Atatürkçülük(Kemalizm) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürkçülük(Kemalizm) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2011 Salı

84. yıldönümünde Nutuk/Söylev’in bop saldırısına karşı kurtarıcı değeri!

Mustafa Kemal, Türk ulusunun var olma – yok olma savaşımı vermek zorunluğuna düştüğü ve kendisinin önderliğinde bu savaşımın zafere ulaştığı dönemin tarihini, bütünüyle belgelere dayandırarak NUTUK/SÖYLEV adlı yapıtını, bundan 84 yıl önce 15 – 20 Ekim 1927 günlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası Büyük Kongresi’nde 36 saat 33 dakika süren bir sunuşla okumuştur. Bu yapıtı ortaya koyuştaki amacını şöyle açıklamıştı:
„Saygıdeğer efendiler, günlerce zamanınızı alan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonunda tarih olmuş bir dönemin öyküsüdür. Bunda ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebildiysem, kendimi mutlu sayacağım.„
Bugün ulusal birliğimize, yurt bütünlüğümüze, özgürlük ve toplumsal adalet içinde gönenmiş bir toplum olarak yaşamamıza yönelmiş iç ve dış büyük saldırıları göz önüne aldığımızda, SÖYLEV’in amacının ne denli işlevsel, içeriğinin –özellikle yönteminin- ne denli kalıcı değerde olduğunu anlayabiliyoruz.
Tüm yüksek öğretim kurumlarında zorunlu bir ders olan Türkiye Cumhuriyeti Tarihi ve Atatürk İlkeleri dersi için SÖYLEV’in en başta gelen zorunlu kaynak olarak değerlendirilmesi, bilimsel nesnelliğin kesin bir gereğidir. Çünkü aşağıdaki çözümlemede de ortaya koymayı umduğumuz üzere SÖYLEV, her söylediğini belgelere dayandıran niteliği ile bir toplumbilimsel yapıt özelliği taşımaktadır.
Sömürgeciliği ayıp saymamakta direten “Siyaset Batısı„nın, kötücül emelleri önündeki tek engel olan Atatürk Cumhuriyeti’ne BOP kılıfı altında giriştiği saldırıları tepelemek ve çağdaş, yani bilimin kılavuzluğunda, özgür, bağımsız, ileri teknolojili ulusal ekonomisi olan, bayındır bir toplum ve ülke olma ülkümüzü sürdürmek gereğinin bilincindeki tüm siyasal, eğitsel, sanatsal, iletişimsel, kurum yöneticilerini ve genellikle tüm aydınlık bilinçli yurttaşları, SÖYLEV’i bilinçlerinde tazelemeğe, öğrenmemiş olanlara ulaştırmaya ve kamuoyunun gündeminde tutmaya çağırıyoruz.

I- SÖYLEV bir toplumbilim klasiğidir.

Atatürk’ün “SÖYLEV” adlı büyük yapıtı, kendi deyişiyle “Türk ulusunun yüzyıllar boyunca uğradığı sonu gelmez yıkımlardan kurtulması, içinden çıkabilmek için büyük özveriler gerekiren pis bataklıklara bir daha düşmemesi için gelecek kuşaklara dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek uyarılarda bulunmak” amacıyla yazılmıştır. Bu özelliği ile SÖYLEV bir anılar kitabı değil, belgesel bir sunuştur. ‘Anılarım’ demek, ‘anlatmak istediklerim’ demektir. SÖYLEV ‘Mustafa Kemal’in Anıları’ değildir. Mustafa Kemal bu yapıtı yazarken tam bir nesnellikle davranmış, anlattığı her olgunun belgesini kitaba eklemiştir. Tarih yazımında nesnelliğin de öncülüğünü yaparcasına dile getirdiği ve Türk Tarih Kurumu’nun anlına yazdırdığı ilkeye, kendisi de özenle uymuştur: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana doğrulukla bağlı kalmazsa, değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtıcı bir nitelik alır.”
Bu niteliğinden dolayı SÖYLEV bir toplumbilim klasiğidir.
Gerçi SÖYLEV, 19 Mayıs 1919 ile 15 Ekim 1927 tarihleri arasında cereyan eden Türk Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimlerinin somut olaylarından söz eder. Bu açıdan bakıldığında, Cumhuriyet tarihimizin sınırlı bir sunuluşu sanılabilir. Ama bu somut olaylara yön veren temel stratejiye ve uygulanışına ilişkin veriler göz önünde tutulursa, SÖYLEV’in yalnızca belli bir dönemin somut olgularını anlatan bir tarih kitabı olmadığı, birinci sınıf bir toplumbilim, devrim toplumbilimi, ulus-kurma toplumbilimi, sömürgeciliği ortadan kaldırma toplumbilimi olduğu anlaşılır. Gerçekten SÖYLEV, sömürgeciliği yıkıp özgür, bağımsız, gelişen ve çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmaya girişen bir ulusal toplumun nasıl kurulabileceğini sergilemektedir. Dikkatle incelendiğinde görülmektedir ki Mustafa Kemal, SÖYLEV’de, böyle bir toplumun kuruluşunda izlediği üstün nitelikli önderlik ve yönetim stratejisini de ortaya koymuştur. Bu stratejinin özü, “Özgürlük ve bağımsızlık kavramlarına sahip bir halkın karşısında, dünyanın en güçlü ordularına sahip devletlerin ve onların işbirlikçilerinin dize geleceği bilinci”dir. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimleri yürütülürken siyasal, askeri ve diplomatik alanlarda, iletişim, eğitim, ekonomi ve kültür alanlarında izlenen politikaların tümü, hep bu yönverici ana düşünceye dayanmıştır.
“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir!” diyen Mustafa Kemal, SÖYLEV’in daha başında şunları belirtir: “Efendiler, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğüm ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığım karar, ulusal egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktı. Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönenmiş olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olmaktan daha yüksek bir işlem görmeğe layık olamaz.
Öyleyse ya bağımsızlık, ya ölüm!
Gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı.”
II- SÖYLEV, aynı zamanda Mustafa Kemal’in felsefi bilgeliğine tanıklık eden bir yapıttır.
Bilindiği gibi en üstün strateji düzeyi olan bilgelik, “ne yapmak ve ne zaman yapmak gerektiğini bilmek” kadar “ne yapmamak gerektiğini de bilmek” demektir. Yapma sanatı yaşamı bilmek, yapmamak sanatı ise olguların özünü bilmek demektir. Üstün strateji, eyleme geçmeden önce şu etkenlerin saptanması gerektiğini bilir:
İzlenecek yöntem, fiziksel koşullar, önderlik ve disiplin.
İzlenecek yöntemle anlatılan şey, halkın önderlik grubuyla aynı hedefleri paylaşmasının sağlanmasıdır.
Fiziksel ve doğal koşullar, ulaşım ve iletişim olanakları, eylemin boyutları ve güvenlik açılarından ele alınmak gerekir. Eyleme geçme zamanını seçerken halkın üretim etkinliklerini, ordunun savaş yeteneğini elden gelen en üst düzeyde bulundurmaya dikkat etmek gerekir.
Üstün strateji, önderlik ve disiplin açısından da şu erdemleri gerektirir: zekâ, güvenilirlik, insancıllık, yüreklilik ve sebat.
Şimdi Mustafa Kemal’i dinleyelim:

“Bu önemli kararın neleri gerektirip zorunlu kıldığını tümüyle ve ilk günden açıklayıp söylemek kuşkusuz yerinde olmazdı. Uygulamayı bir takım aşamalara ayırmak ve olayların gelişiminden yararlanarak ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak, yavaş yavaş ilerleyerek amaca ulaşmaya çalışmak gerekiyordu.

Diyebilirim ki, ben, ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini bir ulusal sır gibi vicdanımda taşıyarak, adım adım bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım.”
Mustafa Kemal Atatürk’ün vicdanında sakladığı ulusal sır, aynı zamanda bütün uygar insanlığa örneklik edecek değerde bir uygarlık projesiydi: Bu proje, yöneticilerini seçmekte, inanç ve düşüncelerini özgürce oluşturup benimsemekte tam anlamıyla özgür olan ve seçim hakkına sahip bulunan bir ulus yaratmıştır. Bunu, sömürgecilerin özel olarak desteklediği orta-çağ artığı saltanat-hilafet kurumlarını ve dinsel baskıcılığa dayalı hukuksal, yönetsel ve eğitsel düzeni ortadan kaldırarak ve onların yerine düşüncesi, vicdanı, kültürü özgür kuşaklar yetiştirecek bir toplumsal-siyasal düzen kurarak başarmıştır. Ama bunun yanında ekonomik demokrasiyi de gerçekleştirmek üzere, ekonominin yönetiminde temel sorumluluğu devlete veren ve devleti zorunlu ve yararlı olduğu ölçüde ekonomiye karıştıran, ama onun ötesine geçirtmeyen bir ekonomik düzen de kurmuştur. Bu yönüyle de Türk Devrimi, hem kapitalizmi, hem de marksizmi, demokrasinin belirgin nitelikleri açısından aşan bir uygarlık projesidir.
İşte SÖYLEV’de anlatımını bulan bu uygarlık projesi ve onun gerçekleştirilişi, Mustafa Kemal’in üstün strateji düzeyini olduğu gibi yüksek kişiliğini de kanıtlamaktadır. Mehmet Ali Sevük şu gözlemi yaparken yerden göğe haklıydı:

“Atatürk devrim düşmanlarıyla dövüşerek devrim yapmadı; dövüşecek olanlara dövüşmek fırsatı vermeyen devrim stratejisiyle ulusunun aziz kanını esirgemeyi de bildi. Bunun için de O’na minnettarız.”

Atatürt, SÖYLEV’i bitirirken, “Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardanberi yaşanan ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu Türk gençliğine emanet ediyorum.” diyor.
Cumhuriyeti böylece gençliğe emanet etmesi, Atatürk’ün bilgeliğin de doruğuna çıktığının kanıtıdır. Bu, sürekli devrimin, yani ilerlemenin güvencesini bulduğunu gösterir. Çünkü gençlik tertemiz vicdan, bencil çıkarlara bulaşmamış karakter, alışkanlıklarla kısıtlanmamış yetenek, enerji ve yalnız dürüstlükle birlikte gidebilen yüreklilik demektir. Eğitim de gençliğin bu özelliklerini geliştirecek nitelikte olacaktı. Atatürk erdem demek olan Cumhuriyetin ancak bu niteliklerle ayakta kalabileceğini biliyordu.

SÖYLEV’in okunuşunun 84. yılında, İsmet İnönü’nün tarihsel nitelemesiyle “Devletimizi kuran, ulusumuza özveriyle, doğrulukla hizmet eden, insanlık ülküsünün tutkun ve seçkin kişiliği, eşsiz kahraman Atatürk’ün anısı önünde minnet ve saygıyla eğilirken, Türk bağımsızlığını ve Türk Cumhuriyetini her koşul altında korumaya ve savunmaya andiçiyoruz.
Uygarlık Batısı’nın sanat, bilim ve düşün insanlarını da, SÖYLEV’i öğrenmeğe ve insanlığın bugüne değin yetiştirdiği iki ya da üç büyük gerçek demokrasi devrimcisi olan Atatürk’ün tüm uygar insanlığa yol gösterici değerdeki Cumhuriyeti’ne yönelen sömürgeci Siyaset Batısı saldırılarına karşı Türk aydınlarının demokrasi mücadelesine destek vermeye çağırıyoruz.


Prof. Dr. Özer OZANKAYA
Toplumbilimci
ADD Genel Merkezi
ANKARA
15 Ekim 2011

11 Ekim 2011 Salı

İzmir Suikastı

1925 yılı içinde ve 1926’nın başlarında inkılâpların önemli bir kısmı gerçekleşmişti. Bu arada Terakkiperver Fırkası irtica ile ilgili görülerek kapatılmıştı. İrtica dalgaları zaman zaman ortada görülmekte idi. Eskiye bağlı olmaktan kurtulamayanlar, çıkarcı düşüncelerin etrafında birleşenler, cumhuriyete ve onun başındaki Cumhurbaşkanına karşı bir takım çalışmalar içindeydiler.

Bu arada, Gazi, 8 Mayıs 1926’da Konya’ya, 9 Mayıs’ta Tarsus’a, 10 Mayıs’ta Tarsus’a gelmiş, Taşucu Bucağı’ndaki çiftliğinde beş gün kaldıktan sonra, 16 Mayıs’ta Adana’ya, 18 Mayıs’ta tekrar Konya’ya, 20 Mayıs 1920’de Bursa’ya, 13 Haziran’da da Balıkesir’e gelmişti. Bir ara Mudanya’ya geçen Gazi, 13 Haziran’da Balıkesir’de şerefine verilen ve elli kişiden fazla insanın katıldığı baloda, Muallimler Musiki Heyetini takdirle dinlemişti1. 14 Haziran günü Balıkesir’den İzmir’e geçeceği sırada İzmir Valisi’nden İzmir’de kendisine karşı bir suikast düzenlendiği haberini aldı. 14 Haziran gecesi Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulunacaklardan, ulusal bağımsızlık savaşında Mustafa Kemal’in yanında yer almış olan Kadı Hurşit’in oğlu da vardı. Mustafa Kemal, babasının hizmetlerinden ötürü, 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne Rize Milletvekili olarak Ziya Hurşit’i seçtirmişti. Mustafa Kemal, suikastçıların yakalanmasından sonra, 15 Haziran saat 19.00’da İzmir’e doğru yola çıktı. 16 Haziran’da, Soma, Menemen’e uğrayarak, 16 Haziran akşamı saat 18.00’de İzmir’e vardı.

Olayda, Terakkiperver milletvekillerinin parmağı olduğu anlaşılmıştı. 14 Haziran akşamı, İsmet Paşa, İzmir’den aldığı telgraflarla suikast olayını öğrenmişti. Gece yarısına doğru, Maraş Milletvekili Nurettin Bey’in evinde kalmış olan İstiklâl Mahkemesi savcı ve yargıçları, gece yarısı, İsmet Paşa’nın kendilerini, İçişleri Bakanlığı’nda beklediğini öğrendiler. İsmet Paşa, onlara, suikast ile ilgili İzmir valisinin mektubunu gösterdi.İlk iş olarak kapatılmış olan Terakkiperver Cumhuriyet Partili milletvekillerinin tümünün nerede olurlarsa olsunlar, tutuklanmalarına, evlerinin aranmasında bulunan belgelerin İzmir’e gönderilmesine karar verildi. İstiklâl Mahkemesi acele İzmir’e hareket etti.

Suikastçı Ziya Hurşit kaldığı otelde tutuklanmıştı. Yatağının altından silah ve bombalar çıkarıldı. Ayrıca, yanında üç bin lira kadar para vardı. Diğer oteldeki üç kiralık katil, Çopur İsmail, Laz İsmail, Gürcü Yusuf adlı kişiler de yakalandılar. Suikast, Ziya Hurşit’in kaldığı Gaffarzâde Otelinin dar sokağında olacaktı. Sonra, suikastçılar motorla Sakız Adası’na geçeceklerdi. Suikastçıların yardımcıları kuva-yı milliye komutanlarından Sarı Edip, Çopur Hilmi ve Şevki adlı kişilerdi. İzmir Milletvekili Şükrü Bey de bu işin içindeydi. Daha sonra, İzmir suikastını Ankara’da planlandığı ortaya çıktı. Konu derinlemesine incelendi. Eskişehir Milletvekili Arif Bey, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi kurucuları ve öncüleri yakalandılar.

