisini bir yok oluşa terk eden halkı ayağa kaldırması, kimlik ve kişilik kazandırmasıdır. Bu devrimci atılımın, değişimin ve dönüşümün mimarı olan Mustafa Kemal, yaşamı boyunca halkının iyiliğini ve geleceğini düşünmüş ve bu uğurda büyük bir çaba ortaya koymuştur.
19 Mayısın 91. yılında dünya bildiğimiz dünya. Bu dünyada var olmak, bağımsız ve özgür yaşamak, kendi kendine yetebilmekle orantılı bir durum. Dünya kapitalizminin emperyalist karakteri, 1919’da ve 2010’da da aynı içeriğe ve yönteme sahip. Başka ulusların, halkların ve toplumların sömürüsü üzerine kurulu bu düzen, ülkelerin işgal edilmesi dahil her türlü ekonomik, askeri, siyasal, sosyal ve kültürel aracı kullanarak bir bağımlılaşma yaratmaktadır. Bugün dünya üzerinde özellikle ülke içi çatışmalar klasik “böl-parçala-yönet” politikası, emperyalist siyasetin vazgeçmediği bir yöntem olarak ülkemizde de uygulanmaktadır.
Etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar emperyalist siyasetler ve devletler tarafından kışkırtılmakta; birlikte yaşama istenci kırılmaya çalışılmaktadır. 19 Mayıs 1919 öncesinde ve sonrasındaki isyan ve ayaklanmalara bakıldığında Anadolu coğrafyasında yüzlerce yıldır bir arada yaşamış halklar birbirlerine karşı kışkırtılmış ve çok büyük acılar yaşanmıştı.
Bu gün aynı acıların ve gerilimlerin tekrar yaşanmaması için kardeşlik, barış, dostluk ve dayanışma duygusunu öne çıkarmak, inadına demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri savunmak karanlık güçlerin oyununu bozmanın en önemli anahtarıdır.
Vazgeçilmez bir rehber
Mustafa Kemal’in başlattığı kurtuluş mücadelesi en nihayetinde bir ulus yaratmak ve yurttaşlık bağını esas almak kurgusu üzerine inşa edilmiştir. Bu kurgu bugün hala geçerliliğini koruyan, bir arada yaşamamıza imkân sağlayan devrimci ve ileri bir nitelik taşımaktadır.
Cumhuriyet, demokrasi ve yurttaşlık olguları bugün hala aşılamamış, yeni türevleri üretilememiş kategorilerdir. Bu noktada 19 Mayıs ve bunun sonucunda ortaya çıkan bağımsız ve özgür bir ülke tablosu bu topraklarda yaşayan bütün toplumsal kesimler için vazgeçilmez bir rehberdir.
Mustafa Kemal, kurtuluş mücadelesi örgütlerken hiçbir etnik, dinsel, mezhepsel, sınıfsal ve cinsel ayrım gözetmemiş ve herkesi aynı amaç etrafında birleştirmişse; bugün de birlikte yaşamak konusunda hiçbir ayrım söz konusu olamaz. Herkes bu ülkede eşit derecede yaşama imkânına sahip olduğunun bilincinde ve kararlılığında olursa ülkemizdeki dostluk ve kardeşlik daha da pekişecek ve ülkede farklı bir iklim yaşanmaya başlayacaktır.
1919; bizlerin birlikte, eşit ve özgür biçimde yaşamamıza imkan sağlayan kurtuluş serüveninin başlangıç tarihidir. Bu tarihi sürekli akılda tutmak, onun anlam ve öneminin farkında olmak bizlerin ulus olarak büyük acılar yaşamamıza engel olacaktır.
Mustafa Kemal’i ve 1919 Mayısla başlayan ve bugünlere kadar süren, bundan sonra da sürecek olan bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine adanmış bütün hayatlara sevgi ve şükranlarımı sunuyorum.

Ali Ulusoy (Cumhuriyet)

18 Mayıs 2011 Çarşamba

GÜNEŞ HER GÜN YENİDEN DOĞAR!..


