Ali Eralp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Eralp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Gözaltılar, tutuklamalar devam ediyor… peki, dokunulmazlık dosyalarına sıra ne zaman gelecek? - Ali Eralp

Her gün yeni bir deprem yaşıyoruz. Her gün yeni bir kasırgayla uyanıyoruz. Ortalık yangın yerine döndü.. Ortalık cangıl ormanı… At izi ile it izi birbirine karıştı.

Eski PKK’lı katiller, ruh hastaları, onur yoksulları şimdi el üstünde.
Aslanları çakallara boğduruyorlar.
PKK ile canı pahasına mücadele veren ve “milli irade” ile seçilen Engin Alan içeride. Hain muamelesi görüyor. Partisi MHP de unuttu onu. Ama son Türk devletini yok etmeye çalışan, 40 bin kişinin katili APO, İmralı Turistik tesislerinde devlet başkanı gibi ağırlanıyor. Görüşmeler yapılıyor onunla. Adam her hafta avukatları aracı ile emirler, direktifler yağdırıyor tüm Türkiye’ye.
Söz konusu Ergenekon, Balyoz olunca ne teğmen, ne general; ne ordu komutanı ne paşa dinliyorlar. Tuttukları gibi ensesinden atıyorlar içeriye. Ordu, emekli, muvazzaf onlara vız gelip, tırıs gidiyor.
Evrensel olması gereken hukuk ülkemizde, özelleştirildi artık. Özel savcılar, özel yargıçlar, özel mahkemeler oluşturuldu. Hukuk, hukuk olmaktan çıktı. Guguk oldu.
Şu sıralar yurdumuzda dört hukuk türü var:
Birincisi “”Habur hukuku, ikincisi Silivri ve Hasdal hukuku, üçüncüsü Deniz Feneri hukuku, dördüncüsü dokunulmazların hukuku.
“Habur hukuku”nda hukuk adamları seyyar mahkemeler kurarak, dağlardan inen teröristlerin ayaklarına değin gitti. “Teröristler rahatsız olmasın, tepkiler çıkmasın“ diye mahkeme salonlarından Atatürk posterlerini, Türk bayraklarını kaldırdılar.
Silivri ve Hasdal hukukunda tedbir olarak kullanılan tutuklamalar cezaya dönüştü. Tüm kanıtlar çürütüldüğü halde hâlâ yurtseverler içeride.
“Deniz Feneri Hukuku” ise kaplumbağa hızı ile yürüyor.
Deniz Feneri yöneticisi Mehmet Gürhan’a 5 yıl 10 ay hapis cezası vererek, Alman mahkemesinin nice zaman önce sonuçlandırdığı dava bizde ancak üç yıl sonra açılabildi ve ne hikmetse, Ergenekon, balyoz davalarında basına yüzlerce belge sızdıran yetkililer, bu davada medyaya tek belge vermediler.
Bir de dokunulmazların hukuku var Türkiye’de: Cemaat, cemaat yanlıları, iktidarın uşaklığını yapan taraf medya, dokunulmazlık zırhına bürünen milletvekilleri bu gruba giriyor.
Başbakan “yemin krizi”nde CHP için “Tükürdüklerini yalayacaklar” dedi. Ama aynı suçu işleyen, bir de üstüne üstlük Kürdistan Parlamentosu kurarak hem Türkiye Büyük millet Meclisine, hem Türkiye Cumhuriyetine ve yasalara meydan okuyan PKK’nın sivil kanadı BDP’ye aynı sözleri söylemedi. Söyleyemedi. Çünkü onlar dokunulmazların hukuku içerisindedirler.
Türkiye’de bugün İnsanı insan, toplumu toplum yapan değer yargıları ayaklar altına alınmış durumda. Hallaç pamuğu gibi atılıyor.
“Ben namusluyum, dürüstüm, ben “ak”ım demekle kimse namuslu, dürüst ve ak olmuyor, olamıyor.
Hak, hukuk, din, iman, yardımlaşma, bölüşme, kardeşlik, eşitlik sözcüklerini dillerinden düşürmeyenler, kendi yaşantılarında da bu değerlere bağlı kalmalıdırlar.
Her şeyden önce insan özü, sözü ve davranışları ile bir bütünlük göstermeli, söylenenle yapılanlar birbirine uymalıdır.
En güzel ölçü, mihenk taşı elbette yaşamdır. Yaşamın kendisidir. Pratiktir. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözü boşuna söylenmemiştir.
Bugün Büyük Millet Meclisinin raflarında, AKP’li milletvekillerinin soruşturmasını bekleyen yüzlerce dosya bulunmaktadır. Bunların arasında, sahtekârlıktan karşılıksız çeke, uyuşturucudan hırsızlığa ve eşe şiddete kadar pek çok iddia yer almaktadır.
Yeni hükümette görev alan İçişleri Bakanı İdris Naim’in zimmet, kalpazanlık; Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun zimmet ve sahtecilik; Tarım bakanı Mehdi Eker’in görevi kötüye kullanma suçlarından dosyalarının olduğu söylenmektedir.
Bunlar iddiadır, ama Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in kesinleşmiş “intihal” (aşırma) suçu iddia değildir. “Öğretmenlik yapamaz” kararı verilmiştir hakkında. Şu AKP’nin işine bakın ki “öğretmenlik yapamaz” kararı verilmiş, suçu kesinleşmiş bir kişiyi milyonlarca öğretmenin, öğrencinin başına bakan olarak getirmiştir.
Kendilerini “sütten çıkmış ak kaşık” gibi görenler, hapishaneleri muhalifleri ile dolduranlar, herkesi darbecilikle, ihanetle, şikecilikle suçlayanlar, yürekleri yetiyorsa önce kendi dokunulmazlıklarını kaldırıp, adalet önünde hesap versinler. Temize çıkıp, gerçekten “ak” olsunlar…
Dokunulmazlık size milletin hakkını hukukunu özgürce savunasınız diye verilmiştir. Özgürce suç işleyesiniz diye verilmemiştir.
Boynunda yolsuzluk, rüşvet, görevi ihmal, sahtecilik suçlarının levhası asılı iken, hiçbir inandırıcı kanıt ileri sürmeden bir kimsenin bir başkasını darbecilikle, dolandırıcılıkla suçlama hakkı yoktur.
Sizler de yargıç önüne çıkıp, suçsuzluğunuzu kanıtlayın. Ne dersiniz? Sizler de Silivri, Hasdal tutsakları gibi eğilip bükülmeden, mırın kırın etmeden, dimdik savunmanızı yapabilir misiniz?
Becerebilir misiniz bunu, başarabilir misiniz?
Hem onların hem kendi duruşmalarınızın görüntülerini de televizyonlardan canlı olarak tüm Türkiye’ye gösterin. Yayınlayın. Halkımız, kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu anlasın.
Yüreğiniz yetiyor mu? Var mısınız?