16 Haziranda İzmir’e gelmiş olan, Gazi, Ziya Hurşit’i otele getirtip, kendisiyle görüştü. Hükümet, bu arada suikast olayını ve tertipçilerinin yakalandığını halka duyurdu. Suikast girişimi nedeni ile kurulan İstiklâl Mahkemesi ise daha önce belirttiğimiz üzere İzmir’e gelmiş ve çalışmalarına başlamıştı.

Suikastçılar şunları söylemekteydiler: Ziya Hurşit ve bir grup kişi Mustafa Kemal’e suikast yapmayı bir zamandır hesaplamaktaydılar. Onlar, bunun için kiralık katiller bile tuttular. Suikastı ilkin Ankara’da gerçekleştirmeyi düşünenler, tertibi, Gazi, Çankaya’dan köşke giderken, ya da gece Anadolu Klubü’nden ayrılırken, ve meclis binasındaki Cumhurbaşkanı locasında herekete geçmeyi hesaplamışlardı. Ama, bunlar hep plân aşamasında kaldı. Nihayet, Mustafa Kemal’in yurt gezisinden yararlanmak istediler. Laz İsmail, kuşku çekmemek için, kız arkadaşı ile birlikte, suikast olanağını araştırmak için Bursa’ya gönderildi. Ama, Bursa’da sonuç alınamayacağı ortaya çıktı. Bunun üzerine suikastı İzmir’de gerçekleştirmeye karar verdiler. Ziya Hurşit ile yardımcıları, San Efe lakabıyla anılan ve eski bir jandarma subayı ve ittihat fedaisi olan Edip ile bağlantı kurdular. Edip, ulusal bağımsızlık savaşında çete lideri olarak ün kazanmıştı. Edip, Ziya Hurşit ve adamlarını daha sonra ele verecek Giritli Şevki ile tanıştırdı. Şevki, onlara yatacak yer sağladı.

Plân, bir virajda, Mustafa Kemal’in duraklaması ile geçilen hareket sonucu O’nu tabanca ile vurmak suretiyle gerçekleşecekti. Ancak, Gazi’nin gelişinin ertelenmesi plânı bozdu 2.

Olayın duyulması, yurdun her yerinde büyük üzüntü ve heyecan yarattı. İzmirliler, Gazi’nin kalmış olduğu Naim Plas Oteli’nin önüne gelip, sevgi ve saygı ve bağlılık gösterilerinde bulundular. Gazi, kapının önüne çıkarak halkı selamladı ve “Beni öldürürlerse vatandaşlarımın intikamımı alacaklarına güveniyorum. Ben ölürsem bile soylu ulusumun beraber yürümekte olduğumuz yoldan ayrılmayacağına inancım vardır. Bu nedenle gönül rahatlığı içindeyim. Düşmanlarımız istedikleri kadar düşündükleri iğrenç çarelere başvursunlar. Onların son güçleriyle yapacakları davranışlar bizim devrim ateşimizi söndüremez. Onların, kendilerini zarara ve zaman zaman da milleti üzüntüye sokan akılsızlıklarına acıyorum. Cumhuriyet Hükümeti’mizin demir pençesi ve İstiklâl Mahkemesinin adaletli eli duruma tam olarak hakim bulunuyor. Sayın halka, onun adaletli kararlarını soğukkanlılıkla beklemelerini tavsiye ederim” dedi3.

Gazi, bu suikast nedeni ile halkına önemli olanın inkılâpların yürümesinin olduğunu, bu yüzden halkına inancı nedeni ile rahatlık içinde bulunduğunu belirtmekle, halkına duyduğu güveni dile getirmiştir. Olayın adliyeye intikal ettiğini de açıklayarak, aşın hareketlerin önünü almak, lehinde büyük gösterilerin olmasını engellemek istemiştir.

Gazi, Ziya Hurşit ile yaptığı ilk konuşmada, kendisine uzun zaman beraber çalıştıklarını, bu harekete niye giriştiğini sormuş, Ziya Hurşit de “- Paşam, ne yapayım ki bugün huzurunuzda bu vaziyetteyim” demiştir. İkinci kez görüşmek isteyip, isteği kabul edilince, sığınıcı sözler söylemiş, Gazi de adliyeyi kastedip “- Ben intikamcı bir adam değilim. Fakat, iş artık mahkemeye intikâl etmiştir. Neticeyi beklemekten başka çare yok. Müdahale edemem” demişti4.

Gazi’nin en büyük inkılâbı hiç şüphesiz cumhuriyetti. O, O’nun Türk halkı tarafından korunacağına inanıyor ve güveniyordu. 19 Haziranda, Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte bunu şöylece belirtmişi: “Alçak teşebbüsün benim şahsımdan çok kutsal cumhuriyetimize ve onun dayandığı yüksek ilkelere dönük bulunduğuna şüphem yoktur. Bu nedenle, genel olarak gösterilen duygularla, cumhuriyetimize ve ilkelerimize olan aşırı bağlılığın ne kadar kopmaz güçte olduğu kanısına bir kez daha vardım. Temeli, büyük Türk milleti ve onun kahraman evlatları olan büyük ordumuzun vicdanında, akıl ve şuurunda kurulmuş bulunan cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan ilham alan ilkelerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceğini sananlar çok zayıf dimağlı bahtsızlardır. Bu gibi bahtsızların, cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde hak ettikleri işleme uğramaktan başka elde edecekleri bir şey olamaz. Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır (Sonsuza kadar yaşayacaktır). Ve Türk milleti, güvenliğini ve mutluluğunu sağlayan ve koruyan ilkelerle uygarlık yolunda durmaksızın yürüyecektir5.

Mustafa Kemal, böylece en değer verdiği inkılâbın cumhuriyet olduğunu bir kez daha vurgulamak olanağını bulmuştur. O’na göre, Türk milleti, cumhuriyet ve yapılan inkılâplarla uygarlık yolunda bundan sonra durmadan ilerleyebilecektir.

Suikastçıların yakalanmasından ve haberin her yerde duyulmaya başlamasıyla, 19 Haziran’a kadar olan süre içinde, Gazi’ye, suikastı lanetleyen ve kınayan telgraflar gelmişti. Ayrıca, İstanbul’daki bütün yabancı elçiler ve delegeler Gazi’ye yapılmak istenen suikasttan duydukları üzüntüyü dile getirmişlerdi6. Ayrıca, her yerde suikast girişimini lanetleyen mitingler yapılmaktaydı. Gazi, 22 Haziran 1926’da, millete bir bildiri yayınlayarak, kendisi lehinde yapılan mitingler dolayısıyla yaptığı konuşmada, halkın inkılâpları koruma konusunda ne kadar titiz olduğunun bu mitinglerle ortaya çıkmış olduğunu belirterek şunları söylemişti: “Benim şahsımdan çok devletin varlığına yönetilmiş olduğu beliren gizli politik düzenler karşısında tüm ulusun duyduğu, pek ağır başlı ve soylu bir şekilde gösterdiği temiz duygular beni avutmaktadır. Bu gösteriler, inkılâp ülkümüzün, bütün ulusça, canı gibi koruduğuna parlak ve güçlü bir belge olmaktadır. Bu itibarla istiklâl için milletin saadet ve refahı namına hissetmekte olduğum emniyet ve itimadı muvacehei millette (millet önünde) beyan etmekle büyük bir fahri sürür (onur ve sevinç) duymaktayım. Bu tezahürat esnasında muhterem ve necip (soylu) milletimiz tarafından şahsım hakkında lütfen izhar buyrulan samimi ve kalbi asarı (candan) muhabbetten mütevellid (doğan) derin şükranlarımı alenen ifaya müsaraat eylerim (açıkça duyururum)” Gazi, 23 Haziran’da da, basın mensuplarına cumhuriyetin ne kadar sağlam olduğunu açıkladı7.

Mustafa Kemal bu beyannamesi ile, Cumhuriyet Halk Fırkası Teşkilâtı, üniversite, belediyeler, Türkocaklarının her tarafta lehinde yapılan mitinglere teşekkür etmiş olmaktaydı. 24 Haziran’da da, Genelkurmay Başkanlığından gelen ve ordunun üzüntülerini bildiren telgrafı da cevaplamıştı. Aynı gün, Yunus Nadi’ye verdiği demeçte, suikastın şahsına yönelmiş gibi görünmesine karşın, aslında, milletin talihine yönelmiş bir kurşun olduğunu açıkladı8. 27 Haziran’da ise, gazetecilere verdiği demeçte, insanların kutsal ve büyük hedeflere yürümesinin gerektiğini, böyle hareket edenlerin yaptıkları büyük fedakarlıklar sonucunda yükselebileceklerini ve bu şekildeki hareketlerin mutlaka açık olduğunu açıklamıştı. Ancak, gizli yolda hareket edenlerin sonuçlarının hüsran olacağını belirtmiştir9. Böylece, Îzmir suikastına yönelenlerin sonucunun ne olduğunu açıklayan Mustafa Kemal, inkılâp doğrultusunda yürüyenlerin hareketlerinin her zaman açık olduğunu da vurgulamıştır.

İzmir suikastı nedeni ile 26 Haziran’da çalışmaya başlayan İstiklâl Mahkemesi sorgulamalarını süratle tamamlamaktaydı. Bunlardan, Kara Kemal Bey kaçacak, ama sonra intihar edecektir. Eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey de batı sınırında yakalanacak, İstiklâl Mahkemesi’ne gönderildikten sonra, yargılanıp, asılacaktır.

Gazi, 9 Temmuz 1926’da, İzmir’den Ankara’ya hareket etti. 26 Haziran’da Millî Sinema Salonu’nda çalışmalarına başlayan İzmir İstiklâl Mahkemesi, 13 Temmuz’da, davanın İzmir bölümünü karara bağladı ve idam kararlarını hemen yerine getirdi. Daha sonra, İstiklâl Mahkemesi 16 Temmuz’da Ankara’ya geldi ve çalışmalarına orda devam etti. İzmir’de onüç kişinin idamına karar verilmişti. Kâzım Karabekir, Ali Fuat Paşalar ile bazı kişilerin suçsuz oldukları anlaşıldı ve serbest bırakıldılar.

İttihat ve Terakki Kâtib-i Umumisi olan Mithat Şükrü Bleda, İstiklâl Mahkemeleri’nde süren davaları iki kısımda mütalaa etmektedir. Birincisi, İzmir suikastı ile ilgili olaylar ve kişiler, cumhuriyetin ilânından sonra olagelen siyâsî olaylar ve bunlarla ilişkisi olan kişiler. Mithat Şükrü’nün ifadesine göre, O’nun davası ikinci grupta görülmekteydi. Daha önceleri, hilâfetin kaldırılmaması yolunda yayın yapan, gazetecilerle ilgili olarak 9 Aralık 1922’de İstanbul İstiklâl Mahkemesi’nde başlayan gazeteciler davası, 2 Ocak 1924’te sonuçlanmıştı. Bundan daha önce etraflıca bahsetmiştik. Cumhuriyet ve Mustafa Kemal’e suikast anlamı taşıyan bu dava sonunda gazeteciler niyetlerinin kötü olmadığını ispat etmiş ve beraat etmişlerdi. İstiklâl Mahkemesi’nin çalışması sürerken, İlyas Sami (Kalkavanoğlu), komünist Hemşinli Mehmet Azapkaptı, Sandalcılar Kahyası Hasan, Dayı Mesut, Kör İbrahim, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e ve Cumhuriyete suikast iddiasıyla tutuklanmışlardı, İlyas Sami Bey, 30 Aralık 1923’de mahkemeye baş vurarak suçsuz olduğunu iddia etti. Ancak, sonuç çıkmadı.

12 Ocak 1924’de başlayan ilk yargılamadan sonra, 5 Şubat 1924’de mahkeme sonuçlandı. Ancak delil yetersizliğinden sanıklar beraat etmişlerdi. Daha sonra, Şeyh Sait isyanı nedeni ile Şark İstiklâl Mahkemesi kurulmuştu. 28 Haziran 1925’te, mahkeme Şeyh Sait isyanına katılanlar hakkındaki kararını vermişti. Aynı mahkemede tekke ve zaviyelerin kapatılması konusunda 30 Haziran ve 10-15 Ağustos 1925’te çeşitli yerlere yazılar yazılması kararının alındığını da bilmekteyiz. Şeyh Sait isyanı ile ilgili duruşma sırasında, gazeteciler de kışkırtıcı yayında bulunduklarından yargılanmışlar ve affedilmişlerdi. Bu arada 1926 Ocağı’nda Hazro’da ve Pötürge’de isyan edenlerin mahkemeleri de ocak ve şubat aylarında sonuçlanmış ve suçlular cezalandırılmışlardı. İstiklâl Mahkemelerinin daha başka pekçok davaya baktıklarını bilmekteyiz. Ancak bizim burada konu ettiğimiz, 1926’daki İzmir suikastı ve diğer siyasî olaylardır. Az önce belirttiğimiz üzere, Mithat Şükrü’nün davası siyasî tutuklular kısmına dahildir. İzmir suikastına katılan Ziya Hurşit, Mahkeme Başkanı Ali Çetinkaya’ya olayları kesin bir şekilde anlatmıştı. 27 Haziran günü başlayan mahkeme, 12 Temmuz 1926’da son bulmuş ve 13 Temmuz 1926’da karar okunmuştu. Bu mahkemede suçunu itiraf edenlerle, bazı inkarcılar yüzleştirilmekte ve gerçek ortaya çıkarılmaktaydı. Nitekim, suçsuz olduğunu ısrarla söyleyen Şükrü Bey ile Sarı Efe’nin (Edip) ve Ragıb Beylerin yüzleştirilmesi bu davanın esas noktalarından birini oluşturmuştu. Mahkeme İzmir Milletvekili Şükrü, Saruhan Milletvekili Halis Turgut, İstanbul Milletvekili İsmail Canbolat, Erzurum Milletvekili Rüştü, Eski Lazistan Milletvekili Ziya Hurşit, Eski Trabzon Milletvekili Hafız Mehmet, Sarı Edip Efe, Çapur Hilmi, Rasim, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Eski Ankara Valisi Abdülkadir, Kara Kemal, Saruhan Milletvekili Abidin Beylerin idamına karar vermişti. İzmir Mahkemesi’nden sonra, az sonra, siyasî suçluların yargılanması için mahkeme görevine Ankara’da devam etmiş, 26 Temmuz 1926 günü Mithat Şükrü’nün suçsuzluğu ortaya çıkmıştı.

17 Temmuzda Ankara’ya varmış olan İstiklâl Mahkemesi, 18 Temmuzda çalışmalarına Ankara’da devam etti. Ankara’da ittihatçıların duruşması başladı. Sonuçta eski maliye bakanlarından Cavit Bey, Doktor Nâzım, eski Ardahan milletvekili Hilmi, İttihat ve Terakkî Partisi’nin sorumlu sekreterlerinden Nail Bey, Anayasa’yı değiştirmek, kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni devirmek ve zorla görev yapmasını önlemekten idama, bir kısım ittihatçı ise on yıl hapse mahkûm olmuşlardı.10. Rauf Bey sürgüne mahkum edilenler arasındaydı. İzmir suikastının teşebbüs haberini İzmir valisine (Kâzım Bey’e), motorcu Şevki Bey bildirmişti, kendisine altıbinbeşyüz lira mükâfat verilmesi kararlaştırıldı.