“Samsun’a 19 Mayıs 1919′da çıktığım zaman yurdun genel durumu şöyleydi:
Osmanlı Devleti, içinde bulunduğu toplulukla birlikte Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmıştı.
Devlet her yerde zedelenmiş, koşulları çok ağır bir “Ateşkes Anlaşması” imzalamıştı. Ulus yorgun ve yoksuldu.
KURTULUŞ ÇABALARI..
…İçine düştüğümüz bu durumdan kurtulmak için, yurtseverler bir takım kurtuluş yolları arıyorlardı. Bu amaçla bazı kurtuluş örgütleri kurulmuştu.
ULUSAL VARLIĞA DÜŞMAN KURULUŞLAR..
…Bu kurtuluş örgütlerinden başka, bir de düşman koruyuculuğunu temel alan bazı girişimler vardı.
… Yurdun bir çok yerinde bulunan “İtilaf ve Hürriyet” ( Uzlaşma ve Özgürlük), “Sulh ve Selamet” (Barış ve Selamet) Dernekleri de aldatıcı adlar altında, düşmanla işbirliği içindeydiler.
…Ulusal kurtuluşa düşman kuruluşlardan biri de “İngiliz Muhipleri Derneği” adı altında çalışıyordu. Bu derneğe başta padişah ve başbakan olmak üzere, Osmanlı yöneticilerin çoğu üye olmuştu.
Derneğin iki amacı vardı. Dış görünüşü İngilizlerin desteğini sağlamak, yıkılışı önlemek, gizli yönü ise yurtta karışıklık çıkarmak, ULUSAL BİLİNCİ YOK ETMEKTİ.
Bunlardan başka, İstanbul’da bazı ileri gelen kişiler, kurtuluşu Amerika’nın güdümünde görüyorlardı.
ORDUMUZUN DURUMU…
…Bu çöküntü ve yıkıntı içinde ordumuz da üzereydi. Bir çok yerlerde silahları ellerinden alınmış, askerler terhis edilmişti.
Görev başında bulunan askeri birlikler de silah ve inanç gücünden yoksundu. Subaylar kararsızlık içindeydi.
…Anadolu’ya bir yetkiyle gidiyordum.
… Şunu söyleyeyim, bana bu görevi verenler bilerek vermediler….Anadolu’ya gidip, şaşkınlık içinde bulunan halka durumu anlatacaktım.Onları ULUSAL BİR AMAÇ çevresinde toplayacaktım.”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Bağımsızlık Savaşı’nın ilk ateşini yaktığı 19 Mayıs 1919′un 92. yıl dönümünü kutlamaya hazırlandığımız günün öncesinde, düşündüm de, o günleri en iyisi Gazi Paşa’nın kendi anlatımı yani NUTUK’la yaşamaktır.
Ancak her zaman ki gibi Gazi Paşa’mın müthiş öngörüsüne hayran kaldığımı bir kez daha sizlerle paylaşmak ihtiyacını hissettim. Mustafa Kemal 15-20 Ekim 1927′de TBMM’de yaptığı bu konuşmada sanki günümüz Türkiye’sinin siyah-beyaz bir fotoğrafını gelecek nesillere göstermiştir.
Yurdumuz belki 1919′da olduğu gibi görünürde bir işgal altında değildir. İşte bu nedenle de ne İzmir’de ilk kurşunu atan kadın hakları savunucusu Hasan Tahsin’ler, ne de Telgrafçı Hamdi’ler çıkmamıştır ortaya.. Kadınlarımız büyük bir azim kararla tıpkı Bağımsızlık Savaşı’nda olduğu gibi İstiklal Yolu’nu döşemeyi akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdir.
Çünkü işgal gizlidir, işgal topsuz, tüfeksiz ve silahsızdır. Özellikle Sam Amca her türlü aracı, buna siyasetçiler de dahil, amacı için kullanmıştır.
Türk milleti Habil ve Kabil’le başlayan, kardeşin kardeşi yok etme dürtüsüyle emperyalizmin o görünmez ağının kıskacına alınmıştır. Sömürgeci kültürün beyinlerini kefenlediği “Hedefiniz uygarlıktır. Marş, marş” komutu ile robotlaşan, uygarlaştığını zannederken üretmeyi unutmuş, çağdaşlığı da sadece “Batıyı taklit” olarak kabul etmişlerdir.
