Bekir Coşkun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bekir Coşkun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2011 Cuma

Basın Konseyi’nden İstifa Ediyorum… -Bekir Coşkun

 Basın Konseyi’nden İstifa Ediyorum…

Önceki gün Cumhurbaşkanı’nın huzurunda bu konuşmayı yapan sizce kim:
“…Sayın Cumhurbaşkanım… Göreve seçilmemin ardından gösterdiğiniz teveccüh nedeniyle teşekkür etmek ve bilgi sunmak amacıyla size ilettiğimiz ziyaret talebimizi kabul ettiğiniz için şükranlarımı sunuyorum. (..…) Sayın Cumhurbaşkanımız… Sizi ziyaretimizin esas sebebi gösterdiğiniz teveccüh için teşekkür etmek ve bilgi vermek olsa bile……”
*
Türkiye’de basın özgürlüğünün artık esamisinin kalmadığı, gazetecilerin evlerinden toplatıldığı, yazarların televizyonlara çıkıp “korkuyoruz” dediği, yarın kimlerin götürüleceğinin belli olmadığı günde, Çankaya’ya çıkmış “teveccühe teşekkür” sunan:
Basın Konseyi…
*
Basın Konseyi’nden istifa ediyorum…
Böyle bir konseyin ne benim, ne de basının özgürlüğünü savunamayacağını anlayacak kadar aklım vardır…
Tabii ki “teveccühe teşekkürün” sonlarında tutuklu gazetecilerden söz ediliyor, ayıp olmasın artık…
Söyler misiniz; Türkiye’nin bu hale gelmesinde gerekli olan tüm yasaların altında kimin imzası var?.. Bir tekini bir gün bile bekletmeden ve asla tereddüt etmeden imzalayan kim?..
Kim bu yok ediş döneminin zirvedeki simgesi?..
Gitmiş kime derdini anlatıyorsun usta?..
*
Aynı gün, aynı saatlerde açıklanan AB raporunda; Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığı dünyaya duyurulurken…
*
Geçtik basın özgürlüğünü, gazetecinin var olma, bilgisayarının başında oturma, masasında çalışma hakkı mı kaldı?..
Sabahları evinde uyanma…
Gece başını yastığına koyma…
Yüzünü kaldırıp güneşi görme hakkı mı var?..
*
Niye böyle yapıyorsunuz ustalar?..
Niçin?..
Orada mı aranır hak, hukuk, adalet, demokrasi, gazetecinin bağımsızlığı, basının özgürlüğü?..
Olmadığı yerde…
Yok edildiği kapıda..
Silin Basın Konseyi listelerinden adımı…
Fişlemelerde yeterince var…

Tahliyesizlik… -Bekir Coşkun

 Tahliyesizlik…

Televizyonları başına toplayıp da Libya’dan gelenleri elinde çiçekle karşılayan Bakan, “Dünyanın en büyük tahliye operasyonunu yaptık” dedi ya…

Biz Ankara’da eve gidemedik…

Tahliyesizlik…
Kar yağınca Çankaya yokuşunu çıkmak isteyenler çıkamayıp geri indikleri için… İnmek isteyenler de inemeyip geri çıktıkları için tahliye olunamadık…
*
Bakan Libya’dan gelenlere otel, sıcak çorba, kavurma, yatak, pijama da hazırladıklarını açıkladı:
“Vatandaşlarımız çişlerini yapıp yatacaklar…”
İstanbul’da, Ankara’da, insanın Libya üzerinden eve gidesi geliyor…
Kalabalıklar şehrin içinde mahsur kaldılar… Araçlar hareket edemediği için, hareket edenler de duramadıkları için…
Tahliyemiz olunamadı…
*
Türkler yanında, buldukları Meksikalıları, Arjantinlileri, Peruluları, Kenyalıları da tutup Marmaris’e getirdiler.
Bakanlar, “tarihin en büyük tahliye operasyonu” vesilesiyle gelenleri öptüler…
Önceki akşam, kaymasın diye kaputunun üzerine yirmi kadar yardımsever vatandaşın bindiği Murat 131, hızlanıp da üzerindekiler düşünce ve kayıp geri geri gelince…
Tahliyeleri olunamadı…
*
Bakan, dünyanın en başarılı tahliye operasyonunun Başbakan’ın talimatıyla yapıldığını belirttikten sonra… Geminin merdiveninden inenleri de kollarından tutup “Dikkat edin, düşmeyin ciğerim” dedi, Başbakan’ın talimatıyla…
Kar yağınca tam iki yüz yirmi araç, içindeki insanlarla birlikte düştü önceki gece yoldan aşağıya…
6 ölü…
İstanbul, Ankara, İzmir’de 130 yaralı…
Şehirlerarası yollar kapandığı gibi, okullardaki öğrenciler de tahliye edilemedikleri için, öğrenime ara verildi…
Ve TBMM…
“Yollar kapanıyor, sonra eve gidemezsiniz” gerekçesiyle erken kapandı oturum…
Daha sabahı “Libya’dan tarihin en büyük tahliye işini” anlatan Başbakan’ı alkışlayan AKP milletvekilleri, eve gidemeyeceklerini anladıklarında, erkenden “Destur…” diyerek kaçtılar…
O sırada tuzlama aracı zannettiğimiz McDonald’s arabasını yolun kenarından alkışladığımız için…
Biz tahliye olunamadık…

Oyun Bitti… -Bekir Coşkun

 Oyun Bitti…

Gazetecileri toplayıp içeri doldurdukları için demek ki…
Cumhurbaşkanı; “Kaygılı…”

TBMM Başkanı; “Rahatsız…”