Prof. Dr. Yücel Özkaya
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 22, Cilt: VIII, Kasım 1991

1 Hakimiyet-i Milliye, 16 Haziran 1926.
2 Erik Jan Zürcher; Milli Mücadelede İttihatçılık (Çev. Nüzhet Salihoğlu), Ankara, 1987, sh. 255-256, İnönü, İsmet; Hatıralar, İstanbul, 1987, c. II, sh. 210-211.
3 Goloğlu, Mahmut; Devrimler ve Tepkileri, Ankara, 1972, sh. 192-194. Aybars, Ergün; İstiklâl Mahkemeleri, Ankara, 1982, sh. 333.
4 Aydemir, Şevket Süreyya; Tek Adam, Ankara, 1966, c. 3, sh. 277.
5 Hakimiyet-i Milliye (Ankara), 20 Haziran 1926, sayı. 1780. Aybars, Ergün; İstiklâl Mahkemeleri, Ankara, 1982. sh. 333.
6 Hakimiyet-i Milliye, 20 Haziran 1926, sayı. 1780. Aybars, Ergün; İstiklâl Mahkemeleri, Ankara, 1982, sh. 334.
7 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. IV, sh, 528. Aybars, Ergün; aynı kitap, sh.335-338.
8 Kocatürk, Utkan; Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, Ankara, 1983, sh. 458.
9 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. III, sh. 80-81.
10 Ergün, Aybars; aynı kitap, sh. 40-383, Vilatta, Jorge Blanca; Atatürk, Ankara, 1982. sh. 608, Aydemir, Şevket Süreyya; Tek Adam, Ankara, 1966, c. III, sh. 282-290. Bleda, Mithat Şükrü; İmparatorluğun Çöküşü, İstanbul, 1979, sh. 182-188. Zürcher, Erik Jan (Çev. Nüzhet Salihoğlu); Milli Mücadelede İttihatçılık, Ankara, 1983, sh. 255-278.

23 Eylül 2011 Cuma

Laiklik Ne Değildir ki?

Tanıdığım çoğu laiklerin İslam dinine ve inançlarına saygılı olduğunu biliyorum da siyaset sahnesinde İslamı savunan ve Müslüman Kardeşler’e “laiklikten korkmayın” güvencesini veren politikacıların, laik yurttaşlarını neden dinsizlikle kınadığını açıklamakta güçlük çekiyorum.

Sayın Başbakanımızın Arap Baharı’nın yaşandığı ülkelerde “laiklik” üzerine söyledikleri iç ve dış basında yankılar yaptı. “Bizim laiklik anlayışımız Anglosakson bir laiklik veya Batılı anlamda bir laiklik değildir” vb, eleştiri konusu olan bazı görüşlerinin çeviri hatası sonucu yanlış anlaşıldığı açıklandı. Araplar “laiklik” kavramını “la dini” (din dışı) veya “ilmaniyye” (dinsizlik) olarak çevirmiş olabilir. Bu yüzden beğenilmemiştir, sanırım. Biz de çeviremedik, olduğu gibi alalım dedik ama doğru telaffuz edemediğimiz için “laiklik” ile “layiklik” arasında takılıp kaldık. Kolay okunamadığı için sözcüğün Frenkçesi iki noktalı “ï” ile “laïcité” yazılıyor. Alfabemizde bu harf olmadığı için iki sesli arasına “y” koyunca laiklik oldu “layiklik”. “Kavram” layik’e doğru kaydı ama hiç değilse kolay okunuyor.

Araplar haklı, Frenkçe kavram, doğrudan dinle imanla değil, kentsoylu toplum töresinde tam yurttaş sayılmayan kadın-kız, kul-köle, köylü ve göçebelerin hak ve özgürlüklerini kazanmasıyla ilgili. Frenkler bu değişimden yana olan dünya görüşüne “laiklik”, ideolojisine “laikçilik” demişler. Bir kültür devrimi olan Cumhuriyetimiz laikliği benimseyip anayasasına koydu ama Katolik Kilisesi’nin ve Sünni İslamın “Laiklik dinsizlik, laikler dinsizdir” yargılamasından kurtulamadı.

Anılardan bir yaprak

Körber Vakfı’nın 3. Türk-Alman Sempozyumu’nda (Bonn, 1997), Almanya’daki Milli Görüş Başkanı ve temsilcisi Dr. Mehmet Erbakan yöneticiye şöyle sordu: “Bizi buraya neden çağırdınız ki? Biz Türk değil, elhamdülillah Müslümanız.” (1)

Olayın basına sızması üzerine, bir TV kanalından canlı bir münazaraya davet edildim. Dr. Mehmet Bey gelmedi. Prof. Hikmet Sami Türk’le Türk-İslam konulu bir kimlik sohbeti yaptık. Uzayıp giden kimlik tartışmalarının özünde “laiklik” sorunu var. Dinsiz olduğu iddia edilen laikler İslamiyeti kabul eder de “Milli Görüş”çülerin bir kanadı var ki laikliği ve Türk kimliğini bir türlü içine sindiremiyor.

Aydınlar Ocağı’nın “Türkiye’nin Meseleleri Görüşü” (2) ile DPT’nin “Milli Kültür Planı” (3) üzerinde birkaç arkadaşımla birlikte derlediğimiz “Türk-İslam Sentezi” (4) dosyasının temelinde yine “laiklik” sorunları yatıyordu.

Laiklik sorunları

Adını koymak, bilmek için gerekli ama sorunu anlamaya ve çözmeye yeterli olmuyor. Arapça “irfan” (bilgi/kültür) kökünden gelen “tarif”i tanımlamak zordur. “Dil ile tarif olmaz” diyen bir sözümüz de var. Çünkü tanım, benzerleri kapsamalı, farklıları dışlamalı. Kimimiz laiklik kavramını dini cemaatlerin ya da “milletlerin uluslaşması” süreci olarak anlarken kimileri laik Türkiye Cumhuriyeti’ni bir İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürme hakkı / hürriyeti olarak görüyor. Görmekle kalmıyor, soruyor: “Laik devlet eşit mesafede durmayacak mı bütün inançlara? Biz, şeri hukuk altında yaşamak istiyoruz. Anayasaya, babayasaya ne gerek var? Kuranıkerim neyimize yetmiyor?” Sayın Başbakanımız: “Benim gibi (kimlik) referansı İslam olan Müslümanlar, laik bir devleti başarıyla yönetebilir” demişler. Burada iki değerli bir mantık ve iki yanlı bir politika var: Kimi yandaşlarının “laiklik dinsizliktir” inancını beslerken laik yurttaşlarına “Laiklik dinsizlik değildir” uyarısını yeniliyor. Gerçekten “laiklik dinsizlik değildir” ama laikliğin dinsizlik olduğunu ya da daha açıkçası, “Müslümanların laik, laiklerin Müslüman olamayacağını” savunanlar kimler? Modern sonrası medyatik bir demokrasiye açılan toplumumuzun yarısı bu sözleri duymaktan memnun, hatta mutlu olabilir. Ancak, rahmetli Cevat Memduh Altar’ın yıllarca önce Cumuhuriyet’te yorumladığı gibi, “Demokrasi, yalnızca topluma istediklerini vermek (popülizm) değil, istemesi gerekenleri (kültürel farklara saygılı ve sorumlu bir varlık bilinci) kazandırmaktır!” Öyleyse?..

Laiklik ne değildir ki?

Başlığı böyle koydum. Çünkü balina ile filin uçmadığını söylemek, memeli olduklarını belgelemekten daha kolaydır. Özetle, tanıdığım çoğu laiklerin İslam dinine ve inançlarına saygılı olduğunu biliyorum da siyaset sahnesinde İslamı savunan ve Müslüman Kardeşler’e “laiklikten korkmayın” güvencesini veren politikacıların, laik yurttaşlarını neden dinsizlikle kınadığını açıklamakta güçlük çekiyorum.

Halis muhlis bir Batı kavramı olan “laiklik” ilkesini, sözlüğümüzde olmayan “layiklik”e doğru kaydıran çelişkiler yumağı belki bir Bektaşi kıssası ile özetlenebilir.

Baba Erenlere sormuşlar: “Laik misin?”

- Allah layığını versin! O nasıl soru öyle? (5)

Bozkurt GÜVENÇ
1) Güvenç, B. - Demirel’e Yazdıklarım (Büke, 2005, 261-86).

“Laiklik Nedir, Ne Değildir?” Kültürün abc’si (YKY, 2011, 58-61).

2) Ergin, M. - Aydınlar Ocağı’nın Türkiye’nin Meseleleri (A.O., 1975).

3) DPT, Milli Kültür Planı (İhtisas Komisyonu Raporu, DPT, 1983).

4) Güvenç ve Arkadaşları, Türk-İslam Sentezi Dosyası (Sarmal, 1992)

5) Güvenç, B. - Güldüşün Fıkraları. (Remzi, 2000, 49). http://www.bozkurtguvenc.info

21 Haziran 2011 Salı

Kemalist Devrim’in İhtilal Bildirisi “Amasya Tamimi”