Laikliği “ön koşul” olarak gören çok büyük bir çoğunluk, diğer büyük çoğunluğun en büyük hassasiyetini, dini inancını görmezden gelmiştir.
Dini en büyük hassasiyet olarak kabul eden büyük çoğunluk ise, Kur’an’ın ilk emrini “İKRA”, okumayı yok sayarak, kendilerini hurafeci, yobaz, bölücü Muaviye inancına teslim etmiştir.
Diğer büyük çoğunluğun ötelediği ve arkasını döndüğü, büyük çoğunluk ise ne yazık ki Mustafa Kemal’i ve tüm Kemalistleri dinsiz olarak tanıtan emperyalizmin tuzağına düşmüştür.
Emperyalizmin her yolu ve aracı kullanarak sürdürdüğü bu hayasız ve sinsice akın 10 Kasım 1938′de başladığı noktadan bu yana hızını sürdürerek devam etmiş CFR’nin isim babası partinin iktidara gelmesi ile birlikte “Hedef nokta” olarak Türkiye’yi seçmiştir.
Çünkü iktidarda ABD’nin çıkarlarını korumaya CFR’nin önünde Yahudi kökenli ABD’li dostunun kolunda görücüye çıktığı gün söz veren bir siyasetçi, yanında ise İngiliz bursu ile okumuş bir başka kişi vardır. Hikmetyar’ın dizinin dibinde oturan biatcı “civanım”ı alkışlayanlar, BOP Eşbaşkanı olarak atanmasını onaylayan bir kökü Batman’da olan İngiliz vatandaşı da bu gurubun içinde yer alacaktır.
Amaç iktidarsa, emperyalizmin güdümünde olmak hiç mi hiç önemli değildir. Bu nedenle her şeyden önce dini siyasete alet ederek ” ecnebilerle” işbirliğine geçilmiş, vatan toprakları Bağımsızlık Savaşı’ndan arta kalan arsızlıkla hücum eden yabancılara peşkeş çekilmiştir. İktidarın sayesinde yabancıların Türkiye’yi işgal planı “HAYAL”ken, “GERÇEK” olmuştur.
Ordunun silahları elinden alınmamıştır, ancak yapılan psikolojik operasyonlarla, subaylarımız ve komutanlarımız “kararsız”laştırılmıştır. 5 Kasım 2007′de Oval Ofis’te yazılan senaryo ile yurtsever, Atatürkçü komutanlarımıza Silivri’de “Ergenekon” prangası vurulmuştur.
Güneydoğu’daki ayrılıkçılar ise ilan ettikleri ve devleti yok saydıkları “pilot bölgelerde” bir iç savaş provası yapmakta ve sınırlarını kendilerince ilan ettikleri toprakların adının da “Kürdistan” olarak telaffuz edilmesi ise ” düşünce özgürlüğü” olarak kabul edilmektedir.
Türkiye’yede kurumlar ve kuruluşlar dönüşmüş veya dönüştürülmüştür. Ülkemiz emperyal işgalin kıskacı altındadır. O halde;
Birinci görevimiz, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyet’ini sonsuza dek korumak ve savunmaktır.
Dün, bugün ve gelecekte bizi Cumhuriyet’ten ve bağımsızlığımızdan yoksun etmek için çalışan iç ve dış güçler olacaktır.
Hatta gücü ellerinde tuttuklarını zannedenler, iktidarda olanlar “gaflet, delalet ve hıyanet” içinde de bulunabilirler. Bundan da öte iktidar veya muhalefet, bazı kurum ve kuruluşlar, kendi çıkarlarını ülkeyi bölmek ve sömürgeleştirmek isteyenlerin siyasal amaçları ile birleştirebilirler.
“İşte bu ahval ve şerait içinde bile” görevimiz, Cumhuriyet’imizi, bağımsızlığımızı ve vatanımızı korumaktır.
DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ,
GÜMÜŞ DERE DURMAZ AKAR.
GÜNEŞ UFUKTAN ŞİMDİ DOĞAR,
YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR..