AB; “Tedirgin…”
ABD; “Endişeli…”
İçişleri Bakanı; “Sıkıntılı…”
Adalet Bakanı; “Huzursuz…”
Bülent Arınç; “Hüzünlü…”
*
Sonuçta hukuksuzluk, sahiplerinin sağlığını bozmaya başladı; sıkıntı, rahatsızlık, mutsuzluk, tedirginlik, gerginlik, hazımsızlık, şişkinlik, sıkışma…
Niçin?..
Hukuk işliyorsa, yargı görevini yapıyorsa…
Türkiye çetelerden temizleniyorsa, terör örgütü ortaya çıkartılıyorsa, niye karnı şişsin devlet büyüğümüzün?..
*
Çünkü; başları beladadır…
Bu son dalgada yaşananlar, “Ergenekon terör örgütü” savının, aslında bir istila operasyonu olduğunu daha da kanıtladı herkese…
Dinci iktidar ile Fethullah Gülen cemaatinin el ele vererek devleti nasıl ele geçirdiklerini insanların gözüne sokuverdi…
İşte o zaman dedi zaten:
“Beyefendi neyiniz var?..”
“Sıkıştım…”
*
Şu son dalgada gidenler ile ilk dalgada gidenler arasında yaklaşık iki buçuk sene zaman var… Demek ki dalgalar sadece “olmuş”ları değil, sonradan “olanları” ve bundan sonra “olacakları” da kapsıyor…
Geçen ay yapılan telefon konuşması beş sene önce açılan davaya “kanıt” olduğuna göre…
Daha da açıkçası; bebeler büyüyüp reşit olduklarında ve bir muhalif kitap yazmaya kalktıklarında, ya da telefonla konuşmaya başladıklarında, dalga gelip götürecek demek ki…
*
Neyse ki en akılsız kafalar, en duyarsız zihinler, en kör beyinler bile neler olduğunu anladılar.
Sokaktaki insanlar artık “Ergenekon” sürecine inanmıyorlar…
Olanlar vicdanlara sığmıyor…
Şu son operasyonla birlikte; iktidarı ve tarikatı egemen kılmak için tezgâhlanan hukuk oyunu tersine döndü… İktidarı ve tarikatı dünyaya deşifre ediyor…
Bu yüzden zaten karnı şişti beyefendinin…
Çünkü…
Oyun bitti…

Aleviler… -Bekir Coşkun

Aleviler…

Aleviler; 25 milyondur…
Aleviler; aydındır…

Aleviler; iyi vatandaşlardır…

Aleviler; okuyan, anlayan, bilen, dinleyen, bakan, gören, düşünen insanlardır…
Aleviler; her zaman uygarlıktan yana oldular…
Aleviler; inançlarında samimi oldukları için kimliklerini asırlardır acı çeke çeke koruyabildiler…
Aleviler; tarihin en kanlı hesabını sorarken bile, sadece kendi dizlerine vurdular…
Aleviler; “incinsen de incitme” dediler…
Aleviler; barışçıdır…
Aleviler; çalışkandır…
Aleviler; yaşama ve doğaya saygılıdır…
Aleviler; Allah’ın yarattığı tüm canlıları sevdiler…
Aleviler; kadını ikinci sınıf vatandaş sayarak, bir mal gibi görerek, ona şüpheyle bakarak, insan yerine koymayarak, kapalı kapıların arkasına hapsetmediler…
Aleviler; kadına güvendiler…
Aleviler; yobaz değildir…
Aleviler; saz çalarlar…
Aleviler; dans ederler…
Aleviler; ozanları, şairleri yakmazlar… Edebiyatçıları kovmazlar… Aydınları vurmazlar…
Aleviler; “el, dil, bel sağlamlığı” isterler…
Aleviler; çağdaş dünyanın reddettiği, akıl dışı ahmaklıklara, hurafelere, inanç adına yalanlara kanmazlar…
Aleviler; Mustafa Kemal Atatürk’ü severler…
Aleviler; ulusumuza çağdaşlık kapılarını aralayan devrim yasalarına yürekten bağlıdırlar…
Aleviler; laik cumhuriyete sahip çıkarlar…
Aleviler; dönek değildir…
Aleviler; kendi çıkarları için, hangi iktidar gelirse ona yanaşıp yalakalık yapmadılar…
Aleviler; Türkiye’nin aydınlanma sürecine ihanet etmediler…
Aleviler; vefalıdır…
Aleviler; dürüsttür…
Aleviler; yüreklidir…
Aleviler; yiğittir…
(15 Ocak 2008-Hürriyet)

6 Mart 2011 Pazar

Ormanın Son Şarkısı… -Bekir Coşkun

 Ormanın Son Şarkısı…

Yol boylarında gördüğüm tek ağaçlar bana yalnız insanları hatırlatıyor…
Yol sorar gibi sağa sola uzanmış dalları… Üzerine konan kuşla kısa bir gurbet sohbeti… Her esintide, kalkıp gidecekmiş gibi sonuçsuz hareketler…
Ama hep yalnız, hep hüzünlü…
*
Tel örgüler içindeki “hatıra ormanları” ise benim mültecilerimdir…
Zar zor getirilmiş, sorgusuz sualsiz tel örgülerin içine doldurulmuş… Belki bir vali-kaymakam, “Bundan böyle burası sizin evinizdir… Size bakmak görevimizdir…” diye konuşma yapmış ve dönmemek üzere çekip gitmiş…
Tel örgüler içinde, elinde tasla kumanya dağıtır gibi arada bir su veren o bekçi sadece…
Her gün solan, zayıflayan, hastalanan ve esarete dayanamayıp ölen esirlerin kampı…
“Hatıra ormanları…”
*
Dağların yamaçlarına yaslanmış ormanlara gelince; bence birer mutlu kabile sanki…
Derisinde yılların kırışıklıkları ile koca çınar reis… Genç ladinden savaşçıları, fingirdek güzel kızlar selvi boylu… Şişman gövdeli meşe kadınların diplerinde poposu açık gürbüz fide bebekler…
Sert estiğinde hep birlikte eğilmek ve karşı koyup hep birlikte doğrulmak rüzgâra karşı…
Meltemlerde bir ağızdan bir şarkı başlar ki…
Flütler ve yaylı sazlardan oluşan bir orkestra, belki bir milyon yıldır çalar, hiç bitmez o şarkı…
*
Ve bir gün…
Madenciler (İşte; Kaz Dağları’nda, Sorgun’da, Beykoz’da, Karadeniz vadilerinde olan budur) ağır silahlarla saldırdığında mutlu kabileye… Dozerlerin, kepçelerin, greyderlerin keskin bıçakları ile ön saflardakiler yere devrildiğinde…
Çığlık çığlığadır orman…
Başı sarı miğferli, turuncu üniformalı yağmacılar, makinelerin arkasından koşarak kızları-delikanlıları devirip, fide bebekleri çiğneyip, her şeyi kılıçtan geçirip geri çekildiklerinde…
Orası sadece ceset gövdelerinin yan yana, üst üste yığıldığı biraz önceki bir savaş alanıdır…
Savunmasız orman kaybetmiştir…
Orkestra bir daha asla çalmaz…
Milyon yıllık şarkı susmuştur…