Kemalist Devrim’in İhtilal Bildirisi “Amasya Tamimi”22 Haziran 1919

“Amasya Genelgesi”, “Amasya Kararları” , “Amasya Mukarreratı” , “Amasya Anlaşması” , “Amasya Görüşmeleri” , “Mukaddes ( Kutsal ) İttifak” , “Bağımsızlık Beyannamesi” , “İhtilal Beyannamesi” ve “İhtilal Bildirisi” gibi değişik adlarla da ifade edilen Amasya Tamimi” ; Büyük Devrimci ve Anti-emperyalist Milliyetçi Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ‘ün liderliğinde, Türk Ulusu tarafından, İşgalci Batı Emperyalizmine ve onun işbirlikçisi olan Osmanlı Sultan-Halifesi ve Hükümetlerine karşı gerçekleştirilen bir “Ulusal Demokratik Devrim” olan Kemalist Devrim’in ( Türk Devrimi ) ; Tam Bağımsızlık ve Kayıtsız Şartsız Ulusal Egemenlik esaslarına dayanan Yeni, Çağdaş, Anti-emperyalist Laik ve Üniter bir Ulus-devlet ‘i (Türkiye Cumhuriyeti ) kurma amacına yönelik olan tarihsel gelişim süreci içinde , “Ulusal Strateji”sinin belirlendiği ve tüm adımların, bu stratejinin yönü ve içeriği doğrultusunda atıldığı en önemli bir başlangıç ve dönüm noktasıdır.
Mondros Mütarekesinin hemen ardından, emperyalist bir işgale uğrayan ülkemizde , “Mustafa Kemal; görünürdeki sıkı işbirliği havasına rağmen, millî direnme arttığı nispette müttefikler arasında çıkar çatışmalarının kaçınılmaz olacağı kanısındaydı. Bunlardan İtalya; İzmir’in Yunanistan’a verilmesinden, harp sonrası meselelerde ikinci plâna itilmekten kırgındı. Fransa ; Suriye ve Lübnan’a el koymakla Yakındoğu’da bir dereceye kadar tatmin edilmişti. Fakat , onun için hayatî olan mesele , kendi doğu sınırlarının güvenliği , yani , Almanya Barışının , Fransa’nın görüşleri doğrultusunda gerçekleşmesidir. Bu konuda İngiltere ile tam bir görüş birliği olduğu söylenemezdi. Dolayısıyla , Yakındoğu’da , İngiliz Siyaseti paralelinde sonuna kadar gideceği şüpheliydi. Ortada ; Yunanistan’ı Anadolu Macerasında destekleyecek güç olarak , İngiltere kalıyordu. Fakat , İngiliz Halkı , harp yorgunudur. Yeni bir savaş macerasına karşıdır. Barış hedeflerine , Yunan Ordusunu kullanarak ulaşmak hesabı içindedir. Dolayısıyla , Yunan Ordusu yenilgiye uğratılırsa , Türkler , arzu ettikleri âdil barışa erişebileceklerdir. Mustafa Kemal , derin sezişi ile bunu görmüş ve mücadele stratejisini buna göre yürütmüştür.
Mustafa Kemal Paşa ; Millî Mücadele’nin yürütülmesinde Türk Halkının yurtseverliğine güvenmektedir. Bu halk ; yorgun ve yoksuldur. Fakat , toprağına bağlı ve gurur sahibidir. Yabancı egemenliği görmemiştir. Her şeyden önce , istiklâline âşıktır. Adil bir barış yerine ; kan , gözyaşı , yabancı boyunduruğu geldiğini görmüş ve her yerde silâha sarılmıştır. İşte , Mustafa Kemal ; bu halkla , mutlu sonuca ulaşacağı inancındadır. Bunun için ; önce , mevcut askerî birliklerde görüş birliği sağlamak , halkı örgütlemek , İstanbul’la ilişkileri , buna göre aşamalı olarak yönlendirmek düşüncesindedir.” (1)
İşte bu düşünce ile , Mustafa Kemal Paşa ; IX. Ordu Müfettişi olarak , Emperyalist İşgalin yurdun dört bir tarafına yayıldığı ve emperyalizmin maşaları olan Ermeni Ordusunun , Doğu Anadolu Bölgesine yönelik tehdit ve saldırısını ; Yunan Ordusu’nun ise , Ege Bölgesinde , Anadolu’nun içlerine doğru tehdit , saldırı ve ilerleyişini sürdürdüğü ve bunlara karşı silahlı mücadele için yerel direniş hareketlerinin ; diğer bir deyişle Kuvay-ı Milliye ( Ulusal Kuvvetler ) adı verilen milis birliklerinin teşkil edilme ve silahlı karşı koyma hareketleri ve bu birliklerin hukuki mücadeleleri için Redd-i İlhak , Müdafaa-i Hukuk-u Milliye , Muhafaza-i Hukuk-u Milliye , Müdafaa-i Vatan ve Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetlerinin kurulma , hukuken faaliyete geçme hareketlerinin başladığı günlerde , İstanbul ’dan Samsun’a , oradan Havza’ya gelecekti.
Bu günlerde ; “İstanbul’daki yüksek komiserliklere , Anadolu’daki gözetim subaylarından peş peşe gelen raporlar , Türk Halkında , olağandışı bir kıpırdanmayı ve Milli Bir Hareket’in ansızın alevlendiğini haber vermekteydi.
Yapılan saptamalara göre , tehlikeli boyutlar arz eden bu çalışmaların ardındaki sistemli dürtünün nereden geldiği , şüpheye yer bırakmayacak şekilde belli olmuştu. İtilaf Devletlerinin yetkilileri , ortalığı yatıştırmak için gönderilen adam hakkında yanılmış olduklarını , kısa sürede anladılar ve Babıali’den , Müfettiş Paşanın , derhal geri çağrılmasını istediler.”(2)
Daha Havza’da iken ; “Amasya Yolculuğu için bazı ön hazırlıklar da yapılmıştır. Çünkü , artık , her şey halkla yürüyecekti. Onun için , daha önce , Amasya’dan Havza’ya , Amasya’nın ileri gelenleri çağırılır. Gelen heyetin başında , Amasya Müftüsü vardır. Bu heyet , Mustafa Kemal’in , halk’a davetine ilk ses veren heyettir. Havza da , civar köyler halkından Yürgeçpaşazade Camii konuşmalarına inenler olmuştu. Fakat , Mustafa Kemal’in davetine , bir Vilayet Merkezinden , heyet halinde ilk defa Amasya’dan gelinmiştir. Amasyalılar , bu heyet azalarının isimlerini hala hatırlarlar: Müftü Hacı Tevfik Efendi , Topçuzade Ali Bey , Mehmet Karan Bey , Ali Hikmet Bey , Topçuzade Mustafa Bey , Miralayzade Hamdi Bey , Yörgüçzade Rasim Bey ve diğerleri….Mustafa Kemal , gerek ilk defa Havza ve Amasya’da , gerekse daha sonra ve Milli Hareket boyunca diğer şehir ve bölgelerde , halkın öncüleri olarak elbette ki ayan , eşraf , ulema ve mütehayyizanla ( ileri gelenlerle ) karşılaştı. Onlarla bağdaştı. Mahalli aydın ; eşraf , ulema ve mütehayyizan tabakasının içinde ve seyrek olarak önünde , halk hareketinin aktif unsurları oldular.”(3)
Burada ; Mustafa Kemal Paşa tarafından , Havza’dan sonra , neden , başka bir yer değil de Amasya seçilmişti ? sorusu akla gelebilir. Bu konu ile ilgili olarak , “Altı günlük Nutk’unda, Mustafa Kemal , esrarengiz bir biçimde “bazı zorlayıcı sebepler dolayısıyla” Havza’dan ayrılmak zorunda kaldığını söylemiştir. (*) Daha sonraları , Rauf ( Orbay ) ; Mustafa Kemal’in ; Harbiye Nazırlığından , 8 Haziranda , kendisini geri çağıran telgrafı alınca , iç kesimlere yolculuk yapmasını önlemek için bir İngiliz Müfrezesinin gönderilebileceğinden kuşkulandığını açıklayacaktı.(**)
Böyle bir tehlikeden kaçınmak amacıyla , Mustafa Kemal , 12 Haziran da (***), kimseye haber vermeden , Yeşilırmak Vadisinde yer alan şirin ve önemli bir Müslüman yerleşim yeri olan Amasya’ya gitmeye karar vermişti. Refet ’in ( Bele ) 3. Kolordusuna bağlı 5. Kafkas Tümeni , kasabada konuşlandığından dolayı , burada , kendini güven içinde hissedebilirdi.(****) Ko(4)numu (5) pek sağlam değilse bile , 3. Ordu Müfettişi Unvanıyla , bölgedeki en kıdemli komutandı.” “Söylev” ( Büyük Nutku )’nde , bu konu ile ilgili olarak ; bazı çevrelerce bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yanlış ifade edildiği gibi , tek ve özel hiç bir neden göstermeyecek ve genel bir ifade ile , ”(….) benim , bazı zorlayıcı nedenlerden dolayı , hemen , Havza’dan ayrılıp Amasya’ya gitmem gerekmişti.” diyecekti. Zira , onun için önemli olan , Sultan ve İstanbul Hükümetinin denetiminden ve İşgal Kuvvetlerinin etkisinden uzak yerlerde , Ulusal Bir Direnişi örgütleyebilmekti.“(…..) İstanbul Hükümetine güvensizliğini , İstanbul Hükümetinin niyet ve teşebbüsleriyle , milletin istek ve menfaatleri arasında birlik olmadığını , Mustafa Kemal , ilk defa ve açıkça , Havza’da ilan etti.”(6)
Diğer taraftan ; “Havza’da bulunan yabancı güçler , Mustafa Kemal’in tutumundan oldukça rahatsız olmuşlardır , bu durum karşısında , o da , Amasya’ya geçmek zorunda kalır.”(7)
“Havza’dan hareket eden Mustafa Kemal ; aynı gün , 12 Haziran 1919 da Amasya’ya vardı. Havza’da onunla konuşup Amasya’ya dönen heyet , Mustafa Kemal’in , şehirlerine geleceği haberini Amasya’ya ulaştırmışlardı. 12 Haziranda , halk , onu , şehrin giriş tarafında , Gezirlik’te bekledi. Mustafa Kemal Heyetini getiren vasıtalar , saat 17’de göründü. İlk karşılaşma ve selamlaşmalardan sonra , Belediyeye gidildi. Orada , Belediyenin balkonundan , Mustafa Kemal , halk’a karşı ilk konuşmasını yaptı. Bu balkonda konuşan adam , artık , ne padişahın kulu , yaveri ; ne İstanbul Hükümetinin sözcüsü ; ne de sadece bir askerdir. Anadolu toprağına girdikçe , o , Anadolu halkıyla gittikçe kaynaşıyordu.
Zaptedilen Nutk’u , hala ellerde dolaşır.(*****)…Mustafa Kemal , Anadolu Toprağında , açık havada , ilk defa halk’a karşı konuşuyordu.
Amasya’da , hava birden değişmişti. Bu konuşmadan sonra , Mustafa Kemal , şehrin ileri gelenleriyle beraber Saraydüzü Kışlasına giderek , orada , durumu daha etraflı açıkladı.
Mustafa Kemal’in , ilk defa , halkın karşısına böyle çıkması ve onu ayaklanmaya davet etmesiyle , kendisinin ilk direniş hareketi , Amasya’da başladı denilebilir. İstanbul Hükümetinin , artık , iradesine sahip olmadığı ; Padişahın , düşmanların elinde esir durumunda bulunduğu ve milletin , kendi başının çaresine bakması gerektiği fikri , evvela , orada ortaya atıldı. Gene bu Amasya’dandır ki , halkı temsil eden 22 kişinin imzasıyla çekilen telgraf , Amasyalıların , Hürriyet ve İstiklal için birleştiklerini , Mustafa Kemal Paşanın etrafında el birlik olup çalışacaklarını , İstanbul’a bildiriyordu.”(8)
“Paşa , Amasyalılara ; “Padişah ve hükümet , İtilâf Devletleri elinde esirdir. Memleket , elden gitmek üzeredir. Bu kötü vaziyete çare bulmak üzere sizlerle işbirliği yapmaya geldim. Düşmanlarımızın Samsun’dan yapacakları herhangi bir çıkarma hareketine karşı , ayaklarımıza çarıklarımızı çekerek dağlara çekilecek , vatanımızı , en son kayasına kadar müdafaa edeceğiz.” sözleriyle , halkı mücadeleye davet etti. Hemen ertesi gün , Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti oluşturuldu. Kurucular ve halk , millî harekete maddî destek de sağladılar.
Mustafa Kemal ile Babıâli arasındaki ilişkiler ; Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri Telgraflarının postanelere kabul edilmemesiyle , çatışma haline dönüştü. Mustafa Kemal Paşa , buna karşı , bölgesindekî idarî ve askerî makamlara şu duyuruyu yaptı : “Milletin sesini boğarak kanunî haklarını istemekten alıkoymayı ve vatanın yok olmasını hedef alan bu emri , hiç bir namuslu posta memurunun yerine getireceğini zannetmiyorum. Fakat , böyle bir namussuzluğa yeltenen olursa , derhal divan-ı harplere verilmelerini emrettim.”. Ayrıca , Sadarete ve Harbiye’ye , bu emrin hemen geri alınarak , milletin itimat ve emniyetine zerre kadar halel getirilmemesini istedi . Bir taraftan valiliklere ; mitingler düzenlenerek kararın protesto edilmesini , telgrafhanelerin süratle işgal edilmesini , bahis konusu emir geri alınıncaya kadar İstanbul ile resmî haberleşmenin kesilmesini , ..aksine bir davranan olursa , derhal divan-ı harbe verilmesi için bütün kolordu komutanlıklarına talimat verdiğini duyurdu . Artık , İstanbul Hükümetiyle olan ilişkiler , daha gergin bir safhaya giriyordu. Arada gerginliği artıran bir olay da , Büyük Ermenistan Tasarısına karşı çıkan Van ve Erzurum Valilerinin değiştirilmek istenmesiyle patlak verdi. Mustafa Kemal , hadiseler açıklık kazanıncaya kadar , mecbur bulunmadıkça , bir kaymakamın bile değiştirilmemesini istedi.” (9)
Adı geçen ilk konuşma ile ilgili olarak ; onu doğrulayan bir görüşe göre : “Daha o gün , Amasya’ya vardığında da , büyük bir kalabalıkla karşılanır. İlk adımlar , başarılı sonuçlanmıştır . Yüreklenen Mustafa Kemal , ilk kez Amasya’da , belediye binasının balkonundan , halk’a karşı konuşur.” (10)
Bir başka görüşe göre de ; Amasya’da bulunan (…) Mustafa Kemal , burada ilk kez halka seslendi ve Padişah ve hükümetin , İstanbul’da esir olduğunu , çarenin , halkın , yurdunu savunmasında olduğunu söyledi. Bu konuşma , Mustafa Kemal’in bu konudaki ilk kesin çıkışıdır. Bu arada , Harbiye Nazırı , 15 Haziranda bir telgraf daha göndererek , geri çağırışın , hükümet emri olduğunu bildirmişti.”(11) Ancak , bilindiği gibi , birincisi 8 Haziran 1919 tarihinde , Mustafa Kemal Paşa henüz Havza’da iken gönderilen bu 15 Haziran 1919 tarihli ikinci hükümet emri de , birincisi gibi ; Mustafa Kemal Paşa önderliğinde giderek gelişen Ulusal Bağımsızlık Mücadelesinin önünü kesmek amacıyla , birden telaşa kapılan ve büyük bir endişe içine düşen emperyalist işgal güçlerinin baskıları ve onlarla yapılan işbirliği sonucunda verilmişti. Geri çağrılma konusu ile ilgili olarak , Mustafa Kemal Paşa ; “Söylev”inde , şunları söyleyecekti : “Anadolu’ya geleli bir ay olmuştu. Bu süre içinde , bütün orduların birlikleriyle ilişki ve bağlantı sağlanmış ve ulus , elden geldiğince aydınlatılarak uyarılmış , ulusal örgütleşme düşüncesi , yayılmaya başlamıştı. Durumu , artık , bir komutan kimliği ile yürütüp yönetmeye olanak kalmamıştı.

Yapılan çağrıya uymamak ve gitmemekle birlikte , ulusal örgütleri ve eylemi yönetmeyi sürdürdüğüme göre , başkaldırır duruma girdiğime , kuşku duyulamazdı. Bundan başka ve özellikle uygulamaya karar verdiğim girişim ve eylemlerin , köklü ve sert olacağını tasarlamak , güç değildi.
Bundan dolayı ; girişim ve eylemlerin , bir an önce , kişisel olmak niteliğinden çıkarılması ve bütün ulusun birlik ve dayanışmasını sağlayacak ve yansıtacak bir kurul adına yapılması , çok gerekli idi.”(12)
“İşte , Mustafa Kemal Paşa ; Amasya’da , bir yandan Kuvayı Milliye’nin tüm işgal alanlarına yayılması için de çalışıyor , bu milis kuvvetlerine yardımcı olunmasını istiyordu. Asıl büyük mücadele başlayıncaya kadar , Kuvayı Milliye düşmanı oyalayabilirdi.
Amasya’da , Mustafa Kemal Paşa’nın çalışmalarında ağırlık noktası ; düşmanı yurttan kovmanın , ancak , ulusal ve tek bir gücün oluşmasıyla mümkün olduğunu her yana duyurmak ve bu gücün ortaya çıkması için , gereken hazırlıkları yapmak üzerinde yoğunlaşıyordu.”(13)
“Amasya ‘dan ; artık , daha açık bir dille konuşabilirdi. Bir çeşit Genel Valilik Yetkisine de sahip olması , ona , sivil yönetime de karışmak hakkını veriyordu. Ancak , bu yetkisi , sadece Doğu İlleri için geçerliydi. Ne var ki , askeri komutanların desteğini sağlamış bulunuyordu. Böylece , yetkisini , bütün ülkeye yaydı. Bir genelgeyle , her yerde direniş merkezleri kurulması ve mevcut olanların da geliştirilmesi yolunda direktif verdi. Oysa , kendisine İstanbul’da verilen görev , bazı yerlerde ortaya çıkmış milli örgütleri dağıtmaktı. (….)”
”Samsun’da karaya çıkışının üzerinden , bir ay geçmişti. İlk ve en önemli adım başarı sağlamış , ordu ele geçirilmişti. Etkili olabilecek önderler , çoğu , daha genç generaller , Mustafa Kemal’e bağlanmış ve izinden gideceklerini bildirmişlerdi. Resmen görevlendirilmiş olmanın sağladığı destekten , artık vazgeçebilirdi. Her çeşit resmi bağ , şimdi , sadece köstekti. Bundan sonra atılacak çok daha önemli adımlar için , tam bir hareket serbestliğine ihtiyaç vardı.
Fakat , atılacak bu adım ; bir askeri darbeyi amaçlamayacaktı , bu konuda , kesin kararlıydı ; daha önce , Jön Türklerin yaptığı gibi , süngülerin yardımıyla iktidara ulaşmak istemiyordu. Şimdi, burada , bir Bağımsızlık Savaşı söz konusuydu , aynı zamanda da , kudretli galiplerin arzusuna aykırı olarak ve mevcut tüm güçlere karşı çıkarak , yeni bir devletin yaratılması söz konusuydu. “ (14) Bu da , ancak ve ancak , halkla birlikte , halka dayanılarak yapılabilirdi. Bir parti ya da yandaşlar grubu değil , tümüyle bütün millet , ardında olmalıydı. Onun vekilliğini üstlenmek , onun adına eyleme geçmek zorunluydu. Devrim de , Çağdaş Demokrasinin ilkelerine göre yapılmalıydı. Seçime ve çoğunluğun kararlarına dayanmalıydı. Hükümetin tam yetkisinin yerine , milletin tam yetkisi geçecekti. Artık , tek tek kişiler adına değil , herkesin adına eylemlere girişilecekti.”(15)
Kemalist Devrim’in , bu İhtilal ve Harp (Savaş) aşamasında ; Ulusal Bağımsızlık Savaşı yolunda atacağı ilk adımlardan biri de ; emperyalist işgale karşı başlayan tüm yerel direniş hareketlerini , önce , tek bir merkez etrafında toplamak ; sonra da , Ulusal Bağımsızlık Savaşı için bu merkez etrafında , ulusal bir birlik ve güç haline getirmek olacaktı.
“Bu inanca vardıktan sonra , kongre hazırlığının yapılmasını her tarafa tamim etmek sırası gelmişti. XX. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa , Rauf Bey , Refet Bey , Canik ( Samsun ) Mutasarrıfı Hamit Bey ve karargah erkanı ile Amasya’da toplandılar. Bu toplantıya katılanlar , İhtilal Komitesini teşkil ediyordu. Fakat , komitenin başka üyeleri de vardı , yalnız , orada hazır bulunmuyorlardı. Onlarla da , telgrafla görüşerek , kararlaştırılmak üzere olan esaslar hakkında , fikirleri alındı. Amasya’da bulunmayan İhtilal Komitesi Üyeleri , başta XV. Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa olmak üzere , Konya’daki Yıldırım Kıtaatı Müfettişi Mersinli Cemal Paşa idi.”(16)
Bu açıdan değerlendirildiğinde ; Mustafa Kemal’in , özünde , zaten ulusal amaç taşıyan girişim ve eylemlerinin ; uygulamada da , kişisel olmaktan çıkarılarak , ulus adına yapılmasını ilk defa düşündüğü ve uygulamasını başlattığı yer , yine , Amasya olacaktı. Ancak , bu girişim ve eylemlerini ; yine ulus adına , fakat bu defa , ulusu temsil eden kurullar vasıtasıyla gerçekleştirmesi ise ; ( daha önceden kararlaştırılmış ancak toplanamamış olan ) bir yerel kongre ile Erzurum da ve daha sonra toplayacağı ulusal kongre ile Sivas’ta mümkün olabilecekti .
“Mustafa Kemal Paşa ; hükümetin davetine , açıkça red cevabı vermeyerek , işi savsaklamaya gayret ederken , Havza’da , emniyette olmadığını da hissetmiş ve karargahını , Amasya’ya nakletmişti. Amasya’da , ihtilalin esaslarını tespit ederek , ilgililere duyurmak üzere bir Tamim hazırlamaya koyuldu. Bütün Müdafaai Hukuk Teşekküllerini ve dolayısıyla halkı temsil edecek umumi bir kongre toplamaya karar vermişti.”(17)
“Anadolu’da , askerî ve mülkî erkânın büyük kısmını arkasına alan Mustafa Kemal , Trakya’nın da bu oluşuma katılması için , 18 Haziran’da I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e durumu izah ile , bütün millî cemiyetlerin , Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuki Millîye ismi altında birleştirileceğini , bu maksatla Sivas’ta bir kongre toplanacağını , buraya , Trakya’yı temsilen delege gönderilmesini istedi.”(18)