Ali Eralp

3 Temmuz 2011 Pazar

KUZULARIN SESSİZLİĞİ… - ALİ ERALP

Yedi yıl önce, 12.04.2004 tarihli Cumhuriyet gazetesinde şunları yazmıştım. Bir bölümünü aşağıya yeniden alıyorum:
“Türkiye bugün büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Ama ulusal kesim ve geniş yığınlar henüz bu gerçeğin bilincinde değiller. Siyasal İslamcıların elinde sevgili yurdumuz bir ”kurtlar sofrasına” dönüştürüldü. Keskin dişli, yırtıcı tırnaklı kurtlar, kuzuları yiyerek yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir grup dinci, tarikatçı mutlu azınlık ”aksırıncaya, tıksırıncaya kadar” işkembesini doldururken; milyonlarca insan yoksulluk, açlık sınırının altında çile dolduruyor. Ama toplum sessiz, ulusal güçler sessiz, ne yazık ki kuzuların sessizliği devam ediyor.
Aziz Nesin geçmişte şunları söylemişti: ‘… Şimdiye dek olduğu gibi, şimdi de haber veriyorum, önceleri yavaş yavaş, ağır ağır, adım adım kötülük uçurumuna doğru giderken, gittikçe hızlanarak, şimdi koşar adım gidiyoruz. Olacak toplumsal depremin uğultularını duymaktayım. Çevremizde aptal aptal suçlu aramayalım. Aynaya bakalım. Aynamız yoksa bir durgun suya bakalım. Orada suçluyu göreceğiz. İş işten geçtikten sonra ‘Kendim ettim, kendim buldum’ demenin hiçbir yararı yok…’ (Aziz Nesin, Bir Tutam Aydınlık)”
Yine o yıllarda Cumhuriyet’te yayınlanan “Siyasal İslamcı Faşizmin Ayak Sesleri…” başlıklı yazımda sessiz ve derinden gelen “şeriatçı tehlike”ye dikkat çekmiştim. Devrimci, demokrat arkadaşlarla soluğumuzun yettiği, sesimizin çıktığı kadar uyarı görevimizi yerine getirmeye çalışmıştık.
O yıllarda ılımlı İslam Ürkek, çekingen adımlarla, korkak davranışlarla yol alıyordu. Mezarlıktan geçerken kendine cesaret vermek için ıslık çalan insanlara benziyordu. Arada bir de ”Beni izleyen var mı, engellenebilir miyim” diye dönüp arkasına bakıyordu.
Daha çok takıyye (gizleme) yöntemi ile götürüyordu işi. Yani ne orduya ne yargıya kafa tutabiliyordu.
O zamanlar kamu malları, fabrikalar yeni yeni satılmaya başlanmıştı. Medya bu denli yalakalaşmamıştı. Mütareke basını gibi hareket etmiyordu.
Sözün özü, vakit erkenken İslamcı faşizmin önü kesilmeliydi. Kesilemedi. Olmadı.
Daha sonraları yine 3 Şubat 2009 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Tehlikenin Farkına ne Zaman Varacağız?” başlıklı yazımda uyarı görevimi sürdürmüş ve şunları yazmıştım:
“Siyasal İslam ülkemizde iktidarı ele geçirdi. Ama dilediği dört dörtlük şeriatçı düzeni henüz kuramadı. Önünde bazı engeller var. Bunların temizlenmesi gerekiyor. Şu sıralar tüm yurdu dikensiz bir gül bahçesine dönüştürebilmek için tüm gücünü ortaya koyuyor. ABD, AB desteğinde, Kemalist kurumlara ve kişilere savaş açtı. Sendikacılar, gazeteciler, parti yöneticileri, komutanlar gözaltına alınıyor. Tutuklanıyor. Evleri, iş yerleri didik didik aranıyor. Amaç, halkın en çok güven duyduğu Silahlı Kuvvetleri yine halkın gözünde küçük düşürmek, zayıflatmak, etkisiz duruma getirmek; ulusalcıları, antiemperyalistleri baskı altına alarak korkutmak, yıldırmak, onlara gözdağı vermek… Böylece şeriatçı yapılanmaya giden yolda önüne çıkabilecek engelleri ortadan kaldırmak.
Bu mücadelede siyasal İslamcılara en yakın desteği neoliberaller, İkinci Cumhuriyetçiler veriyor. Tutuklamalar, gözaltılar, ölümler karşısında neredeyse zil takıp oynayacaklar. Vatanı için canını ortaya koyan kahramanların ölümüyle “kafalarını kurşuna çarpanlar” diye alay ediyorlar.