Yayalara Alkol Kontrolü ve Faydaları… -Bekir Coşkun

Yayalara Alkol Kontrolü ve Faydaları…

Daha on gün önce size “Yolda giderken ‘zıkkımın kökünü iç’ diye kafanıza birisi vurursa şaşırmayın” demiştim…
Yayalara alet üfleterek alkol cezasına Antalya’dan başladılar…
Çünkü başbakanları onlara “Aksırıncaya-tıksırıncaya kadar” mesajı ile görev vermişti…
(Tarikat geleneğinde böyledir; önderin yaşam biçimi-sözleri-söyledikleri (hadis) tüm dünyevi yasaların, yönetmeliklerin, kuralların üzerindedir.)
*
Bundan böyle diyelim ki iki bira içtiniz, yolda yürüyorsunuz, karşıdan gelen polis gördünüz…
Bu tarihi bir andır…
Polise bakarken gözlerinizin şaşı halinin sizi ele vereceğinin bilincinde, siz de en iyisi ayaklarınızın ucuna baka baka gideceksiniz…
Burada dikkat edilecek nokta; o baktığınız ayakların sizin ayaklarınız olmasıdır…
Yok eğer polisin ayağına bakıp “Ben bu tarafa gidiyorum, ayaklarım niye o tarafa gidiyor” derseniz…
O zaman; alkol üflemesi…
*
Dik yürüyeceksiniz…
Bunun en garantilisi, elektrik direği, duvar köşesi, ağaç gibi dik bir cismi hedef alıp, o düzgünlükte gitmektir… Polis otosunun dönen siren ışığını hedef alıp dönmeye başladığınızda…
Demek ki; alkol üflemesi…
*
Herhangi bir ses çıkarmayacaksınız…
Ağzınızı açıp da herhangi bir ses çıkarmamak için, alt dudağınızı içe çekip üst dudağınız ile ona bastırırken, çeneyi olabildiğince geriye çekip burnunuzu buruşturarak dilinizi orta yerinden ön dişlerinizle sıkı sıkı tutacaksınız…
Polis size bakınca korkup kaçtı kaçtı…
Yok kaçmadı; üfleme…
*
“Aksırmak, tıksırmak” da yok…
Bunun Başbakan tarafından yasaklanarak “Memleketin manevi değerlerine karşı işlenen suçlar” kapsamına alındığını unutmayacaksınız…
Polis Antalya’da yayalarda rutin alkol kontrolüne başladı…
Seçimlerden sonra bunun ulusal düzeyde, tüm illerde nasıl uygulandığını zaten bizzat göreceksiniz…
(Haftaya cumartesi; seks kontrolü ve faydaları)

4 Mart 2011 Cuma

İçerdekiler mi Hapiste, Biz mi Hapiste?.. -Bekir Coşkun

İçerdekiler mi Hapiste, Biz mi Hapiste?..

Her şeyi “suç aleti” sayılıyor gazetecinin…
Bilgisayarlar, arşivler, diskler, monitörler…

Kitaplar…

Kâğıtlar…
Kalemler…
*
Her an gözaltına alınan, tutuklanan, hücrelere konulan, bastırılan, itilen, kakılan, yok edilen, bitirilen bir mesleğin mensuplarıyız biz…
Bize “gazeteci” diyorlar…
Utanç içindeyiz…
Bir ulusun sesi-gözü-kulağı-ağzı-dili olmamız, evrensel bir değer ve ahlaki bir görevken…
Kendini savunmaktan aciz…
Sessiz…
Sinmiş…
Susmuş…
Tüymüş…
*
Herkes biliyor ki bu izlediğimiz “hukuk” değil… Buna dünyanın hiçbir yerinde “adalet” demezler…
Hiçbir vicdan bu olanların adını “yargı” koyamaz…
Yine herkes biliyor ki cemaat ve tarikat ülkeyi istila ediyor ve önüne çıkan her engeli yok ediyor…
Bunu anlamayan var mı?..
Görmeyen?..
İdrak edemeyen?..
Bilmeyen?..
*
Ülkede hukuku, demokrasiyi, özgürlüğü, insan haklarını savunması gereken medyanın kendisi savunulacak hale gelmişse…
Peki, kim savunacak gazetecinin özgürlüğünü?..
Cemiyetlerimiz, sendikalarımız, derneklerimiz, birliklerimiz, kuruluşlarımız, konseylerimiz…
Niçin yollara düşmüyorlar?..
Niçin kalemler kırılmıyor, rotatifler durmuyor, başlıklar siyah çıkmıyor, köşeler boş kalmıyor?..
Niçin yargının herkes için güvenilir ve inandırıcı olduğu bir platforma taşınması için kaldırmıyorlar dünyayı ayağa?..
Niçin bu sessizlik?..
Nedir bu teslimiyet?..
*
Sormaz mıyız kendimize:
Tutsak olan kim?..
İçerdekiler mi hapiste, biz mi hapiste?..