Mustafa Kemal Paşa ; “Söylev”’inin bir bölümünde , bu defa , “Amasya Tamimi “ ile ilgili olarak , şöyle konuşacaktı : “(….) 18 Haziran 1919 günü Trakya’ya verdiğim yönergede işaret ettiğim bir noktanın , uygulanması zamanı gelmiş bulunuyordu.
O nokta ; Anadolu ve Rumeli Ulusal örgütlerini birleştirmek , bunları bir merkezden yönetmek ve adlarına iş görmek üzere , Sivas’ta , genel bir ulusal kurultay toplamaktı.
Bu amaçla ; emir subayım Cevat Abbas Bey’e , 21 / 22 Haziran 1919 gecesi , Amasya’da söyleyip yazdırdığım genelgenin , başlıca noktaları şunlardı : (19)
1. Yurdun bütünlüğü , ulusun bağımsızlığı tehlikededir.
2. İstanbul’daki hükümet , üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir.
3. Ulusun bağımsızlığını , yine , ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.
4. Ulusun durumunu ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip , bütün dünya’ya duyurmak için , her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurulun varlığı , çok gereklidir.
5. Anadolu’nun ; her yönden en güvenli yeri olan Sivas’ta , ulusal bir kongre’nin tez elden toplanması kararlaştırılmıştır.
6. Bunun için ; bütün illerin her sancağından , halkın güvenini kazanmış üç delegenin , olabildiğince çabuk yetişmek üzere , hemen yola çıkarılması gerekmektedir.”(20)
7. Herhangi bir kötü durumla karşılaşılabileceği düşünülerek , bu iş ; ulusal bir giz gibi tutulmalı ve delegeler , gereken yerlere , kimliklerini gizleyerek gelmelidirler.
8. Doğu illeri adına , 10 Temmuz’da , Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. O güne değin , öteki il delegeleri de , Sivas’a ulaşabilirlerse , Erzurum Kongresinin üyeleri de , Sivas’ta yapılacak genel toplantıya katılmak üzere yola çıkarlar. (belge : 26)
Görüyorsunuz ki ; bu yazdırdıklarım , çoktan vermiş ve dört gün önce Trakya’ya bildirmiş olduğum bir kararın , Anadolu’ya da , bir genelge ile bildirilmesinden başka bir şey değildi.” (21)
Gerçekten de , Amasya Tamimi ; aslında , Mustafa Kemal’in , 18 Haziran 1919 tarihinde , Amasya’dan, Trakya’daki I. Kolordu Kumandanı Cafer Tayyar Bey’e gönderdiği bu yönergenin , tüm Anadolu’ya bildirilmesi idi. Çünkü , bu yönerge ile Mustafa Kemal , artık uygulanması zamanının geldiğine inandığı Anadolu ve Rumeli Ulusal Örgütlerini birleştirerek , bunları , tek merkezden yönetmek üzere , Sivas’ta genel bir Ulusal Kongre ( Kurultay) toplanmasını istiyordu.
“Mustafa Kemal , bağımsızlık elde edilinceye kadar , bütün milletle fedakârca çalışacağına , mukaddesatı üzerine and içtiğini , bunu , yurdun her tarafına , genelge ile bildirdiğini , kararının , Anadolu’dan hiç bir yere gitmemek olduğunu , bu kararının , bütün arkadaşlarının kararı ve görüşlerine tümüyle uyduğunu ilan etti.”(22)
“İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri Makamları ; Anadolu’da gelişmekte olan , özellikle Amasya Genelgesi ile şuur kazanan ve oluşan Milli Mücadele Hareketini , endişe ile izlediklerinden , bu hareketi söndürmek amacı ile Mustafa Kemal’i İstanbul’a getirmek için , Osmanlı Hükümetine çeşitli baskılarda bulunmuşlardır. Bunun üzerine , Mustafa Kemal’e , Padişah ve Harbiye Nezaretinden , hava değişimi öneren bir telgraf gönderilmiş , Mustafa Kemal , her iki telgrafa da , Anadolu’dan ayrılmayacağını , görevine devam edeceğini bildirerek karşılık vermiştir.”(23)
“Bu arada Rauf Bey , İstanbul – Bandırma – Batı Anadolu – Ankara üzerinden XX. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile birlikte 19 Haziran’da Amasya’ya geldi. Onlara , 3. Kolordu Komutanı Refet
( Bele ) Bey’in de katılmasıyla , Mustafa Kemal’in hazırladığı bir metin , görüşülerek , 21/22 Haziran’da karara bağlandı . Bu kararlarda , özetle , vatanın bütünlüğü ve istiklâlinin tehlikede olduğu , hükümetin, görevini gereğince yapmadığı , milletin istiklâlini yine milletin kararının kurtaracağı , millî hakları dünyaya duyurmak için her türlü etkinin dışında bir millî kurula ihtiyaç olduğu , bu maksatla Sivas’ta bir kongre toplanacağı , kongreye katılmak üzere bütün illerin her sancağından parti farkı gözetilmeden muktedir ve milletinin güvenini kazanmış üçer delege gönderilmesi , askerî ve sivil teşkilatın hiçbir suretle dağıtılmaması , kumandanın hiçbir şekilde terk edilmemesi veya başkasına devredilmemesi , vatanın herhangi bir tarafına yeniden olacak bir düşman hareketi halinde komutanların birlikte hareket edecekleri , silâh ve mühimmatın katiyen elden çıkarılmayacağı öngörülmekteydi.
Ayrıca ; gerektiği takdirde , Ali Fuat Paşa’nın Orta Anadolu’da , Kâzım Karabekir Paşa’nın Doğu Anadolu’da , askerî ve sivil idareye el koymaları düşünülmüştür. Kararı yürütmeye Mustafa Kemal Paşa , eski Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Bey , Anadolu ve Trakya’daki belli başlı kolordu kumandanları memur edilmişlerdir. Amasya Kararları hakkında telle bilgi edinen Konya’daki Cemal Paşa , derhal harekete hazır olduğunu bildirmiş , Erzurum’da bulunan Kâzım Karabekir Paşa ise , Sivas’tan önce , Erzurum Kongresinin toplanmasını ve buna , Mustafa Kemal ile Rauf Bey’in katılmalarını istemiştir. Erzurum Kongresi üyelerinin , Sivas Kongresine katılmaları kararlaştırılarak fikir birliği sağlanmıştır.” ( 24 )
Ülkemizdeki emperyalist işgal , Osmanlı Sultan-Halifesinin ve onun hükümetlerinin , bu işgalci emperyalist güçler ile işbirliği ve bu işgale karşı yerel direnişe geçen bölgedeki ve ülkedeki tüm ulusal kuvvetler ve cemiyetlerin faaliyetleri ile ulusal varlığa düşman olan kişi ve kuruluşların faaliyetleri , asayiş sorunları vb. nin yanı sıra , ulusal ve uluslararası konjonktür ile ilgili tüm değerlendirmeler yapılarak hazırlanan “Amasya Kararları ve bu kararların tamimi , Anadolu İhtilalinin en önemli dönemeç noktasıdır.”(25) 22 Haziran 1919 tarihi ; bu nedenle ,”Türk İnkılap Tarihi”nin Altın Sayfaları’ ndan birini oluşturmaktadır. Zira ; emperyalist işgalin tehdit ve tehlikelerini hedef olarak gösterdiği gibi ; buna karşı , ulusal bir direniş için örgütlenme gereğini , şeklini ve fırsatlarını ifade eden “ stratejik bir analiz” özelliği de taşımaktadır.
“Direniş için kurulan tüm dağınık örgütler , bir tek merkezin denetimi altında toplanmalıydı. Batıdakilerin hepsine Ali Fuad ; doğudakilerin hepsine de Kazım Karabekir komuta edecek , Mustafa Kemal’de merkezde olacaktı.
‘Bundan başka’ dedi Mustafa Kemal ; ‘padişah ve merkezi hükümet , düşman elinde bulunduğu için , bizim , burada , Anadolu’da geçici bir hükümet kurmamız gerekiyor.’
Tüm Türkiye’yi temsil etmek üzere , Sivas’a çağrılacak delegelerden oluşacak bir kongre’nin , mümkün olduğu kadar çabuk toplanmasına karar verdiler.”(26)
“Mustafa Kemal’in yolculuğunda ve Milli Mücadele Hareketinin gelişmesinde , Amasya’nın, ayrıca , önemli bir yeri vardır. Direniş esasları , ilk defa Amasya’da , yazılı bir prensipler belgesi haline getirildi. Bu prensipler belgesine , ”Amasya Mukarreratı” denilir.
Amasya Mukarreratı ( Kararları ) , aslında 6 maddelik bir protokoldür. Fakat , bu kararların özünü , iki cümlede toplamak mümkündür.
a) Milletin İstiklalini , gene , milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
b) Anadolu’da , her türlü tesir ve murakabeden azade bir “Milli Heyet”in vücuda getirilmesi lazımdır.
İşte ; Sivas Kongresi , bu protokol maddeleri gereğince toplanacaktı.
Bu protokol ; aynı zamanda , ”Ulusal Mücadelenin Hareket Planı” olacaktı.
“İmza sırasında konuşulan birkaç cümle , ilgi çekicidir. Kararlar , imza için Albay Refet Bey’e uzatılırken , Refet Bey sorar: -Kongrenin , icabında , bir hükümet teşkil edeceği anlaşılıyor. Siz de , böyle mi anlıyorsunuz ?
Ali Fuat Paşa cevap verir : -Evet , kongrenin , her şeyi tetkik ve müzakere ettikten sonra , milletin hürriyet ve istiklalini temin maksadıyla bir hükümet kurması da lazım geliyorsa , ben de bunu yapabileceğini anlıyorum..”(27)
Bu , gizli bir hükümet kurulması konusu , çeşitli kaynaklarda da yer almakta olup , Amasya Tamimi olarak anılan “Bu bildirinin , yalnızca ülkenin savunmasını örgütlemekten daha öteye gittiği belliydi. Sivas Kongresi tarafından , İstanbul’dan ayrı olarak , bir Milli Hükümet kurulmasını da öngörüyordu.”(28) Gerçekte de ; daha Amasya’da iken , henüz Sivas’taki Ulusal Kongre gerçekleştirilmeden önce , bu gizli Milli Hükümet ‘in çekirdek kadrosu , fiili olarak oluşturulmuştu bile !..
Bu konu ile ilgili olan başka bir kaynağa göre de ; Amasya Tamimi’nin , diğer bir deyişle “Amasya Anlaşmasının , hiç açıklanmayan gizli bir maddesi vardır. Bu maddeye göre ; Mustafa Kemal , Kazım Karabekir , Fuat Paşalar’la , Rauf Bey bir Milli Hükümetin ilk kadrosu olarak tespit edilmiştir.”(29)
“(…..) Amasya Kararları ; bu fikri , açıkça ifade edilmemiş olsa bile , ruhunda taşımaktadır. Yani , öyle sanıyorum ki , Anadolu’da bir hükümet kuruluşunun sezgi ve fikir tohumu , ilk önce Amasya’da toprağa atılmış olsa gerektir.”(30)
“Amasya Genelgesi ; Mustafa Kemal’in , niyetini ilk kez ve kesin bir biçimde ortaya koyması olmuştur.”(31)
“Bu Tamimin yayınlandığı gün ; Anadolu İhtilali’nin gerçek başlangıç tarihidir. Pek çok bilim adamı , bu kısa genelgeyi , bir “İhtilal Beyannamesi ( Bildirisi )” olarak kabul etmektedirler.”(32)
“Bu çok önemli Tamim ; incelenirse , aşağıdaki sonuçlara varılabilir.
-Mustafa Kemal Paşa ; İhtilal Stratejisinin ilk adımını atmıştır. Vatan parçalanmaktadır. Ulusun Bağımsızlığı tehlikededir. Osmanlı Hükümeti , bu felaketi önlemek yeteneğinde değildir. Türk Ulusu , bu hükümetten , artık , hiç bir girişim beklememeli ve kendi işini kendisi görmelidir. Bu , her yana bildiriliyor. Yani , Osmanlı Devletine karşı gelmenin , gerekçesi hazırlanıyor.
-Bu amacı gerçekleştirme işi ; yurdun her yanında kurulmuş olan ulusal derneklere verilmiştir. Bu dernekler ve belediyeler , kendi yönetim birimlerinin kapsadığı alan içinde , üçer kişiyi , temsilci olarak seçip , Sivas’ta toplanacak ulusal kongreye göndereceklerdir. Böylece , hem ulusal dernekler birleşip , tek bir kuruluş haline gelecek , hem de seçilecek kimselerin herhangi bir siyasal partiye bağlı olup olmaması önemli görülmediğinden , kongrede , tam bir dayanışma havası esebilecektir.
-Toplanacak kongre , yeni bir devlet kurulmasının ilk adımıdır.
-İstanbul Hükümetinin , bu kongrenin toplanmasını engellemek için aldığı haberleşme yasakları dinlenmeyecektir. Böylece , Anadolu ile İstanbul arasındaki son bağların kopması yolu açılmıştır.
-En önemlisi , Amasya’da alınan kararların uygulanması ile , ordunun görevlendirilmesidir.”(33)
“Amasya Tamimi ; Mustafa Kemal Paşa’nın , daha önce , askeri kumandanlara ve mülki amirlere gönderdiği tebliğ ve tamimlerle , halka açıkladığı hususların , prensiplere bağlanması , daha önce fikir olarak beliren hususların , bir program ve karar halinde ifadesidir. Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanan Amasya Tamimi ; Rauf Bey (Orbay) , Ali Fuat Paşa (Cebesoy) , Refet Bey (Bele) ve Mustafa Kemal Paşanın Maiyet Erkanı tarafından imzalanmıştır.
Amasya’da , Ali Fuat Cebesoy’un deyimiyle, ”Mukaddes İttifak ” adını alan bu kararlar arasında , bir tanesi de , askeri ve milli teşkilatın hiç bir suretle ilga edilemeyeceği hakkındaki karardı. Buna göre ; kumanda , hiçbir suretle terk ve başkasına tevdi olunmayacaktı. Silah ve mühimmat elden çıkarılmayacak , vatanın herhangi bir tarafında yeniden vaki olacak düşman işgali karşısında , birlikte ve müştereken hareket edilecekti.”(34)
“Amasya Kararlarının gizli kalması arzu edildiği halde , kısa bir süre sonra , hükümet tarafından öğrenildi. Böylece , İstanbul’da , Mustafa Kemal Paşa’nın niyeti kesinlikle anlaşılmış oluyordu. Artık , Mustafa Kemal Paşa’yı , Ordu Müfettişi olarak Anadolu’da tutmak , hükümet için mümkün değildi. Başlangıçta , fazla ısrar etmeden , kendisini İstanbul’a getirmek isteyen hükümet , bundan sonra , işe , daha büyük önem vermiş ve adeta , Mustafa Kemal Paşa’yı zorlamaya başlamıştır. Paşa’nın İstanbul’a dönmesi için hükümetin yaptığı baskı , kendisi Erzurum’a gidinceye kadar aynı şiddette devam etmiş ve bu konudaki yazışmalar , telgraf konuşmaları , yol boyunca devam etmiştir.”(35)
“Mustafa Kemal Paşa , Amasya Tamimini hazırlayıp , Edirne’ye kadar olan bütün askeri ve sivil yöneticilere bunu yayınca , yetkilerini aşmış oldu. Onun yetki alanı , 9. Ordu Bölgesi idi. Orada bile , yalnız , asayiş işleri ile uğraşacaktı. İki ay içinde , bu resmi yetkilerini aşıp , ulusal bir eylemi hazırlamaya kalkışması , ona bu görevi verenleri çok zor duruma düşürdü.”(36)
“Geri bırakılmış Türk Toplumunu , kısa zamanda ileri medeniyet seviyesine ulaştırmak , hamle yapmak ve tam bir dinamizmle hareket etmek için , bir sıçramaya lüzum ve zaruret vardı. Bu sıçrama , eski düzenin yıkılması ve temizlenmesi ile mümkündü. Eski düzen de , ancak , kısa zamanda , bir ihtilalle yıkılabilirdi. Atatürk ; eski düzeni yıkıp tasfiye etmekle , bir ihtilalcidir.
Eski düzenin , tam karşısındadır. Devrimin aksiyon safhasını (evresini) teşkil eden ihtilal ; devrimin en canlı , en dinamik ve en belirli bir dönemidir. 21/22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi , bir ihtilal bayrağıdır. Sultana ve Saltanat İdaresine karşı , açıkça bir başkaldırmadır.”(37)
“(…) hakikatte , Anadolu’daki bütün askeri ve mülki teşekkülleri içine alacak olan ve İstanbul’daki bütün meşru kuvvetler ile işgal kuvvetlerini karşısına alacak kadar büyük bir cesaret ve ileri görüşlülük eseri olan bu kararlar , Milli Mücadelenin fiilen başlangıcı sayılabilir.”(38)