Güneş, her gün ve yeniden doğar…
Atatürk’ü Anma ve Gençlik Spor Bayramı’mız ve Gazi Paşa’mızın 130. Doğum Günü Türk Ulusu’na kutlu olsun…

Figen ÖZEN

17 Mayıs 2011 Salı

TÜRKİYE, TÜRKİYE’DEN YÖNETİLMİYOR ARTIK… - ALİ ERALP


1945’lerden bu yana yabancılar, iç ve dış politikamıza yön vermeye çalışıyorlar. İşimize burunlarını sokuyorlar.Ekonomimizde, kültürümüzde, siyasetimizde onlar var. Köylerimizde, kentlerimizde, dağlarımızda, ovalarımızda, aşımızda, ekmeğimizde, gıdamızda, havamızda onlar var.
Kene gibi yapışmışlar gövdemize… Kanımızı, iliğimizi sömürüyorlar… Azar azar, yavaş yavaş, canımızı alıyorlar…
Meclisimizin iki adım ötesine konuşlanmışlar. Bir yandan bilgi topluyorlar, bir yandan yeni yeni Ergenekon, Balyoz senaryoları hazırlıyorlar. Bir yandan da onun bunun yatak odasını gözetleyerek, kaset tertipleri düzenliyorlar.
Bu arada PKK ile ortaklaşa Türkiye’yi parçalama çalışmalarını yürütmeyi de ihmal etmiyorlar. Türk-Kürt Federe İslam devletini oluşturmak için geceyi gündüze katıyorlar. İktidar için yol haritaları çiziyorlar.
En iyi petrol yatakları, en iyi su kaynakları nerelerde var; en iyi maden hangi dağdan, hangi ormandan çıkarılır, kimler kişisel menfaati için vatanını satar? Bu konular onların uzmanlık alanına girmektedir.
Ayrıca, yer altı ve yerüstü zenginliklerimizi karış karış, santim santim, bölge bölge araştırıyorlar. İnceliyorlar. Irak, Afganistan gibi, ileride Türkiye’yi de işgal ettiklerinde kullanmak üzere belgeliyorlar. Bulunan zengin petrol kuyularını şimdiden betonlarla kapatmışlar…
Ülkemiz, bu kan emicilerle 1950’lerde, DP’nin iktidar olması ile tanıştı. Ama ne tanışma… Bir tanıştık, pir tanıştık. Bağrımızda beslediğimiz hainler sayesinde, elimizi verdik, hâlâ kolumuzu kurtaramıyoruz.
O yıllarda NATO’ya girdik. Asker gönderdik Kore’ye. “Küçük Amerika” olma sevdasına o yıllarda kapıldık.
Atatürk’ün komşularımızla ve “mazlum milletler”le birlikte emperyalizme karşı hareket etme politikasını o yıllarda terk ettik. O yıllarda, Cezayir Kurtuluş Savaşında sömürgeci Fransa’nın tarafını tuttuk.
Bu arada 2002’de AKP’nin iktidara geçmesi ile emperyalizme bağımlılığımız daha da arttı. Kurşun asker olduk. Ne isterlerse, ne emrederlerse, “baş üstüne” diyoruz. “Otur” diyor, oturuyoruz, “Kalk” diyor kalkıyoruz.
“Git, Öcalan, Talabani ve Barzani ile görüş, Kuzey Irak kukla devletini tanı” diyor, tanıyoruz. “Ermenilere, Rumlara, papazlara yumuşak davran” diyor, yumuşak davranıyoruz. Dağdan inen eşkıyaları davulla, zurnayla karşıla diyor, karşılıyoruz. Bir de üstüne üstlük, ayaklarına seyyar mahkemeler götürüyoruz. Başımıza çuval geçiriyorlar, sesimizi çıkarmıyoruz Çıkaramıyoruz. Kırmızı çizgilerimiz yok oldu.
Süt dökmüş kedilere döndük…
Ne bağımsızlığımız kaldı, ne onurumuz.
Tam bağımsız bir devlet olmanın, Türk olmanın onurunu ve gururunu sadece Mustafa Kemal Atatürk döneminde yaşadık.