3 Mart 2011 Perşembe

Garabet… -Bekir Coşkun

Garabet…

Garip bir ülke…
Mesela Erbakan’ı Başbakanlık’tan uzaklaştıran 28 Şubat muhtırasının altında Erbakan’ın imzası var…

Kendi kendine muhtıra verdi…

Başbakanlık’tan indirdi aşağı kendini…
*
Askerleri 28 Şubat muhtırası vermekle suçlayan ve bildiğiniz gibi birçok subayı cezaevine dolduran bugünkü iktidar da 28 Şubat mağduru…
“28 Şubat muhtırası demokrasiye ihanettir” diyorlar…
Muhtıranın altında, Devlet Bakanı ve MGK üyesi olarak bir imza daha:
“Abdullah Gül…”
Kendi kendine muhtıra verdi, mağdur olarak Çankaya’ya çıkıp oturdu…
*
Erbakan, tam da 28 Şubat’ın 14’üncü yılı idrak edilirken ölünce, Genelkurmay Başkanı bildiri yayımladı zaten:
“Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın vefatını büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum. Değerli bir bilim ve siyaset adamı olarak, ülkemize yaptığı büyük hizmetler unutulmayacaktır…”
Ayrıca en büyüğünden, kırmızı beyaz çiçeklerden bir de çelenk…
Belki de 28 Şubat muhtırasını Japonlar verdiler…
*
Erbakan ise ölümünden kısa bir süre önce “Milli ittifak”ı oluşturmak için görüştüğü DP Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek’e şöyle dedi:
“Vatan tehlikede… Vatanı ve milleti kurtarın…”
Kimden?..
Kendi kadrosu AKP’den…
*
Bu durumda; Erbakan kendi kendini Başbakanlık koltuğundan indirmişken… Abdullah Gül altında imzası bulunan muhtıranın mağduru olarak Cumhurbaşkanlığı koltuğuna çıkıp oturduğunda… Demokrasi düşmanı askerlerin “değerli bir bilim ve siyaset adamı” diyerek alaşağı ettikleri Erbakan… Askerlerden 28 Şubat’ın hesabını soran AKP’nin elinden “Vatanın kurtarılmasını” istedi ve öldü…
*
Garip bir memleket…
Kimse bir şey anlamaz, anlayamaz bu işlerden…
Zaten televizyoncular sordular vatandaşa:
“28 Şubat muhtırası ne zaman verildi?..”
“Haziran…”

2 Mart 2011 Çarşamba

AB’nin Neresine Gireceksin?.. -Bekir Coşkun

AB’nin Neresine Gireceksin?..

AB’ye almak istedikleri; demokrasisi, hukuku, insan hakları, laik yapısı, modern kadınları, iyi eğitilmiş gençliği, ışıltılı geleceği olan… Kısacası Atatürk’ün Türkiyesi idi…

Arabistan’a benzetilen Türkiye değil…

*
Önceki gün Almanya’ya gitmiş “Bizi niye AB’ye almıyorlar” diye yakınan Başbakan’ı dinlerken bunları düşündüm…
İnsan dönüp bir kendine bakar:
AB’ye uyan yan kaldı mı?..
*
Hangi AB ülkesinde Anayasa Mahkemesi’nin “irticaın merkezi” saydığı bir iktidar ülkeyi yönetmeye devam edebilir?..
Ve devam ederken, Anayasa Mahkemesi’nin o kararını savunanları toplayıp toplayıp hapishanelere doldurabilir?..
Kendisi orada “irticaın merkezi” olarak oturmaya devam ederken…
*
Pekiiii…
AB ülkelerinde var mıdır:
Cumhurbaşkanı; şüpheli…
Başbakan; sanık…
Onlara dokunulamaz hadi… Ama o dosyaları açtıkları için başına gelmeyen kalmayan hâkimler-savcılar…
*
Misal; AB demokrasilerinde, ülkeyi bir tarikatın ele geçirmesi ihtimali olabilir mi?..
Anayasayı kendine göre değiştirdiğinde Başbakan kürsüye çıkıp o tarikatın ABD’de yaşayan hocasına “teşekkür” ettiğine göre…
Demek ki referandum da dahi tarikatın eli vardı…
*
Başbakan Almanya’da “AB’ye bizi niye almıyorlar” diye kızarken zaten, o yaşlı gurbetçi vatandaş beyaz kefen bezini attı önüne…
Cemaat dolandırmış kefen parasını çünkü…
İşte; iki sene önce Alman yargısının mahkûm ettiği… Türkiye’de ise “kamu yararına çalışan dernek” sayılıp da bir türlü kapağı açılamayan Deniz Feneri…
*
Var mı AB’de böyle bir şey?..
Yok…
Eee neresine gireceksin AB’nin?..
Unutun gitsin…

1 Mart 2011 Salı

‘Soğan Doğradım Anne…’

‘Soğan Doğradım Anne…’

H
ani yüzünüzü önce hızla havaya çevirirsiniz…
Ama durduramazsınız, bu sefer hızla öne eğersiniz başınızı… Ki kimse görmeden çabuk yuvarlanıp gitsin damlalar…
Ya da hani soğan doğramak gibi…
Evet…
Bu daha iyi…
Bir çocukluk anısıdır bende belki… Ya da ağladığını gizlemek isteyen her genç kadın öyle der annesine:
“Soğan doğradım anne…”
*
Bu yazımı sorgulanan, tutuklanan, yargılanan asker eşleri için yazıyorum.
Henüz formika bir dolabı olan, mutfağı plastik tabaklı asteğmen evinde… Mor-sarı kanaviçe işlemeli perdeyi arada bir aralayıp eve gelen yola bakan ve durmadan uzaktaki sevgilisi asker için dua eden kadınlar için…
Ömrünün en genç, en güzel, en şen yıllarını taşranın orasında-burasında… Daha çok da sınır boylarında göçebe geçiren… Saçının ağarmaya başladığını ilk kez bir mahrumiyet şehrindeki askeri lojmanın aynasında gören kadınlar için…
Son zamanlarda onlara “asker eşleri” diyorlar…
Bizim yiğitlerimizin gönlünde, vatan sevgisi ile yan yana yaşayan sevgililer…
Türkiye rahat uyusun diye uyumayan askerin evdeki yalnızı… Herkes uyurken, korktuğu zaman tek başına ağlayan kadınlar için bu yazı…
*
Onları kimi zaman Anıtkabir’de Ata’ya yakınırken kimi zaman mahkeme önlerinde çaresiz bekleşirken görüyorum son günlerde.
Doğrusunu isterseniz, düşman kurşunu ile vurulmak, sınır boylarında şehit olmak… Ya da zor bir yaşamı kim bilir hangi yurt toprağında noktalamak ihtimali vardı ama…
Bu yoktu…
Hepimiz onların yüreğindeki özgürlük, çağdaşlık, hukuk, demokrasi sevdalarını bilsek de, nasıl olduysa hesap soruyor gaflet…
*
Ne yapacaksınız, bu ülke aklını bulmakta hep gecikti… Yine yönünü şaşırdı, rötarda belli ki… Metin olmalısınız…
Mağrur…
Sabırlı…
Kaldırın başınızı gökyüzüne…
Soran olursa, yüreğe taş basmanın öbür çeşididir, gözlerinizi silerken işte öyle dersiniz:
“Soğan doğradım anne…”