Amasya Tamimi ; Mustafa Kemal Paşa , tarafından , sivil ve askeri makamlara şifreli olarak gönderildiği gibi ; Tamim öncesinde , ayrıca , yine kendisi tarafından , Anadolu İhtilali’nin başlama işaretlerini taşıyan ve İstanbul’da bulunan bazı kimselere de gönderilecek olan genelge niteliğinde özel mektuplar da yazılacaktı. O ; işte bu mektuplarının içeriğinde , ”artık , İstanbul’un , Anadolu’ya egemen değil , bağlı olmak zorunda olduğu”nu bildirecekti.
Tamim’in yayımlanması ile birlikte , Amasya ; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna yönelmiş bir Ulusal Demokratik Devrim olan Kemalist Devrim ( Türk Devrimi )’in , bu ihtilal ve Harp aşamasında , Ulusal Bağımsızlık Savaşı ( Milli Mücadele – İstiklal Savaşı ( İstiklal Harbi )- Kurtuluş Savaşı )’nın hukuki ve fiili temellerinin atıldığı ilk merkez olmanın , haklı onur ve gururunu kazanacaktı.
Amasya Tamimi ; Kayıtsız ve Şartsız Ulusal Egemenlik ile Tam Bağımsızlığın ve vatanın bütünlüğünün , ülkeye ve tüm dünyaya , haykırılarak duyurulduğu bir “Ulusal Ayaklanma” nın , diğer bir deyiş ile “Ulusal İhtilal”in başlangıç bildirisi olmuştu.
“Amasya Kararları’yla ; kurtuluş için dağınık ve yöresel girişimlerin birleştirilmesi ve millî haklara sahip çıkacak bir kongrenin toplanması ve böylelikle milletin kendi kaderine kendisinin sahip olması imkânı yaratılmıştır. Bu hareketin başarısı , ancak , ordunun desteğiyle mümkündü.
Amasya Kararlarıyla ; Mustafa Kemal , Anadolu’daki belli başlı komutanların desteğini elde etmiştir. Artık bundan sonra , İstanbul’un , Anadolu’nun uygun görmeyeceği bir barışı kabul etmesi imkânı kalmamıştır.
Mustafa Kemal ; Amasya Görüşmeleri çerçevesinde , İstanbul’da etkili kimselere , kararların niteliğini belirten yazılar göndererek desteklerini istedi.
Amasya Genelgesinin sonuçlarından biri de ; Mustafa Kemal’i İstanbul’a getirme faaliyetlerinin yoğunluk kazanması oldu. Zaten İngilizler , 6 Haziran’dan beri , Mustafa Kemal’in görevden alınması için devamlı baskı yapıyorlardı.
İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe ; 17 Haziran 1919’da , Anadolu’nun 10 askeri bölgeye ayrılarak , her birinin başına bir general atama projesini kabul etmeyeceklerini , Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilmesinin , üzücü sonuçlar verdiğini ifade ederek , onun ve arkadaşlarının bir an önce İstanbul’a çağrılmalarını istedi . 22 Haziran’da İngiliz yetkililer ( İngiliz Ataşesi Deeds ile siyasî danışman ve Baştercüman Ryan) sadrazam vekilinden , 3. Ordu müfettişinin görevden alınması isteğini tekrarladılar. 30 Haziran’da ise , İngiliz Karadeniz Orduları Başkumandanı Milne ; Mustafa Kemal’in azledilmesini , 6 Haziran’da Harbiye Nezareti’nden istediklerini , 8 Haziran’da verilen dönüş emrine rağmen , Mustafa Kemal’in görevden alınmadığını belirterek , Anadolu’daki direniş hareketlerinin önlenmesi için , Mustafa Kemal ve Cemal Paşaların çekilmeleri konusunda , Osmanlı Dışişleri nezrinde girişimde bulunulmasını Amiral Calthorpe’den istedi. Amiral ; 2 Temmuz 1919 tarihli nota ile, Sivas ve Konya’da İtilâf çıkarlarına karşı kışkırtmalarda bulunan Mustafa Kemal ve Cemal Paşaların , derhal ve kayıtsız , şartsız İstanbul’a çağrılmalarını ve bir sureti İngiliz hükümetine sunulan bu nota hakkında ne gibi işlem yapıldığını derhal bildirilmesini talep etti.
İngiltere Hükümeti’nin ağır baskısının yanı sıra ; İstanbul Hükümeti içinde de , Sadrazam Vekili Mustafa Sabri ile İçişleri Bakanı Ali Kemal etrafındaki bir grup ; Mustafa Kemal’in görevden alınması gayreti içindeydiler. İçişleri Bakanı , İngiliz Askeri Ataşesi General Deeds’i , kendi evinde kabul ederek Anadolu’daki Millî Hareketi , başta Cevat Paşa olmak üzere , Harbiye Nezareti ve özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın organize ettiğini söylemiş ve Redd-i İlhak telgrafları ile ilgili olarak 3. Ordu Müfettişi ile olan anlaşmazlıkları onlara anlatmıştır . Harbiye Nazırı da , 21 Haziran’da Kâzım Karabekir’e , 3. Ordu Müfettişlik Vekaletini teklif etmekteydi. Karabekir ; Erzurum’dan ayrılmasının , telâfi edilmez vahamete yol açacağını , kolorduya vekâlet edecek uygun bir kimsenin bulunmadığını , büyük kumandanların , sırasıyla ve birer bahaneyle ortadan kaldırılması suretiyle , daha kolay mahvedileceğimiz kanaatı , umumu sarmış olduğundan “Eğer , sağlık durumu , görevini yapmasına mani olmasından başka bir sebep yoksa , Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişlikten ayrılması tehlikeli olacaktır.” yorumuyla , görevi kabul etmedi .
Hükümet ; Mustafa Kemal’i görevden almaya kararlıydı. Sadrazam Vekili Mustafa Sabri , Ryan ile Deeds’e , onun dönmesi için çalışıyoruz. Ancak , İngilizlerce tutuklanacağından endişe ediyor. Bunu yapmayacağınıza söz verebilir misiniz ? diye sormuş , onlardan , hükümetlerinden talimat almadan söz veremeyiz cevabını almıştı.
Nihayet , 23 Haziran’daki toplantısında Bakanlar Kurulu ; Harbiye Nezaretinin emrine rağmen İstanbul’a dönmediği ve halkı hükümete karşı kışkırttığı gerekçesiyle , Mustafa Kemal’in hemen görevden alınmasına ; yerine , Hurşit Paşa’nın atanması için gerekli işlemin yapılmasına karar verdi. Artık , resmî sıfatı kalmayan Mustafa Kemal’in , bildiri ve emirlerinin geçerliliği bulunmadığının , icap eden illere Dahiliye Bakanlığınca bildirilmesi uygun görüldü .
Karar üzerine , İçişleri Bakanı hemen harekete geçti. 23 Haziran’da , illere , Mustafa Kemal’in görevden alındığını , kimsenin , onun emirlerini yerine getirmemesini istedi. 26 Haziran’da da , millî ordu teşkil etmenin ve millî savunma girişimlerinin bir felâket olduğunu belirterek , askerlerin verecekleri emirlere uyulmamasını , uyanların sorumlu tutulacaklarını, bildirdi . İçişleri Bakanının , bazı çevrelerce desteklenen bu davranışı , hükümette ciddi tartışmalara yol açtı. Sert bir şekilde tartışan İçişleri ve Millî Savunma Bakanları , istifâ etmek zorunda kalıyorlardı. Ancak , Mustafa Kemal’i görevden almak kararı , Millî Savunma Bakanlığınca , usulüne uygun bir şekilde Sadarete ( Başbakanlık ) bildirilmediği için, yürürlüğe konulamadı.
İçişleri Bakanının , millî direnmeye karşı olan davranışları ; onu istifaya sürüklerken , Anadolu’da sert tepkilere yol açtı. XX. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa , millî direnmeye mani olmayı hedefleyen bu tutumu etkisizleştirmek ve Anadolu’da oluşturulan , düşmana karşı direnme azmini berkitmek için , 27 Haziran’da bir genelge yayınladı. Bu genelge ile kolordu mıntıkası (Ankara , Kastamonu illeri ile Kütahya, Afyonkarahisar bağımsız sancakları , Konya ilinin Isparta ve Burdur Livaları) üç bölgeye ayrılıyor ve her birinin başına , sorumlu bir askerî yetkili atanıyordu. Bunlar , asayişi korumak , Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Cemiyetleri ile vatanı savunanlara yardım etmek , içeride fesat hareketlerine ve dışarıdan gelecek işgallere karşı koymak görevini üstleniyorlardı .
Bu ; açıkça , merkezi hükümete karşı bir başkaldırma hareketiydi. “ (39)
Bilindiği gibi ; 22 Haziran 1919 tarihinde Amasya Tamiminin yayımlandığının duyulması , emperyalist işgal güçlerinde olduğu gibi , onların işbirlikçisi olan Osmanlı Hükümetinde de , büyük bir telaş ve endişe yaratmıştı. İşte bu endişe ve telaş sonucunda ; İngiliz Olağanüstü Temsilcisinin isteği ve üstelemesi üzerine , Tamimin hemen ardından , bir gün sonra yayımlanan ve 23 Haziran 1919 gün ve 84 sayılı olan bir genelge ile Mustafa Kemal Paşa , görevden alınmış oluyordu.
Mustafa Kemal ; daha sonraki yıllarda vereceği “Söylev”’inde ; bu konu ile ilgili olarak ,
”25 Hazirana değin , Amasya’da kaldım. Hatırlarsınız ki , o günlerde Dahiliye Nazırlığı görevinde bulunan Ali Kemal Bey , benim , görevimden çıkarıldığım ve artık , benimle hiç bir resmi işlem yapılmaması ve hiç bir isteğimin yerine getirilmemesi konusunda şifre ile bir genelge yayınlamıştı.” diyecekti.Böylece ; onun , III. Ordu Müfettişliği ( Kısa bir süre önce atandığı zamanki adı ile IX. Ordu Müfettişliği ) görevinden alındığı yer de , Amasya olacaktı.
Mustafa Kemal ; Türkiye Cumhuriyetini kurduktan sonra , 24 Eylül 1924 tarihinde , bu defa , bir ziyaret için tekrar geldiği Amasya’da , Belediye tarafından kendisi için verilen şölende , “Amasya Tamimi”ni yayımladığı o günler ile ilgili olarak , şunları söyleyecekti :“Saygıdeğer Baylar ! Benim için , yurt için , devrimimiz için çok önemli günler geçirdiğim bir kentte bulunuyorum.(….)”Baylar ! bundan beş yıl önce , buraya geldiğim zaman , bu kent halkı da,
tüm ulus gibi , gerçek durumu anlamamışlardı. Fikirlerde karışıklık vardı. Kafalar , bayağı işlemez bir durumdaydı. Ben , burada , birçok kimselerle birlikte Kamil Efendi Hazretleriyle de görüştüm , bir camii şerif’te , gerçeği , halka açıkladılar. Efendi Hazretleri , halka dediler ki, ”Ulusumuzun Onuru , itibarı , özgürlüğü , bağımsızlığı gerçekten tehlikeye düşmüştür. Bu yıkımdan kurtulmak , gerekirse , yurdun son bireyine değin , ölmeyi göze almak gerekir. Padişah olsun , Halife olsun , adı ve unvanı ne olursa olsun , hiç bir kişi ve makamın varlığının devamına neden kalmamıştır. Tek kurtuluş çaresi , halkın , doğrudan doğruya , egemenliğini ele alması ve istemini kullanmasıdır.
İşte , efendi hazretlerinin , doğru yolu gösteren konuşmasından sonra , herkes çalışmaya başladı. Bu vesileyle , Müftü Kamil Efendi Hazretlerini takdirle anıyorum. Ve genç Cumhuriyetimiz , bu gibi bilginler ile övünç duyar.(….)” (40)
O zaman Bayezıt Camii Vaizi olan “Gene , bu Abdurrahman Kamil Hocadır ki , yalnız, camii minberinden , halkı savaşa ve kendi hakkını eline almaya davet etmekle kalmadı. Kim bilir ne kadar zamanda biriktirdiği 5 Altınını , bir kırmızı mendile çıkın ederek , Milli Mücadeleye ilk yardım olsun diye sundu. Amasya Müftüsü Hacı Tevfik Efendi de , kurulan Müdafaai Hukuk Teşkilatı’nın başına geçti….”(41)
Mustafa Kemal ; ”En Sonu Tarihe Malolmuş Bir Çağın Öyküsü” dediği ve 1927 yılında vereceği “Söylev”’inde ( Büyük Nutku ) , Samsun’a ayak basarak başlattığı ve sonunda , Türkiye Cumhuriyetini kurarak taçlandırdığı bir “Ulusal Demokratik Devrim” olan “Kemalist Devrim”’in , İhtilal ve Harp aşaması’nın başlangıcı ile ilgili olarak şunları söyleyecekti :
“Osmanlı Hükümetine , Osmanlı Padişahına ve Müslümanların Halifesine başkaldırmak ve bütün ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.”(42)
“(….) konu’nun kronolojik sınırlarını tespit ederken , başlangıç noktası ; Milli Mücadele fikrinin ve eyleminin ortaya çıkış tarihidir. Tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak fikri ve eylemi , M. Kemal’in Samsun’a ayak basmasıyla başlamıştır.
Amasya Genelgesi ; bu fikrin ortaya konuşu , yeni bir Türk Devletinin siyasi , idari , askeri örgütlenişinin de başlangıcıdır.
Atatürk’ün ; Nutuk’a ; 19 Mayıs 1919 tarihi ile (43) başlaması , bir rastlantı değil , hiç kuşkusuz , bu tarihi gerçeği ortaya koymasıdır.
Amasya Genelgesi ile ortaya konan ve Erzurum-Sivas Kongreleri ile işlenen fikirler ve hareket , yeni bir Türk Devletinin kuruluşundan başka bir şey değildir.
Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmaya yönelik İngiliz , Amerikan himayesi gibi politikaların ve mahalli kurtuluş çarelerinin geçersizliğini gören Atatürk’ün yöntemi , bir milli ihtilaldi.”(******) (44)
“Görülüyor ki ; Atatürk’ün hareket noktası , Osmanlıyı kurtarmak değil , tam tersine , Osmanlı’nın ömrü tükendiği için , Türk Ulusuna dayanan yeni bir Türk Devleti kurmaktır.
Bunu sağlamak içi başvurduğu yöntem açıktır.
“Osmanlı Hükümetine , Osmanlı Padişahına ve Müsliminin Halifesine isyan etmek ve bütün millet ve orduyu isyan ettirmek lazım geliyordu.”
Amasya Genelgesi ile belirlenen esaslar , bu yöntemin ortaya konmasıdır . Bu , milli ihtilal dir.
Bu genelge ile ortaya konan ve Erzurum , Sivas Kongrelerinde biçimlenen , millete malolan bu hareket ; yalnızca , düşmana karşı bağımsızlık mücadelesi değil , aynı zamanda , milli egemenlik mücadelesi idi.
Siyasi , idari ve askeri bir örgütlenme ile giderek , Padişah-Halife’nin otoritesinin yerine , Anadolu’da , ulusa dayanan yeni bir otorite geçti.
Bunun en önemli hareketi de , B.M.M. ‘nin açılışı oldu.
Egemenliğin kaynağı değişiyor ve egemenlik , İstanbul’dan Ankara’ya geçmekle kalmıyor ; Padişah-Halife’den ulusa geçiyordu.”(45) Böylece , yeni devlet kuruluyor ve Türk adı , devletin de oluyordu.
Görülüyor ki ; Türk İnkılabı’nın (Devrim-Revolution) başlangıcı , 19 Mayıs 1919’dur.”(46)
“Bizce , bu ayaklanmanın sebepleri , iki bakımdan mütalaa olunabilirler.
1.Dış Tehlike
2.İç Tasfiye Zarureti
Dış Tehlike ; Batı , Türklüğü ve Batı Türklerinin vatanını tehdit ediyordu. Düşmanlar, ta vatanın bağrına dayanmışlar , Sakarya önlerine kadar sarkmışlardı.
İç Tasfiye ; bu defa , radikal olacaktı. Hilafet ve Saltanat Kurumları atılacak , mutlaka yıkılacak ve en modern anlamıyla ekonomik , sosyal , siyasal bakımlardan , asrımızın gereğine uygun , Milli Bir Türk Cumhuriyeti kurulacaktı.(…) Görülüyor ki ; son Türk İhtilali ; akla esiveren bir kapris eseri değildir. Geçmişin ekonomik , sosyal , siyasal sebeplerine dayanan ve manasını , tarihi kader’den alan bir harekettir.”(47)
Kemalist Devrimi , tümüyle bir İhtilal olarak nitelendiren , Mustafa Kemal Atatürk’ün İktisat ve Adalet Bakanlarından Dr. Mahmut Esat Bozkurt ; “Bağımsızlık savaşları , tesadüfi bir olaydır ki , bunu , esasen anlamını bitirmiş olan Hilafet ve onun gereği olan bütün kurumlar ; – ekonomik , sosyal siyasal – bir İhtilal Vuruşuyla , yerlerini yenilerine bıraktılar. Bu , bir zorunluluktu. Ekonomik , sosyal , siyasal Türk durumu , bunu gerektiriyordu. O kadar ki ; Kurtuluş Savaşları olmasaydı bile , bu değişiklik , yine olacaktı.”(48) diyecek ve artık girilmiş bulunulan ve geri dönüşü olmayan Kemalist Devrim Süreci’ndeki doğal ve kaçınılmaz bir tarihsel akışa , diğer bir deyişle , bu sürecin İhtilal ve Harp aşamasındaki , İhtilal kısmına ve bu aşamada yeni bir devletin ( Türkiye Cumhuriyeti ) kurulmasına yönelen sürece işaret edecekti.