O zamanlar, başımız dik, alnımız ak, tüm uluslarla saygın ilişkiler, eşit koşullar içerisinde yürütüyorduk dış politikamızı. Ne kimsenin bir karış toprağında gözümüz vardı ne de kimse bizim bir karış toprağımıza göz dikmişti.
“Yurtta barış, dünyada barış”tı ilkemiz.
Amerika, Fransa, İngiltere o yıllarda da saldırgan ve sömürgeci bir politika izliyordu. Emperyalist siyaset o yıllarda da yürürlükteydi. Onlar, dünyayı etnik, dinsel temelde ayrıştırıp, zayıflatmak, sonra da ülkelerin yönetimini ele geçirip, yer altı ve yer üstü kaynaklarını talan etmek için her yolu deniyordu.
Yani “böl, yönet” siyaseti, Atatürk zamanında da vardı.
Ama o yıllarda bu kadar çok hain, işbirlikçi, vatan satıcısı yoktu ülkemizde. Kimse bir karış toprağını, el emeği, göz nuru sanayi kuruluşunu yabancılara peşkeş çekmiyordu.
Bu nedenle, Batı’lı güçler, ülkemize edepli, saygılı bir biçimde davranıyor, burnunu ne dış işlerimize ne iç işlerimize sokabiliyordu.
Çünkü o yıllarda devletin başında Gazi Mustafa Kemal Atatürk vardı.
Sonra devran döndü, devir değişti.
Damat Ferit’ler, Ali Kemal’ler yeniden türedi. Yerden biter gibi çoğaldılar. Yeniden tarih sahnesine çıktılar. Amerika’nın “Our Boys”ları, “Amerikan oğlanları”, Amerikanofiller ülkeye hâkim oldular. Partileri, sendikaları kapattılar. Tam bağımsızlık yanlılarını, devrimcileri işkenceden geçirdiler, hapishanelere doldurdular. Canlarına kıydılar.
Amerika’yı kıble yaptılar.
ABD As Başkanının emrinde bir Eşbaşkan yönetiyor bugün ülkemizi. BOP eşbaşkanı olduğunu defalarca tekrarlayan bir başbakan. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın coğrafyasını Amerika ile birlikte değiştirmeye çalışıyor. Bu projenin içerisinde elbette Türkiye de var, Kürdistan’ın oluşumu da var.
Onun için, Başbakanın bir ayağı Amerika’da, bir ayağı Avrupa’da… İktidar olduğu sekiz yılda, tam 18 seyahat gerçekleştirmiş. Direktifler alıyor, direktifler veriyor. Kapalı kapılar arkasında sözler alıyor, sözler veriyor.
Gözü ve kulağı Amerika’da. Dış politikasını, iç politikasını ona göre ayarlıyor. Bir gün önce “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diye soruyor, bir gün sonra Amerika’dan esen rüzgâra göre ağız ve yön değiştiriyor. “NATO, Libya’ya kardeşlik, demokrasi, insan hakları götürüyor, Kaddafi bir an önce ülkesinin menfaati için koltuğunu terk etmeli” diyor.
Türkiye bugün, Washington ve Brüksel’den yönetilen bir ülke haline gelmiştir. İç ve dış politika stratejisi bu merkezlerde hazırlanmakta, Türkiye’nin gideceği yön, varacağı menzil buralarda kararlaştırılmaktadır.

Türkiye, Türkiye’den yönetilmemektedir artık.


ALİ ERALP
Türkiye’nin Türkiye’den yönetilmesini istiyorsak eğer AKP’yi sandığa gömelim. Gözümüzü dört açalım. Hileye hurdaya, sandık oyunlarına meydan vermeyelim. Sandıkları onurumuz, namusumuz gibi koruyalım. Denetleyelim ve AKP’yi geldiği yere, yani Ortaçağın karanlığına yeniden gönderelim…