27 Şubat 2011 Pazar

Postal…-Bekir Coşkun

Postal…

Onun kulağına fısıldadım:
Belli ki hiçbir şey anlamadı…
“Bizi bırakıp bırakıp erken gidiyorsunuz…”
Bu kez kulağına “kemik” dedim, zıpladı, kuyruğunu salladı, sevindi, demek ki anladı…
*
O evimizin en küçüğü…
Cunda’da annesinin yanında yuvarlana yuvarlana yürürken, ayakları çok büyük olduğu için adını “Postal” koymuştuk. Sonbaharda kardeşleri paylaşıldığında onu kimse istememişti. Postal’ı arabamıza alıp Ankara’ya doğru yola çıktığımızda, adanın kışında kendi karnını zor doyuran annesi arabanın arkasından koşmuştu gücü bitene kadar.
Arabanın içinde ise Andree ile ikimiz ağlıyorduk…
Sonradan komşular, annenin en son tepeye kadar gidip oradan arabanın gittiği yöne bakakaldığını, kimi günler o tepeye çıkıp saatlerce yola baktığını anlatmışlardı.
*
Postal büyüdü…
Siyah-beyaz benekleri olan, upuzun kulaklı, çok yakışıklı bir köpek oldu…
Evimizin minik oğlu…
En son lambaları söndürmeyi öğrendi. Uykusu gelince, misafirler otururken gidip burnu ile lambaları söndürüyor. Zaten biraz sonra misafirler “Geç oldu” diyerek kalkıyorlar.
Uykusu kaçıp da lambaları ilk yaktığında ise bütün gece evde hırsız aramıştık…
O hırsızı bulamamamızdan sıkılıp lambayı yeniden söndürene dek…
*
Dün gece başını okşarken kulağına öyle dedim:
“Bizi erken erken bırakıp gidiyorsunuz… Pako, Gorbi, Rok böyle yaptılar… Yaşamlarınız çok kısa… Bir anda şu ev boşalıyor siz gidince… Ellerimizde sizden kalan tasma, ağlayarak oda oda sizi arıyoruz… Eşe dosta sizi anlatmaya çalışıyoruz, çoğu kimse bu özlemi anlayamıyor… Anılarınızı birbirimize anlatıyoruz, aslında kendi kendimize… Bazen komik olanlarına gülüyoruz, yine de burnumuzu çekerek… Belki de sizleri sevmek uğruna, o acıları çekmeyi peşinen kabulleniyoruz… Çünkü sizde olan, bizlerde olmayan çıkarsız bir sevgiyi tanımaya değer…”

26 Şubat 2011 Cumartesi

Diktatör… -Bekir Coşkun

Diktatör…

D
iktatörden kurtulmak kolay değildir…
Bir kez geldi mi asla gitmek istemez…
Bu anlaşılır bir tepkidir; çünkü gidecek yeri yoktur diktatörün…
Nereye giderse gitsin, kentlerde, sokaklarda. Evlerde, herhangi bir köşe başında, yakasına yapışacak birilerinin olduğunu bilir…
Kaçamaz da…
En ıssız bir köşeye çekildiği zaman dahi, bir çığlık duyar…
Babasız bıraktığı bir çocuğun, bir kadının, yok ettiği bir yaşamın, ya da demir kafeslerin arkasından gelen ve asla susmayan bir çığlık, onu izler…
*
Diktatör gitmek istemez…
Çünkü ona yardım edecek, onu koruyacak, varsa hakkını iade edecek tek şey olan hukuku zaten kendisi yok etmiştir…
Yok ettiği adil yargılamayı önce kendi yüreğinde bulamaz…
Yargı düşman gibi gözükür diktatörün gözüne…
Ve tek şeyi güce yapışır…
Bırakmaz…
Bırakamaz…
*
Peynir gibi birçok çeşidi vardır diktatörün…
Demokrasi yolu ile gelen diktatörün ilk işi geldiği yolu, yani demokrasiyi ortadan kaldırmaktır…
Ki gidişi olmasın…
Önce yargıyı, üniversiteleri, medyayı, sendikaları, sivil toplum örgütlerini, muhalif aydınları yok etmeye bakar…
Kendi polis ve istihbarat gücünü oluşturur…
Yapabilirse kendi ordusunu da…
Ve…
Cehenneme çevirir ortalığı…
Evler basılır, insanlar götürülür, telefonlar dinlenir, özel hayat diye bir şey yoktur, toplum konuşmaktan korkar…
*
Ve durmadan “benim milletim”, “millet istiyor”, “millet için” deyip durur diktatör…
*
Özünde bütün diktatörler aynıdır…
Gözlerinde kin, bakışlarında intikam, dillerinde lanet, sözlerinde nefret vardır…
Bağırarak konuşurlar…
Kendi çevreleri ise; asla tepki vermeden, yalakalık dışında ağızlarını açmadan, alkışlamak dışında ellerini kaldırmadan, birer köle gibi dinlerler diktatörü…
Kolay kolay gitmez diktatör…
Eeeee…
Daha ne diyeyim ben size…