ÜLKEDE TSUNAMİ VAR
Bu gidişle 1.inci dalga, 2.inci dalga, 11.inci dalga derken ne komutan kalacak, ne gazeteci, ne bilim adamı ne sendikacı ne de partili… Dalgalar yükseliyor. Büyüyor. Apartmanların boyunu geçti. Ülkede tsunumi var. Kimsenin kılı kıpırdamıyor.
Ortadoğu ve Orta Asya medeniyetleri uzmanı Dr. Khazai, Türkiye’nin İran’dan ders alması gerektiğini belirterek şunları söylüyor: “Kürklü zengin kadınlar, öğrenciler, sözde aydınlar sokaklarda mollalar için destek gösterileri yapıyorlardı. Devrimden sonra hepsi ülkeden kaçtı. İran rejimi Türkiye için bir ders olmalı…” (Yavaş Yavaş Gelirler, Cumhuriyet, Elçin Poyrazlar, 18.08.2007)
Yine İranlı kadın yazar Tara da “Başlangıçta başımızı örtmeyi şaka gibi karşıladık. Kara çarşafı giydiğimizde iş işten geçmişti. Keşke bizim önümüzde daha önceden yaşanmış bir İran, bir Cezayir örneği olsaydı!” diye uyarıyor…
Geçmişte bunları yazmıştık.
İlhan Selçuk Ağabey’in sık sık tekrarladığı gibi “Yine haklı çık, keşke haklı çıkmasaydık…”
O yıllardan bu yana köprülerin altından çok sular aktı. Çok şey değişti. 2004’lerde eleştirisini yaptığımız, engellenmesini istediğimiz, kuşku duyduğumuz siyasal İslamcı hareket,  şimdi bize bir nostalji gibi geliyor…
2003-2004’lerde siyasal İslam faşizmi henüz emekleme dönemindeydi. Bugün olduğu gibi Cumhuriyete, 1923 Devrimine cepheden saldıramıyordu. Altan Tan’lar Cumhuriyet düşmanı Şeyh Sait için “anma törenleri” düzenleyemiyordu. İstiklal Mahkemelerine “Katiller” diyemiyordu.
Kimse kapı arkalarında terörist başı ile pazarlık yapamıyordu. Kimse PKK ve APO’yla bu denli içli dışlı, can ciğer kuzu sarması değildi. Kimsenin yatak odası dinlenmiyordu. İzlenmiyordu. Generaller ensesinden tutulup, adi suçlular gibi götürülmüyordu
İşimiz biraz daha zorlaştı. Ordu tarafsızlaştırıldı. Yargı siyasallaştı. Devlet kurumları teslim alındı. Bölücüler, şeriatçılar, neoliberaller ve emperyalizm şimdi sarmaş dolaş, kucak kucağa…
Şu içinde yaşadığımız karanlık günlerin tarihini tarihe şimdi bir kez daha düşelim: 2011 yılının Temmuz ayındayız.
Evet, işimiz daha zorlaştı. Ama hiçbir koşul, hiçbir ortam Ulusal Kurtuluş Savaşı koşullarından daha kötü olamaz. Olsa bile “devrimcinin kitabında umutsuzluk, karamsarlık yazmaz.”
Mücadelemiz devam ediyor. Kurtuluşa kadar da devam edecek. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Bursa Nutku” devrimci yolumuza ışık tutacak, güneş olacak…
AKP yüzde 50 oy da alsa diken üzerine oturmuştur. Ekonomik, sosyal, siyasal zorluklar, yokluklar yoksulluklar, krizler, bütçe açıkları onu beklemektedir. Üretim durmuştur. Din istismarı, sadaka ekonomisi biriken sorunlara çare olamayacaktır.
Satıla satıla kamu malları tükenmiştir. Deniz bitmiştir. Yalan bitmiştir. 3 perdelik seçim oyunu bitmiştir.
Artık eylem zamanıdır. Direniş zamanıdır.
Yeter ki kuzuların sessizliği devam etmesin.
Yeter ki MHP, elinden tutup kaldırmasın AKP’yi, düştüğü yerden…