“Mustafa Kemal Paşa , Anadolu’ya geçeli , henüz bir ay olmuştu. Bu süre içinde , bütün orduların birlikleriyle ilişki ve bağlantı sağlanmış ve halk , elden geldiği kadar uyarılmış , ulusça örgütleşme düşüncesi yayılmaya başlamıştı. Artık , teşebbüs ve yürütme ; şahsi olmaktan çıkıp , milletin birlik ve dayanışmasını sağlayacak mahiyette olmalı idi. Bu maksatla , 21-22 haziran 1919 günü , tarihi Amasya Tamimi yayınlanmıştır.”(49)
“Türk İnkılabı ; önce , bir fikir olarak başlar. Bu fikir , topluma malolur , bilinçlenir ve sonra, ”Milletin İstiklalini , Yine , Milletin Azim ve Kararı Kurtaracaktır.” bildirisinde yer aldığı üzere, Türk Milletinin Kararı şeklinde görülür.
Türk İnkılabı ; tesadüflerin , kaderciliğin sonucu değildir.”(50)
Mustafa Kemal , Amasya’da yayımladığı ”Bu genelge de ,’Milletin Bağımsızlığını , yine, Milletin Azim ve Kararı Kurtaracaktır.’ diyerek , dayanacağı gücün , Millet İradesi olacağını belirtmiştir.”(51)
“Şevket Süreyya Aydemir’e göre ; Mustafa Kemal’in yolculuğunda ve Milli Mücadele Hareketi’nin gelişmesinde , Amasya’nın , ayrıca ve daha önemli yeri vardır. Bu da , ”mukavemet esaslarının , ilk defa , orada , yazılı bir prensipler belgesi haline getirilmiş olmasıdır.”(52)
“Amasya Tamimi ile Türk Devriminin aksiyon safhası , ihtilal , su yüzüne çıkmış , Milli Hakimiyet ve Milli İstiklale dayanan Milli Hareket , haksızlığa karşı bir isyan parolası olarak belirtilmiştir.
Amasya Tamimi ; bir İhtilal Beyannamesidir ve Anadolu’da ihtilalin başladığını göstermektedir.”(53)
Özünde , tam bir “İhtilal Bildirisi” ( İhtilal Beyannamesi ) niteliği taşıyan 22 Haziran 1919 tarihli “Amasya Tamimi” ; ”Kaçınılmaz Bir Tarihsel Akış”ın ve Kemalist Devrim ‘in İhtilal ve Harp Aşamasının en önemli başlangıç ve dönüm noktalarından biridir ve Cumhuriyete doğru uzanan gelişme sürecindeki tarihsel olaylardan oluşan bir “altın zincir” in ilk halkasını meydana getirmektedir. Bir başka deyişle ; Türkiye Cumhuriyeti’nin , varlığını borçlu olduğu Kemalist Devrim ateşinin , “ilk kıvılcımı” dır.
Prof. Dr. Halil İnalcık da ; “Tarihçi olarak , Atatürk İnkılabının , Devriminin , 1919’da , Amasya Tamimi’yle başladığı kanaatindeyim.” demektedir.
“ Amasya Tamimi’nde dikkati çeken noktalar özellikle şunlardır.”Yurdun bütünlüğü , milletin istiklâli tehlikededir” denilmekle, tehlike çanı çalmakta , alarm işareti verilmektedir. Tamimin ikinci maddesi , birinciyi tamamlamakta , İstanbul Hükümetinin aczi ortaya konularak , bu durumun, milletimizi yok olarak tanıttırdığı açıklanmaktadır. Tamimde yer alan önemli bir hüküm de, “Milletin istiklâlini , yine , milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” parolasıdır. Millî Egemenliğe ve millî bağımsızlığa yer veren bu ilke , daha sonraki tarihî gelişmelerle Türk İnkılâbının bir temel dayanağı olacaktır. Tamim , bölgesel değil , bütün ülkeyi içine alacak bir kuruluşu öngörmekte ve bu amaçla bir kongrenin toplanması gereğini belirtmektedir.”(54).
“Amasya Tamimi ; Millî Egemenliğe dayalı yeni bir Türk devletinin kurulması yolunda atılan ilk adımdır. Türk milletine bu çağrının gerekçesini ve uygulanacak plânı açıklamaktadır. Artık , yüzyıllardır Türk milletinin kaderine hükmetmiş olan Padişah iradesine karşı , ayaklanma başlamıştır.
Nitekim ; Tamimle birlikte İstanbul’a gönderilen mektuplarda , artık , İstanbul’un , Anadolu’ya egemen değil , bağımlı olmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Ordunun ; Amasya’da alınan kararların uygulanması ile görevlendirilmesi , artık , ordunun da ihtilâlin içinde yer aldığını göstermesi bakımından önemlidir.”(55)
“Tamim ; millet gerçeğine dayanarak alt üst olan düzenin yerine , yeni bir düzeni öngörmektedir. “İstiklâl” ; bu yeni düzenin parolası , millî iradeye dayanan “Millî Hakimiyet” ilkesi de , gücüdür.”(56)
“Amasya Tamimi ; Milli Mücadele’nin en mühim hadisesidir. Batılı yazar ve devlet adamları , bu belgeye , “Bağımsızlık Beyannamesi” demektedirler. Ne şekilde vasıflandırılırsa vasıflandırılsın , Amasya Tamimi ; Türk Milletine , milli hakimiyeti eline alması hususunda bir davettir. Amasya Tamimi , milli hakimiyetin temelidir.
Bu tamim ile Milli Mücadele’nin aksiyon safhası başlamıştır. Tamim , bir ihtilal beyannamesidir. Yeni bir milli devletin kuruluş beyannamesidir.
Netice olarak ; İstiklal Mücadelemiz , Milli Mücadelemiz , Amasya Tamimi ile başlamıştır. Onun temelleri üzerine inşa edilmiştir denilebilir.”(57)
Emperyalizme karşı Ulusal Bağımsızlık Savaşı Bayrağının , Türk ve Dünya Tarihi Semalarına , ilk defa çekilişinin bir ifadesidir.
“Amasya Tamimi’nin bir diğer önemi de ; Türk Milliyetçiliği akımının , inkılâbın bir temel prensibi olarak değerlendirilmiş olmasıdır. Milliyetçilik , Amasya Tamimi’nden itibaren millî mücadelenin esası , özü , temel yapısı olmuş , milleti harekete getiren , ona millî şuur ve vicdanının sesini duyuran , politik tutumun hedeflerini gösteren prensip olmuştur.(58)
Tamim , ruhunda ; kuruluş sürecine girilen ilk Türk Ulus-devletinin kuruluş felsefesinin temellerini oluşturacak olan “Tam Bağımsızlık” ve “Kayıtsız ve Şartsız Ulusal Egemenlik” esaslarını taşıyordu. Bu özelliği ile ; kısa bir süre sonra toplanacak olan Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Türkiye Büyük Millet Meclisinin de felsefi temellerini oluşturacaktı.
“Türk Devrimi”nin sırmalar saçan altın güneşi olan Amasya Tamimi ; temellerinde ; yukarıdaki esaslara dayanan Ulusal , demokratik , devrimci ve anti-emperyalist nitelikler taşımaktadır.
Kanımca ; tüm bu niteliklere ek olarak , Büyük Devrimci Önderimiz ve Devletimizin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ; Kemalist Devrimin Çağdaş Uygarlık hedefine yönelik olarak , Tam Bağımsızlık ve Kayıtsız ve Şartsız Ulusal Egemenliğe dayanan yeni bir devlet kurmak amacıyla izlediği İhtilal Stratejisinin ve bu strateji içinde “Laiklik Süreci”nin ilk adımını , “Laiklik İnkılabı”ndan (“Laiklik Yasaları”) yaklaşık beş yıl önce , Samsun’a çıkışının hemen ardından bir “İhtilal Bildirisi
( Beyannamesi )” niteliğinde yayımladığı , 22 Haziran 1919 tarihli “Amasya Tamimi” ile atmıştır.
Bu tamimde yer alan , “Ulusun İstiklalini , yine , Ulusun Azim ve Kararı kurtaracaktır.” cümlesinin özünde ve temelinde ; o zamanki siyasal konjonktürün bir gereği olarak , ilk defa örtülü bir şekilde ifadesini bulan ve egemenliğin ulusa ait olması gereğini belirten bir “Ulusal İrade” ve onun tecellisi olacak olan “Ulusal Egemenlik” kavramları ile ; artık , Tanrısal kökenli olduğu kabul edilen Sultan ( Padişah ) – Halife İradesinin ve Egemenliğinin tanınmadığı “yok” sayıldığı , Ulus İradesinin ve Ulus Egemenliğinin , onun üzerine çıkarıldığı belirtiliyordu.
Yine Mustafa Kemal ; bazı konuşmalarında ,“Devrim” anlamında olmak üzere kullandığı , “İnkılap” kavramını , daha sonraki yıllarda yapacağı bir konuşmasında , ihtilal aşamasını da kapsayacak bir şekilde , şu şekilde tanımlayacaktı : “Türk İnkılabı nedir ? Bu inkılap kelimesi , ilk anda belirlediği İhtilal anlamından başka , ondan daha geniş bir değişikliği kapsar.
Bugünkü devletimizin şekli , yüzyıllardan beri süregelen eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş yöntem olmuştur.Türk Ulusunun hayatının akışında oluşturduğu bu değişiklikler , herhangi bir ihtilalden çok fazla , çok yüksek olan en muazzam inkılaplardandır.”(59)
Dr. Mahmut Esat Bozkurt ; “Atatürk İhtilali” adlı eserinde , sonsuzluğa değin her zaman geçerli olan ve geçerli olacak olan ve benim de yürekten katıldığım şu tarihsel gerçekleri ifade edecekti :
“İhtilallerde başarı ; zeka ve bilgi ile eş olarak yürür. Tarih diyor ki ; büyük şeflerin , eserleri de büyüktür. İhtilallerin genişliği ve kavrayışı , şeflerin kafalarının dışa yansımasıdır.
1919 Türk İhtilali ; Atatürk’ün Kafasının fotografisinden başka bir şey değildir.
O ; modern milletler karşısında , bin yıl geri kalmış bir ulusu , bir hamlede , bin yıl ileri götüren bir zeka ve bilgi idi.Bin yıl , diyorum. Bu bir hayal değil , hayalleri geçip aşan bir hakikattir.”(60)
“Gazi Mustafa Kemal ; Türk Milletinin önünde ilerleyen bir zafer bayrağıdır. Bu bayrak , bugün de , yarın da , öbür gün de , bütün güçlükler üstünde yükselecek ve
hep yenecektir.
Ben ; dün kü yeniş ve yenilişi yaşadım. Ben ; dün kü yeneni ve yenileni gördüm.
Yenen; hep yücelen , yücelen….ve sonra , yayından fırlamış alevden bir ok gibi karanlıkları yakan şefiyle , Türk Milleti idi.
Yenilen ; onun yürüyüşüne karşı koymak isteyen bütün bir dünya oldu!
Yaklaşmakta olan yarınlar için de , yenecekleri ve yenilecekleri bugünden görüyorum.
Yenecekler ; dünkü yenenler ; yenilecekler , gene büyük yürüyüşün önüne çıkmak isteyen bahtsızlar olacaktır.
Bu kadar inanıyorum. Siz de inanınız !
Gün ; bütün eserleriyle , bütün varlığıyla , inancın verimidir.”(61)
Birkaç ay sonra , Heyet – i Temsiliye Reisi ( Temsilciler Kurulu Başkanı ) olarak , Osmanlı Hükümetinin Temsilcisi olan Heyet Başkanı Bahriye Nazırı Salih Paşa ile imzalayacağı 22 Ekim 1919 tarihli Amasya Protokolü’nün hemen ardından , Mustafa Kemal Paşa ; daha Amasya’da iken , 24 / 25 Ekim 1919 tarihlerinde , Gazeteci Ruşen Eşref ile yapacağı ve adeta , bu günlere de ışık tutacak olan konuşmasının bir bölümünde , şunları söyleyecekti :
“Ulusun kendi yaşamını kurtarmak , kendi türeli ( hukuksal ) hakkını savunmak için çıkardığı sese katılmak , kendini bilen her yurttaşın görevidir. Eğer , bu ulus , bu yurt parçalanacak olursa , bu şerefsizliğin kalıntıları altında , şunun bunun kişisel şerefi de parça parça olur.
Biz ; o genel şerefi kurtarabilmek için harekete gelen ulusa , ruhumuzla katıldık. Bu katılmaya engel olabilecek rütbeleri , mevkileri de , genel şerefi kurtarmağa yönelmiş bir erek (amaç) uğruna feda ettik.”
“Devletin bütünlüğünü ve ulusun egemenliğini tehdit eden , türeli olmayan birtakım tutkular , topraklarımıza hiç bir hakka dayanmadan yapılan saldırılar ; tehlike karşısında, ulusa , birleşmek gereğini duyurmuştur.”(62)
İttihat ve Terakki Partisini , ulusumuzun gereksinmelerine ve karakterine uymayan , istilacı bir siyaset izlemekle suçladıktan sonra da , şunları söyleyecekti :
”Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti”nin emeli ise ; o siyasetten dolayı bu duruma gelen zavallı yurdu ve topraklarını , türeli olmayan emperyalizm ve sömürge siyasetleriyle istilaya , parçalamağa çalışan yabancı ve saldırgan kuvvetlere çiğnetmemektir.”
“Bizim istediğimiz şey ; bugüne değin , hakkından yoksun yaşatılan , varlığına önem verilmeyen ulusun , yaşamağa , genliğe (refaha) hak kazanmış bir kuvvet olduğunu, hükümetimize ve hükümetlere anlatmaktır.
Bugün , dünya , Sosyal Devrimler geçirmektedir. Bu alanda kazanılan başarılar , zorbalar ve bananecilere kabul ettirilen haklar , savaş alanlarındaki utkular (zaferler) kadar , hatta , daha önemlidir.”(63)
Mustafa Kemal Paşa’nın , yukarıda belirtilen “Söylev”’inin bir bölümünde dile getirdiği ve emir subayı Cevat Abbas Bey’e , 21 / 22 Haziran 1919 gecesi Amasya’da söyleyip yazdırdığı “Amasya Tamimi “’nde yer alan ilk 4 madde ve yine Mustafa Kemal Paşa’nın ; tekrar geldiğinde , henüz Amasya’da iken , 24 / 25 Ekim 1919 tarihlerinde Gazeteci Ruşen Eşref ile yaptığı yukarıdaki konuşmasının bir bölümünde söyledikleri ile ortaya koyduğu durum tespitlerinin ; son yıllarda , dünya da yaşanılan siyasal konjonktürün çizdiği panorama olarak , Emperyalizm tarafından , Küreselleşme ( Globalleşme ) Politikaları adı altında “Yeni Dünya Düzeni ( Novus Ordo Seclorum ) Projeleri olarak sunulan , ama aslında , dünya’nın enerji coğrafyalarında yer alan ulus-devletleri bölme-parçalama ve taksim ( paylaşma ) faaliyetleri olan , Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOKAP ) – Eski adı ile Büyük Ortadoğu Projesi ( BOP ) ve Avrupa Birliği Projesi ( AB ) gibi girişimlerin uygulamaya sokuldukları ve büyük bir hızla halen uygulanmakta oldukları günümüzün ortam ve koşulları itibariyle , jeo-politik konumu bir Ortadoğu enerji coğrafyasında olan yurdumuzun ve ulusumuzun geleceği açısından da , tıpkı o günlerdeki gibi , ne yazık ki ; gerçekliklerini ve geçerliliklerini , bugün de , yeniden ve aynen kazandıkları görülmektedir.
O günlerde olduğu gibi , bu günler de ; “yurdu ve topraklarını ; hukuka uygun olmayan emperyalizm ve sömürge siyasetleriyle istilaya , parçalamağa çalışan yabancı ve saldırgan kuvvetlere çiğnetmemek” için , yine , “Durum’dan vazife çıkarma…” günleridir.
Bu günler ; “Amasya Tamimi “’nin , ne amaçla ve kimlere karşı mücadele için hazırlandığının ve yayımlandığının gerçek nitelikleri ile idrak edilerek , bu tamim de yer alan ilk 4 madde’nin ve ”Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin emelinin ; dünya da yaşanılan siyasal konjonktürün çizdiği yukarıdaki panorama göz önüne alınarak , yurdumuzun ve ulusumuzun , benzer ortam ve koşulları yaşadığı bu günlerde, değerlendirilmelerinin yeniden yapılmalarının çok gerekli olduğu günlerdir.
Ancak bu gerekler yerlerine getirildikleri zaman ; tarih’teki haklı ve onurlu yerini zaten almış bulunan “Amasya Tamimi” ile ”Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin emeli ; tarih’ten günümüze taşınarak , yeni bir dinamizm kazanacaklar ve “Türk Devrim Tarihi”nden gelen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine saçtıkları sırmaları daha da güçlendirerek , aydınlanmayı artıracaklar ve yeni bir sinerji yaratacaklardır.