Bekir Coşkun

25 Şubat 2011 Cuma

Örgüt… -Bekir Coşkun

Örgüt…

B
iliyorsunuz; örgüt yakalandı…
Örgütün asıl neden suçlandığı, nihayet yandaş medyada yer aldı:
“Televizyon kurma işi…”
Daha doğrusu, henüz kurmadıklarına göre… “Televizyon kurmaya teşebbüs” diyelim…
*
Belki İçişleri Bakanı, Başbakan’ın kulağına eğilerek fısıldamıştır:
“Allah muhafaza tam zamanında basılmasa yani… Kabloludan, uydudan, Dijitürk’ten gireceklermiş…”
Başbakan:
“Tehlike diyoruz ya…”
İçişleri Bakanı, elini ağzına kapatarak:
“Ha kuruldu, ha kurulacakmış…”
*
O zaman suç aletleri:
İki kamera, üç montaj masası, bir dönerli yönetmen sandalyesi, spotlar, ucu yuvarlak mikrofon, konukların oturacağı U masa, gizli bölümde kabloların geçeceği iki delik…
Medyaya sızan örgüt elemanları ise; çeşitli gazetelerde yazan, çeşitli görüşlerde, çeşitli gazeteciler…
*
İçişleri Bakanı, Başbakan’ın kulağına eğilerek:
“Biz yakalamasak var ya…”
Başbakan:
“Maazallah…”
Bakan:
“Sıkacaklardı üzerimize, tiiivvvvviiiiii…tiiiivvvvviiiiiiiiii…”
Başbakan:
“Arkasından ‘iyi akşamlar sayın seyirciler… Az sonra…’ diye patlattı mı, bizi imha mahiyetinde?…”
Bakan:
“Hamd-u senaa…Hamd-u senaaa…”
*
Örgüt yakalandı, içeride…
Şurası şaka değil, savcı sormuş:
“Şu televizyon kurma işi nedir?..”
*
Eeee suç…
Bir gazeteci-yayıncının televizyon kurma girişiminin böyle sorgulanması… O kurulmamış televizyonda, program yapıp-yapmayacağı henüz belli olmayan gazetecilerin birer örgüt elemanıymış gibi isimlerinin liste halinde yandaş medyada yayımlanması…
Söyler misin; hangi demokraside olabilir?..
Tutuklamaların üzerinden bir hafta geçtikten sonra, şimdi anlıyoruz ki amaç medyayı susturmak…
Vah zavallı Türkiye…
Odatv soruşturmasını ve Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu’nun suçlarının ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız…
Bence yazıyı baştan okumalısınız…

Bekir Coşkun

24 Şubat 2011 Perşembe

Dört İşlem…-Bekir Coşkun

Dört İşlem…


 iderlerden hangisinin bildiği, hangisinin bilmediği tartışılan dört işlem dört tanedir:
Toplama, çıkartma, çarpma, bölme…
*
Toplama:
En iyi yapıldığı yer sünnet düğünleridir…
Torba torba toplarsınız…
“Nerden buldun” diye soran olursa…
Yanıtlarsınız:
“Oğlandan borç toplama…”
*
Çıkartma:
Çıkarttığınız şey eksiliyorsa, hah demek ki çıkartma yaptınız…
Siz çıkarttıkça arttığı zaman da olabilir; kanun çıkartırsınız, artar… Milletvekili çıkartırsınız, artar… TEKEL’i satılığa çıkartırsınız, artar… Af çıkartırsınız, artar…
O zaman, “Ama çıkarttıkça sizinki artıyor” diyen olursa…
Polislere tekme tokat salondan çıkarttırırsınız…
Ki burada artık üçüncü işleme geçilmiştir; çarpma…
*
Çarpma…
İki yanı vardır; çarpan, çarpılan…
Çarpan genelde yukarıdadır…
Daha doğrusu çarpılanın hangisi olduğu ise sonradan belli olur… Kim ki, “Nedir bu başıma gelen” derse, hah…
Demek ki o çarpılan…
Şimdi yazın bir yere; yoksul-muhtaç sayısını… Çarpılacak olandır bu… Önlerine düşürün çarpanı…
Çarpsın çarpan…
Kaç etti?..
46, 47, 58?..
*
Bölme:
Dört işlemden en gizemli ve çetrefillisi olan bu işlemde üç hane vardır; bölen, bölünen, kalan…
Bölen böldükçe, doğal olarak bölünen azalır… O azaldıkça haliyle bölen büyür…
Bölünen küçülürken, bölen durur yerinde…
Bölene bir şey olmaz usta…
Parçalanan bölünendir…
Sonunda bölmenin diğer adı Taksim’e otuz kişi çıktığında görürsünüz, Cumhuriyet anıtının önünde kalanı…
Eh işte o kadardır…

Bekir Coşkun

23 Şubat 2011 Çarşamba

Kaddafi…- Bekir Coşkun

 Kaddafi…

“Hüsnü”den sonra yine karşılaştık…
“Peki Kaddafi’den ne istiyorlar” dedim…

“Bir milyon insan açken, kamu bankalarının parası ile oğluna bir gazete, bir televizyon, iki radyo satın aldı” dedi…

“Oha…”
“Biliyorsunuz güzel soru sormayan muhabirleri kovalardı… Foto muhabirinin 38’lik zum aletini aldığım gibi sokarım, dedi… Bunu duyan kameraman kaçtı… Zaten bir tek muhalif yazarı barındırmadı, ya köşelerini bırakıp kaçtılar, ya hapishanelere dolduruldular…”
“Çüşşş…”
“Kaddafi’nin iktidarının 40’ıncı yılı kutlamalarına (02.09.2009) Emine Erdoğan ile Münevver Arınç ve Bülent Arınç da özel bir uçakla gelerek katıldılar… Arınç orada gördüklerinden çok mutlu olduğunu söyledi ve Libya’daki yönetimi öven özlü bir konuşma yaptı…”
“Yok artık…”
“Kaddafi iktidarının 40’ıncı yılı törenlerinde çok heyecanlanan Emine Erdoğan gözyaşlarını tutamadı… (Tıklayınız; Google – Emine Erdoğan Libya’da nasıl ağladı)…”
“Vayyy…”
“Bingazi’de dev bir stadyum yaptırdı… O stadyumda yeterince lehte tezahürat yapılmadığını duyunca sinirlendi, ‘Biraz daha kızarsam içindekileri kovup develeri doldururum’ dedi…”
“Pess…”
“Kendini İslam âleminin ‘imamı’, Arapların ise ‘kralı’ saydı. Popülizmin uç noktasında yer almasının en çarpıcı örneğini o verdi. Yabancı devlet adamlarını azarladı ama altınını-parasını onların bankalarına taşıdı…”
“Höst…”
“Sonunda insanlar ayaklanınca her faşist gibi çıldırdı… Daha dün uçaklarla kendi halkını bombaladı… Yaralı göstericilere bakıyorlar diye doktorları bile kurşuna dizdiler…”
“Yuh…”
“İşte Tayyip Erdoğan’ın dün grubunda savunduğu ‘insan hakları ödülünü’ bundan aldı…”
“Aaaaa…”
“Atatürk’ü hiç sevmezdi….”
“Eh…”
*
Giderken arkasından seslendim:
“Gidecek mi?..”
Sordu:
“Hangisi?..”