ALİ ERALP

19 Haziran 2011 Pazar

Fareler Gemiyi Terketmeye Başladı… -Ali Eralp

ODA TV yayınladığı bir makalede “Kılıçdaroğlu’nun soldaki rakibinin 68 kuşağından sosyalist Öcalan…” olduğunu yazdı.
İhanet açık. İhanet ortada. İhanet net.
68 Kuşağından Deniz’lerin, Mahir’lerin, İbrahim’lerin mezarlarında kemikleri sızlamıştır.
İnsanda bir parça utanma, sıkılma olur.
Devrimci mücadelede emperyalizmle uzlaşmak, anlaşmak, işbirliği yapmak var mıdır? Devrimci mücadelede kendi halkına, işçisine, köylüsüne, memuruna, yaşlısına, gencine kurşun sıkmak var mıdır? Hele hele bebeleri katletmek var mıdır?
Bırakın bebeleri katletmeyi, Deniz Gezmiş, çevresi askerler tarafından kuşatıldığında onlara zarar vermemek için mermileri başlarının üzerinden geçirmişti.
Böyle bir 68 Kuşağı ile APO’nun adını nasıl yan yana getirirsin ey ODA TV?
“Birleşik Cephe’nin doğal lideri” olacak başka adam mı kalmadı yeryüzünde? “Sosyalistlik” APO’ya mı kaldı?
Utanın, sıkılın biraz.
Ama ODA TV’nin bugünkü tavrına kimse şaşırmasın. Kimse üzülmesin. Devrimci mücadelede bu türden döneklere, hainlere her zaman rastlanmıştır. Yeni değildir bu olay…
Geçici bir süre de olsa egemen güçler, egemen konuma geçip, gücünü ortaya koyunca, fareler korkuya, telaşa kapılıp gemiyi terk etmeye başlarlar. Bu makalenin ODA TV’de yayınlanma tarihinin AKP’nin 2011 seçiminde yüzde 50 oranında oy almasına denk gelmesi tesadüf değildir. Daha önce de tanık olmuştuk bu türden olgulara.
Örneğin 1980 yılında 12 Eylül darbesine hazırlıksız yakalanan 60’lı, 70’li yılların “keskin devrimcileri”, “hızlı solcuları” büyük bir telaş ve şaşkınlık içerisine düşmüşler, yıkıma uğramışlardı. 1990’larda Sovyetlerin çökmesi de ayrı bir yılgınlık, umutsuzluk yaratmıştı üzerlerinde. Bu olumsuz koşullar karşısında, sığınacak bir liman aramaya koyuldular. Farelerin gemiyi terk etme zamanı gelmişti artık!.. Ve kısa zamanda bu yeni limanları buldular: ABD, AB, siyasal İslam…
Bu limanlar onlar için güvenliydi, güçlüydü, üstün koruma yeteneklerine sahipti. Hemen yerleştiler ve bir anda sivil toplumcu kesildiler. İnsan haklarını savunmaya başladılar. “Türbana, tekkelere, tarikatlara, her çeşit düşünceye özgürlük” diye bağırdılar. Ama açlık sınırı altında yaşayan milyonlarca insanın sözünü bile etmediler.
Basında, televizyonlarda, her yerde Türklerin, Ermenileri ve Kürtleri katlettiğini tüm dünyaya ilan ettiler. Ama evlerden her gün çıkan şehitleri, kınalı yiğitleri görmediler. APO’yu sevdikleri kadar Mehmetçiği sevmediler.
ABD’yi, AB’yi, Kürdistan’ı, Ermenistan’ı tuttukları kadar Türkiye’yi tutmadılar. “Bayrakları ve sınırları savunmayı aptalca bir durum” (Ahmet Altan) diye nitelendirdiler. “Böylece uygarlaştıklarını(!), “Avrupalılaştıklarını(!)” liberalleştiklerini(!) sandılar…