A. Sami SEZER

Kaynaklar
(1) http://www.istiklalmahkemesi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=130&Itemid=152
(2) Dagobert .von Mikusch , “Gazi Mustafa Kemal Asya ile Avrupa Arasındaki Adam” , Çev : Esat Mermi Erendor ,
1.B. , İstanbul 1981
(3) Şevket Süreyya Aydemir , ”Tek Adam Mustafa Kemal” , C.2 , Evrim Matbaacılık , İstanbul 1986
(*) Nutuk , 22.
(**)Rauf Orbay’ın , Kazım Karabekir’e gönderdiği 4 Temmuz 1941 tarihli mektup .
Bkz. Karabekir , İstiklal Harbimiz , 1100-1
(***)Tansel , II , 8.
(****) Erikan , 315
(4) Andrew Mango , ”Atatürk , ”Medya Ofset , 1.B , İstanbul 2000
(5) a.g.e.
(6) Şevket Süreyya Aydemir , a.g.e.
(7) Paraşkev Paruşev , “Atatürk” , Çev : Naime Yılmaer , Başaran Matbaası , İstanbul 1981
(*****) Zapteden : Hürrem Arpacıoğlu
(8) Şevket Süreyya Aydemir , a.g.e.
(9) http://www.forumturka.net/forum/archive/index.php/ > Tarih – Kültür – Sanat >
Atatürk Köşesi & & Türk Tarihi > Atatürk ‘ ün Hayatı
(10) Paraşkev Paruşev , a.g.e.
(11)Toktamış Ateş ,”Türk Devrim Tarihi”3.B.,Güryay Matbaacılık ,İstanbul 1984
(12) Mustafa Kemal Atatürk , Söylev ”Nutuk” , 3.B. , Dil Derneği Yayını , İstanbul 1998
(13) Ahmet Mumcu , “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi” I. , Editör : İhsan Güneş , Ünite 1-15 ,
AÜ AÖF Yayını , Eskişehir 1997
(14) Dagobert Von Mikusch ,”Gazi Mustafa Kemal , Avrupa İle Asya Arasındaki Adam”
(15) Dagobert Von Mikusch , a g e.
(16) Sabahattin Selek , ”Anadolu İhtilali” , C.1, İstanbul 1987
(17) Sabahattin Selek , a.g.e.
(18) http://www.forumturka.net/forum/archive/index.php/ > Tarih – Kültür – Sanat >
Atatürk Köşesi & & Türk Tarihi > Atatürk ‘ ün Hayatı
(19)Gazi M. Kemal Atatürk , ”Söylev”, 3.B. , Kısaltarak Basıma Hazırlayan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ,
Erdini Basımevi , İstanbul 1979
(20)Gazi M. Kemal Atatürk , ”Söylev”, 3.B. ,
(21)Gazi M. Kemal Atatürk , ”Söylev”, 3.B. ,
(22) http://www.forumturka.net/forum/archive/index.php/ > Tarih – Kültür – Sanat >
Atatürk Köşesi & & Türk Tarihi > Atatürk ‘ ün Hayatı
(23) ”Atatürk’ün Samsun’a Çıkışı ve Kurtuluş Savaşı’nın Başlatılmasına Dair Belgeler”,
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı Yayını”, Ankara 1999
(24) http://www.forumturka.net/forum/archive/index.php/ >Tarih -Kültü -Sanat >
Atatürk Köşesi & & Türk Tarihi >Atatürk ‘ün Hayatı
(25) Sabahattin Selek,”Anadolu İhtilali”,C.1,İstanbul 1987
(26) H.C.Armstrong , ”Bozkurt” , Çev:Gül Çağalı Güven ., 5.B., Yaylacık Matbaası , İstanbul 1997
(27) Şevket Süreyya Aydemir , a.g.e.
(28) Lord Kinross , ”Atatürk , Bir Milletin Yeniden Doğuşu” ,10.B. ,İstanbul 1988
(29) Falih Rıfkı Atay , ”Çankaya” , Sena Matbaası , İstanbul 1980
(30) Ş. S. Aydemir , a.g.e.
(31) Toktamış Ateş , a.g.e.
(32) Ahmet Mumcu,”Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi”,İstanbul 1979
(33) a.g.e.
(34) Prof. Dr.Hamza Eroğlu
(35) Sabahattin Selek,”Anadolu İhtilali”,C.1,İstanbul 1987
(36) Ahmet Mumcu, a.g.e.
(37) Prof. Dr.Hamza Eroğlu
(38) Ayfer Özçelik , ”Ali Fuat Cebesoy ” , Feryal Matbaası , Ankara 1993
(39) http://www.forumturka.net/forum/archive/index.php/ > Tarih – Kültür – Sanat >
Atatürk Köşesi & & Türk Tarihi > Atatürk ‘ ün Hayatı
(40) İsmail Anapa , ”Günümüzün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri” , Şafak Matbaası , Ankara 1971
(41) Ş. Süreyya Aydemir , a.g.e.
(42) Gazi M. Kemal Atatürk , ”Söylev”, 3.B. , Kısaltarak Basıma Hazırlayan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ,
Erdini Basımevi , İstanbul 1979
(43) Ergün Aybars , “Ulusal Laik Sosyal hukuk Devleti Atatürkçülük ve Modernleşme” , 1.B. , Ercan Kitabevi ,
İzmir 2000
(******) Tevfik Bıyıklıoğlu , “ Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin Hukuki Statüsü ve İhtilalci Karakteri” , Belleten ,
C. XXIV , s.96 , Ankara 1960
(44) Ergün Aybars , a.g.e.
(45) a.g.e.
(46) a.g.e.
(47) Mahmut Esat Bozkurt , ”Atatürk İhtilali”, 3.B.,Sistem Ofset , İstanbul 1995
(48) a.g.e.
(49) Prof. Dr.Hamza Eroğlu
(50) Prof. Dr.Hamza Eroğlu , ”Türk İnkılabının Milli ve Evrensel Değeri” “Atatürk ve Türk Toplumu”
H. Eroğlu – İ. Gönülal – M. Arıkan , Ankara 1981
(51)”Atatürk’ün Samsuna Çıkışı ve Kurtuluş Savaşının Başlatılmasına Dair Belgeler ,
”Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını , Ankara 1999
(52) Prof. Dr.Hamza Eroğlu
(53) Prof. Dr.Hamza Eroğlu
(54) Hasan Köni ,; “Millî Egemenlik Kavramının Batıda ve Türkiye’de Gelişimi”, Millî Egemenlik Kavramının Fikri Gelişmesi,
( Panel ), 19 Mayıs Üniversitesi, Samsun 22 Nisan 1986,TBMM Kültür,Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları,Ankara, 1986.
(55) Rıfat Önsoy,; “Türklerde Millî Egemenlik ve Atatürk”, Atatürk ve Millî Egemenlik Paneli ( Bildiriler ) , M. Kemal
Üniversitesi Yayınları, Antakya, 1994.
(56) Kazım Öztürk,; Atatürk’ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmaları , C.II ,Kültür Bakanlığı Yayınları ,
Ankara 1990.
(57) İ.Cahit Ertan , “Milli Mücadele’de Amasya “ Sempozyumunu Açış Konuşması , “Milli Mücadele’de Amasya “
Sempozyumu , Eser Matbaası , Samsun 1986
(58) Mehmet Şahingöz , İzmir , İstanbul ve Maraş’ın İşgaline Tepkiler , Doktora Tezi , (A.Ü. T.İ.T.E.) ,
Ankara, 1986.
(59) Mustafa Kemal , 5 Kasım 1925 , Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I
(60) Mahmut Esat Bozkurt , ”Atatürk İhtilali” , 3.B. , Sistem Ofset , İstanbul 1995
(61) Mahmut Esat Bozkurt , a.g.e.
(62) İsmail Anapa , a.k.
(63) a.k.

Kaynak :Hikmet Özdemir , “Amasya Belgelerini Yeniden Okumak” ,T.C.Amasya Valiliği Kültür Yayınları No: 7 , Yusufcuk Bas. Yay. Tan. Hiz. , Ankara 2004


Ek2

EK 3


Kaynak :Hikmet Özdemir , “Amasya Belgelerini Yeniden Okumak” ,T.C.Amasya Valiliği Kültür Yayınları No: 7 , Yusufcuk Bas. Yay. Tan. Hiz. , Ankara 2004

Kaynak :Hikmet Özdemir , “Amasya Belgelerini Yeniden Okumak” ,T.C.Amasya Valiliği Kültür Yayınları No: 7 , Yusufcuk Bas. Yay. Tan. Hiz. , Ankara 2004