Bekir Coşkun

22 Şubat 2011 Salı

Yürüyen Merdivenler…-Bekir Coşkun

Yürüyen Merdivenler…

Olabilir…
Eğer bunu Tayyip Erdoğan yapsaydı, şöyle başlıklar okuyacaktınız büyük medyada:
İnsan dalgınlıkla çıkan merdivenle inmeye kalkabilir…
“Muhteşem iniş…”
“Ters inmeyi de başardı…”
“Geri geri ileri gitti…”
Ama aynı şeyi Kılıçdaroğlu yapınca farklı oldu, tersine gitmeyi Türkiye’yi yönetme yeteneğine bile yorumladılar yalakalar…
Türkiye’yi AB yerine ters yöne bindirip de Arabistan’a çeviren Başbakan bu kadar ilgilerini çekmemişti oysa…
Ayrıca iniyorum diye çıkan merdivene binmek insani bir durum…
Binersin, baktın tersine gidiyor, inersin…
Yok olmadı, baktın ki indiğin halde çıkıyorsun, o zaman koşacaksın ki merdivenler bitsin…
*

Kim ne derse desin…

Tertemiz bir insan…
İnsanlar Kılıçdaroğlu’nu sevdiler…
Ona dokunmak, elini tutmak, göz göze gelmek istiyorlar… Kimi deneyimli gazeteci-yazar arkadaşlarımız, onun gezilerine katıldıktan sonra “1977’deki Karaoğlan rüzgârı” gibi diyorlar…
Dürüst…
Kamburu yok…
*
Hırsız değil…
Yalan söylemiyor…
Eleştirecek bir sürü şey bulabilirsiniz ama, kimse ona “sahtecilikten sanık” diyemez…
Yürüyen merdivenlerden inmek için çıkanına binmiş…
Binsin…
İnsanın inmek isteyeni ile, merdivenin çıkartmak isteyeni arasındaki mücadeleyi yaşamış birisi olarak… Baktın durduğun yerde geriye gidiyorsun, demek ki çıkanına binmişsin… Dönersin arkanı, efendi efendi geldiğin yere dönersin, inenine binmek üzere…
*
Kılıçdaroğlu’nu halk sevdi…
Toplama kalabalıkları yasaklamasına rağmen, CHP meydanları son yıllarda ilk kez bu kadar kalabalık oluyor…
Oy vermeyenler bile, bu küçük sakarlıkları ile onu sevimli, samimi ve içten buluyorlar…
Zaten Başbakan olacak olan yürüyen merdivenler değil, kendisi…
Artık siz bilirsiniz…

Bekir Coşkun

19 Şubat 2011 Cumartesi

Neremizi Keselim?..-Bekir Coşkun


E
rtuğrul Özkök, Tansu Çiller döneminde (kadınların yönetimlere yürüyüşlerinin heyecanına kapılarak) bıyıklarını kestiğini yazınca, dalıp o eski günlere gittim…

Aslında olacakları kestirememiştik…

Bir anda badem bıyıklılar geldiler…
Kestirmeden…
*
Arap Müslümanların istila ettikleri İspanya kıyılarında, acele sünnet olup pipisini kestiren yerlilerden daha şanslıydık neyse ki…
Bıyık dediğin, kesersin uzar…
Öbürü uzamaz da…
*
Badem bıyıklılar, daha bizler ne olup bittiğini kestiremeden başladılar kesime aslında…
Manşetler kesildi…
Yazılar kesildi…
Ses kesildi…
Söz kesildi…
Kelleler kesildi…
Kesmeyene ceza kesildi…
Kesimhaneye döndü medya…
*
Ertuğrul’un hâlâ umut kesmediği “yönetimlerde kadınların çoğunlukta olduğu” medeni, gelişmiş, çağdaş ülkenin başkentindeki ABD büyükelçisi sonunda dayanamadı işte… “Bir yandan basın özgürlüğü diyorsunuz, bir yandan gazetecileri hapishanelere dolduruyorsunuz, ben bir şey anlamadım” dedi…
Demek ki ABD elçisinin dahi aklı kesmedi…
Ne yapalım?…
Kestik kestik…
Yetmedi…
*
İşte…
En son, rezilliklerini ortaya döken WikiLeaks’i gözleri kesmeyince, faturanın Odatv’ye kesilmesi gibi…
Gece karar kesinleşti:
Tutuklama…
Yeter mi?…
Kesmez…
*
Nitekim Başbakan tutuklamaların daha sabahında (dün) yaptığı hiddetli konuşmada “Odatv yöneticileri yazılarından, düşüncelerinden dolayı değil, başka şeyden yargılanıyorlar” diyerek kestirip attı…
“Başka şey?..”
Ne olabilir, kestiremiyor insan…
Olmadı…
Keseriz…