Bu yol rahat, kolay, kedersiz bir yoldu. İşkence yoktu, hapishane yoktu, saklanma gizlenme yoktu… Ayrıca işin içinde zenginlik, ün şan da vardı. Avrupa’da, Amerika’da edindikleri etkili, yetkili dostlar “sayesinde” Attila İlhan’ın deyişi ile gericiliğe ve emperyalizme “sayeban” olup önemli yerlere geldiler.
Bazıları cumhurbaşkanlarının, başbakanların danışmanlığına değin yükseldi. Milletvekili oldular, bakan oldular. Ama adam olamadılar. İlhan Selçuk’lar, Mustafa Balbay’lar tutuklandığında hiç sesleri çıkmadı, dönüp bakmadılar bile.
Sabaha karşı saat 4’te yapılan baskınlar, yazarlara takılan kelepçeler karşısında kılları kıpırdamadı. İnsan hakları ayaklar altına alınırken, bu “İnsan hakları savunucuları” insanlıklarını unuttular.
ABD ve AB’nin ücretli kölesi olup, siyasal İslamcıların kulluğuna soyundular. Ama tümünün ortak noktası, buluştukları yer, soyut bir devlet, ordu ve Atatürk düşmanlığı idi. 1923’te kurulan cumhuriyete de karşıydılar.
Onlara göre bu cumhuriyet yıkılmalı, yerine 2. cumhuriyet kurulmalıydı. Çünkü Mustafa kemal dişe dokunur hiçbir şey yapmamıştı. O, cumhuriyeti ordu gücüne dayanarak kurmuş; baskıcı yöntemlerle kabul ettirmişti. Özgür, demokratik çok partili bir ortamda, halka sorarak, onların düşüncelerini ve görüşlerini alarak düzen değişikliğine gitmemişti.
Fikret Başkaya, “Mülkiyeliler Birliği” dergisinin Şubat 1997 tarihli sayısında şunları yazıyordu: “1923’teki manzara nedir? Bir darbeyle cumhuriyet kurulur mu? Mustafa Kemal kademe kademe bir diktatörlük kuruyor…”
Onlara göre gerçek demokrasi, sandık ve seçim demekti. Sandıktan ne çıkarsa çıksın, ister Suudi şeriatçılığı, ister BOP, ister Hitler Faşizmi, hepsi de kutsaldı. AKP de sandıktan çıktığına göre, dilediği her şeyi yapabilirdi. Bir zamanlar Menderes’in milletvekillerine söylediği gibi, isterlerse “hilafeti bile getirebilirlerdi.” Sandıktan PKK da çıksa liboşların başının üstünde yeri vardı. Onlar da isterlerse ülkeyi eyalet eyalet, bölge bölge bölebilirlerdi.
İşte ODA TV bu ihanet geleneğini takip ediyor şimdi.
Ama ne yaparlarsa yapsınlar, hangi hainleri lider olarak görürlerse görsünler, günü geldiğinde onlar da ağababaları, efendileri gibi hesap vermekten yakalarını kurtaramayacaklardır.
Bu ülke, yüzde ellinin üzerinde oy alıp, padişahlığını ilan eden çok iktidar, çok hükümet gördü.
O da ötekiler gibi, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün mutlaka yıkılacaktır.
Türkiye üzerindeki son Kemalist ocak sönünceye dek 1923 Devrimi ve Türkiye Cumhuriyeti yaşayacaktır…

Ali Eralp

17 Haziran 2011 Cuma

Sevinin liboşlar. Övünün. Faşist düzenin kurulmasına büyük katkılarınız oldu… - Ali Eralp

Ey neoliberaller, ey tatlı su aydınları, ey yandaş medya, ey AKP sevdalıları, günlerden beri AKP propagandası yapıp, ortalıkta dört döndünüz?
Parçalandınız. Yırtındınız. Yalanlarla dolanlarla halkı yanınıza çekebilmek için gecenizi gündüzünüze kattınız. Konuşmalar yaptınız? Sütunlar dolusu yazılar yazdınız? Kraldan çok kralcı kesildiniz.
“Ilımlı İslam düzeni”nden nasıl bir demokrasi, nasıl bir yenilik, nasıl bir değişim bekliyorsunuz?
Nedir sizi bu denli heyecanlandıran? Çıkar ilişkisi mi? AKP sofrasından nemalanmak mı? Osmanlının son dönemlerinden beri devam eden ve babadan oğula geçen emperyalizm, Batı aşkı mı? Yoksa şeriat ve şeriatçı sevgisi mi?
Nedir?
Ne buldunuz AKP’de? Siz bilmiyor musunuz, dinci eliyle yapılan tüm anayasal düzenlemelerin “laiklik karşıtı odağın” ve Ortaçağ düzeninin güçlenmesine hizmet edeceğini?
Şeriatla demokrasinin, insan hakları ile yobazlığın bir arada olamayacağını ne zaman anlayacaksınız? Bilimle inancın, akılla metafiziğin (fizik ötesi), ateşle barutun yan yana duramayacağını kimse söylemedi mi size? Çok okuduğunuzu belirttiğiniz, sık sık alıntılar yaptığınız Marksist kitaplardan bu konuda bir şeyler öğrenmediniz mi? Yoksa açıklamak işinize mi gelmiyor, çıkarınızı mı zedeliyor, AKP ile yaptığınız kader birliği bozulur diye mi korkuyorsunuz? Neden bir de utanmadan demokrat, özgürlükçü olduğunuzu ileri sürüyorsunuz?
Aydın olmanın, yurtsever olmanın, hepsinden önemlisi ADAM OLMANIN ilk koşulunun, emperyalizme ve her çeşit sömürüye karşı olmak, her durumda ve her koşulda demokrasiyi savunmak, kime uygulanırsa uygulansın, tüm faşist yöntemlere, baskıya, işkencelere karşı çıkmak olduğunu bilmiyor musunuz?
ABD, AB emperyalistleri ve şeriatçılarla kol kola girip, çağ dışı düşünceye omuz vererek, Ortaçağ karanlığından uygar bir topluma geçildiği nerede görülmüştür?
Gerçeği görebilmek için illa İranlaşmak mı gerekiyor? Şeriat yasaları ile yönetilen bu ülkede kaç kadının taşlanıp, recm edilerek öldürüldüğünü biliyor musunuz? Var mıdır çağdaş hukukta böyle bir uygulama? İnsan hakları bu mudur? Hukuk, adalet bu mudur? Sizin özgürlükçü, liberal yanınız, insan hakları savunuculuğunuz bu vahşetle nasıl uyuşuyor?
Böyle bir anlayışa sahip İran bin tane yeni anayasa yapsa ne yazar? Çağdaşlaşabilir mi? Uygarlaşabilir mi?
Bir zamanlar “Özgürlük ve insan hakları mücadelesi veriyoruz…” diye, İran mollaları ile güç birliği yapan devrimciler, aydınlar, komünistler, İslam devriminden sonra dincilerin zulmünden kurtulabilmek için kaçacak delik aradılar. Birçoğu çoluğunu çocuğunu, düzenini, hayatını yitirdi.
Gerçekleri görebilmek için Fethullah Hocanın taa ABD’lerden Türkiye’ye dönüp, Humeyni gibi Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasını mı bekliyorsunuz?
Perşembenin gelişi, çarşambadan belli olmadı mı hâlâ? Yazarlara, gazetecilere, sendikacılara, politikacılara uygulanan hukuk sistemi, bundan sonra yapılacaklar için size bir ipucu vermiyor mu?