Bekir Coşkun

18 Şubat 2011 Cuma

Hasta… -Bekir Coşkun


H
astane odasındaki tutuklu hastanın doktorunu da alıp içeri attılar…
Peşinden hemşiresini gözaltına aldılar…
Arkasından refakatçisini götürdüler…
Yatağı kaldı…
Belki karyolasını dört ucundan taşıyıp içeri atsalardı, kendisi de karyolanın üzerinde olduğuna göre, sorun kalmayacaktı…
*
Olmadı, hastane odasını bastılar…
İlaç kutularını aradılar…
Röntgen aletinin içine baktılar, ne çekti diye…
Yatağını da aldılar sonunda…
Tekerlekli sandalyeye oturtup bir başka hastaneye taşıdılar…
*
Tüm bunları iktidarın getirdiği Adli Tıp heyetinin “O kadar da hasta değil” raporuna dayanarak yaptılar…
Heyet iki kişilik…
Eee birisi heyet başkanı…
Rapor kardiyoloji ile ilgili, ama raporu düzenleyen heyet başkanı ortopedist…
Önceki gün TTB (Türk Tabipleri Birliği) açıkladı; o raporu veren “gerçeğe aykırı rapor düzenlemekten” defalarca meslekten men cezası almış birisi zaten…
*
Ergenekon tutuklusu Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın öyküsüdür bu…
Ben onu, muhabirlerimiz haber verdiklerinde, bir gece sabaha karşı yatağından kalkıp, kimsesiz bir hasta için koşup geldiğinde tanımıştım.
Sonra da hep hastalara şifa dağıtmak için koşuştururken gördüm.
Kurduğu üniversiteden yetişen gençler dünyanın dört bir yanındalar…
Bozkır Ankara’nın kayalık-taşlık tepelerinde yetiştirdiği koca bir ormanın önünden geçerim her gün…
Bir hastane kurdu; on binlerce insan şifa buldu orada…
Geliştirdiği ve kurumsallaştırdığı organ nakli ile nice yetişkinler ve çocuklar yaşamlarını sürdürdüler…
*
Şimdi o hasta…
Tutuklu olduğu halde, odasını bastılar… Doktorunu, hemşiresini, refakatçisini, odasını, yatağını aldılar elinden…
Tek başınaydı…
Ne diyebiliriz ki!..
Bu kadar mı vefasızsın Türkiye?..
Bu kadar sessiz mi vicdanın?..
İnsanlık bu kadar mı uzaktı?..

Bekir Coşkun

17 Şubat 2011 Perşembe

Neler Oluyor?.. Bekir Coşkun


Çoğumuz “Neler oluyor?” diyoruz…
Yanıtlarımız var, ama tam değil…
Oysa bu olanları-olacakları bize çoktan söylemişlerdi…
Ah kör gözüm…
*
Televizyonlarda günlerce yayımlanan sesli görüntülerde aynen şöyle diyordu Fethullah Gülen:
“ADLİYE’DE, MÜLKİYE’DE MEVCUT OLANLAR MEVCUDİYETLERİNİ KORUMAZLARSA, ARKADAN GELENLERİN MEVCUDİYETİNİ KORUYAMAYIZ…
(.….)
BİR TARAFTAN O KANUN VE KURALLARI, DİĞER TARAFTAN DA KANUN VE KURAL ADAMI OLMA İMAJINI KULLANMALIYIZ… TAA İLERİLERE GİTMELİ, CAN DAMARLARI İÇİNDE DOLAŞMALIYIZ.
(.….)
CEPHELERİ ÖĞRENMELERİ LAZIM ARKADAŞLARIMIZIN. HUKUK SİSTEMİNİ DİDİK DİDİK ETMELİLER. SİSTEMİN PÜF NOKTALARINI BİLMELERİ LAZIM. BİZ DE ÇALIŞIP, ONLARI İSTİFADE EDECEKLERİ MEVKİLERE GETİRMELİYİZ…
(…..)
DİKKATLİ OLMALIYIZ. ERKEN HAREKETE GEÇERSEK, TEPEMİZE BİNERLER… DURMADAN HAZIRLANMALIYIZ. ZAMANI GELİNCE, UYGUN BOŞLUK BULUNCA…
MARATONA GEÇERİZ…”
*
Özellikle büyük harfle yazdım, kesip saklarsınız, gözünüze ilişecek bir yere asarsınız ya da sevgili Mustafa Mutlu’nun önerdiği gibi arada bir okursunuz diye… Çünkü Fethullah Gülen’in televizyonlarda kendi sesinden yayınlanmış bu sözleri, bugün Türkiye’de neler olduğunu, başımıza ne geldiğini tamı tamına anlatır bize…
*
1985’lerden başlayarak için için uygulanan, adım adım yürütülen büyük bir tasarım bu…
Kabul etmek gerekir ki başarılı ve kusursuz bir proje…
AKP iktidarı dahi, bu istila projesinin en önemli parçalarından ve tamamlayıcılarından birisi sadece…
*
“ADLİYE”de, “MÜLKİYE”de…
“CAN DAMARLARI İÇİNDE” dolaştılar…
“TAA İLERİ” vardılar…
Ve
“MARATONA” geçtiler…
*
“Neler oluyor?”un yanıtıdır bu…
Görmedi kör gözüm…
Kör gözüm kör…

Başbakan’ın Tabancası da Oldu… Bekir Coşkun


P
olisler, Başbakan’ın deyimi ile “askerden yırtınca”, şükran işareti olarak ona bir tabanca hediye ettiler:
1903 model, tuğralı Osmanlı tabancası.
Bir de polis kimliği…
Bir de rozet…
Allah muhafaza…
Gece bir polis yolunuzu keserek, tabancanın kabzası ile kafanıza vurup da “zıkkımın kökünü iç…” derse…
Bakın bakalım, kim?..
*
Ben size söyleyeyim; o tabanca patlamaz da…
Patlamazsa, zaten sorun yok…
Yok eğer Osmanlı barutu ile patlarsa maazallah…
Ya televizyon sehpasını vurmuştur, ya Beşir Atalay’ı…
*
Bence Başbakan (atlı polis hariç) her sınıftan polis olabilir olmasına…
Çünkü herkes biliyor ki “Hukuk Devleti” olmaktan uzaklaşırken, artık “Polis Devleti”dir burası…
Yoksa durup dururken bir millet niye “korku” duysun?..
Dinlemelerden, ıslık çalanların fişlenmesine… Sesini çıkartanların alıp götürülmesinden, muhaliflerle ilgili davaların çakma polis kanıtları ile yürütülmesine kadar…
*
“Polis Devleti”nin en belirgin yanı “Hukuk Devleti” olmayışıdır…
Bakın:
Ve ne kadar azılı suçlu varsa salındı…
İnsanları kaçırıp boğanlar…
Kafa kesenler…
Testereciler…
Seri katiller…
Tecavüzcüler…
Tümü serbest bırakıldı…
Ama ülkenin güvenliği için mücadele etmiş askerleri topladılar… Kuvvet ve ordu komutanları, generaller, yüksek rütbeli subaylar hapishanelere dolduruldu…
Azılı canileri ise saldılar…
Sokaklar suçlu doldu…
Ortalık güvensiz…
*
Başbakan’ın tabanca sahibi olması iyi oldu.
Olmadı sıkar…
Patladı, patladı…
Yok eğer patlamadı…