Daha matbaada iken bir kitabın toplattırılması, yazarının içeri atılması sizin o ileri demokrasi, özgürlük anlayışınıza ters düşmüyor mu? Böyle bir uygulama sizi rahatsız etmiyor mu?
Ellerinin altında büyük büyük ordular varken, yıllar önce darbe yapmayan komutanların yıllar sonra “emekli” olduklarında darbe yapacağına aklınız yatıyor mu? Sizce bir “Ali Cengiz oyunu” yok mu bu işte? Ne dersiniz?
Gazeteciler, yazarlar, çizerler, bilim adamları, politikacılar, askerler suçunun ne olduğunu bilmeden yıllardan beri Silivri zindanlarında ömür tüketiyorlar. Çoluğundan, çocuğundan, yakınlarından, işinden gücünden uzakta daha ne kadar yatacaklarını kendileri de bilmiyor, avukatları da, yakınları da…
Hangi askeri sıkıyönetimde insanlar, bu denli uzun, suçsuz günahsız tutuklu kaldılar? Hangi rejimde tutukluluk bu biçimde işkenceye, cezaya dönüştü? Söyler misiniz? Böyle bir uygulama ortadayken, hangi yüzle, demokratik ortamdan, eşitlikten, insan haklarından söz ediyorsunuz?
Böyle bir uygulama 12 Eylül rejiminde bile görülmedi.
Cahit Sıtkı Tarancı bir şiirinde:
“…Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evlâdı bu memleketin
Nâzım ağabey hapislerde çürür…”
demişti bir zamanlar.
Günümüzde de yine “En yavuz evlatları bu memleketin hapislerde çürürken…” dışarıda birileri küpünü doldurup, servetine servet katıyor, kamu mallarını yabancılara peşkeş çekiyor, parsel parsel vatanı satıyor…
“Memleketin en yurtsever insanları hapislerde” olmayıp da dışarıda olsaydı AB’si, ABD’si, AKP’si, PKK’sı, cemaatçisi toplanıp Türk ulusunun başına çuval geçirebilir miydi? Çullanabilir miydi bu şekilde? Mümkün müydü bu?
AKP’liler meydan meydan dolaşıp İnönü’yü, Kurtuluş Savaşının komutanlarını kötüleyip, Cumhuriyet rejimine kara çalabilirler miydi?
Aslında onların hedefi İnönü de değil. 2023 falan da değil. Hedefleri, 1923 Cumhuriyet rejimidir. Kurtuluş Savaşıdır, laik düzendir. Atatürk’tür. Açık açık sataşacaklar ama cesaret edemiyorlar. Atatürk’e söyleyeceklerini İnönü aracıyla söylemeye çalışıyorlar.
Zaman kolluyorlar. Zamanın elverişli hale gelmesini, olgunlaşmasını bekliyorlar. Şimdiden onun yerini hazırlıyorlar, planlarını yapıyorlar
Ama hiç kuşkunuz olmasın, zamanı geldiğinde Atatürk’ü de “bir soykırım suçlusu, bir savaş suçlusu ilan edip, yargılayacaklar ve AB’li, ABD’li ağababarından liyakat, bağlılık nişanları alacaklar. Tıpkı Orhan Pamuk gibi… Liboşlar, İkinci Cumhuriyetçiler de “Türkiye Cumhuriyet’inin son faşist diktatörü Mustafa Kemal’i devirdik, dokunulmazlığını pas pas gibi çiğnedik. Yaşasın insan hakları…” diye zil takıp oynayacaklar…

Ali Eralp

14 Haziran 2011 Salı

Umutsuzluk, Karamsarlık Yazmaz Devrimcinin Kitabında… - Ali Eralp

Umutsuzluk, Karamsarlık Yazmaz Devrimcinin Kitabında…

SEÇSİS ile gerçekleştirilen bir seçimi daha geride bıraktık. Hile, hurda, sahtekârlık yapıldı mı yapılmadı mı, bunu ispat etmek uzmanların ve muhalefetin görevidir. Biz günler öncesinden bu konuya dikkat çekmiştik. Muhalefet adam gibi muhalefetse, adam gibi muhalefet yapacaksa fazla basılan o 17 milyon oy pusulasının nerede olduğunu, niçin 5 yılda nüfusun 10 milyon arttığını sorar, gerçekleri açığa çıkarır.

Bizim bildiğimiz gerçek şudur: 12 Haziran 2011 seçimi ABD, AB, AKP, PKK ve cemaatlerin gölgesinde yapılmıştır. 2002’de halkımızın başına geçirilen “ılımlı İslam çuvalı” hâlâ yerinde durmaktadır. Bu yüzden, ne yazık ki çevresini ve gerçekleri göremiyor.

Televizyonlarda, gazetelerde, evlerde, okullarda, mahallelerde, sokaklarda, köylerde yaygınlaşan emperyalist kültür ve din istismarı insanlarımızın üzerine kara bulutlar gibi çökmüştür. Etkisini giderek daha da artıyor.
Ekonominin, yoksulluğun, işsizliğin de önüne geçmiştir.
Üretici bir yandan fındığını, mısırını, tütününü, buğdayını, şeker pancarını eskisi gibi üretemediğini, satamadığını, perişan olduğunu söylüyor, bir yandan gidip AKP’ye oy veriyor. Bir yandan ABD’den nefret ediyor, (anketlerde bu nefretin oranı 80’lerde, 90’larda) bir yandan ABD’nin emrinde kurşun asker gibi hizmet yapan bir partinin arkasından koşuyor.
Çünkü AKP Medyayı, iletişim araçlarını en etkili ve yaygın bir biçimde kullanmasını biliyor. Oy oranı nasıl yükseltilir, halk nasıl uyutulur, ağababalarından bunun dersini aldı, en iyi bir biçimde kavradı, öğrendi ve uygulama alanına soktu. Yıllardan beri bu işin pratiğini yapıyor. Yeni yeni buluşlar çıkarıyor ortaya.
Elbette devlet memurlarının bu seçimdeki katkısını da yadsıyamayız. Hükümet, devlet olanaklarından sonuna dek yararlandı.
Valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri gönüllü fedailer gibi çalıştılar. Gazeteler, televizyonlar durmadan iktidarın propagandasını yaptılar. Halka hiç göz açtırmadılar. Düşünmesine fırsat bile vermediler.
Oluk oluk para aktı.
Ama sol bocaladı. Orhan Veli’nin deyişi ile “Sol elim, Acemi elim, Zavallı elim!” Şaşırdı. “Tereciye tere satma”ya kalktı. Uzmanı olmadığı alanlarda “ustalık” gösterilerine girdi. “Türban” dedi. “Türban sorununu en iyi ben çözerim” dedi. Şimdi bu girişimin sonucunda türban takmayanlar bile baskı altında kalarak türban takmak zorunda kalacaklar üniversitelerde. Sonra,“Kürt Açılımı, özerk bölge, Dersim…” dedi. Tekkelerin, zaviyelerin öneminden söz etti. İnönü’lere, Atatürk’lere hesap sormaya kalktı. AKP tam “Habur olayı” ile yıkılmışken, sendelemişken, sersemlemişken, anketlerde düşüşe geçmişken elinden tuttu, ayağa kaldırdı.
Sonunda kazanan yine AKP ile BDP oldu. Dünyada ve Türkiye’de ender görülen bir olay olarak AKP üçüncü kez ve yüzde elli gibi bir oy oranı ile yeniden iktidara geldi.
Böylece tek parti, tek adam dönemine girdik. Sultanlık yeniden canlandı.
Artık o ünlü deyişi ile Başbakan “istediğini asar, istediğini keser”, ayağa kalkmayan, önünde iki büklüm olmayan generalleri, gazetecileri dilediği gibi dört duvar arasına atar.
Nasıl olsa, Yargıtay arkasında. Danıştay, Anayasa Mahkemesi arkasında. HSYK, özel yargıçlar, özel savcılar arkasında. Ordu bertaraf edilmiş durumda…
Ama bu seçimden asıl kazançlı çıkan birisi varsa o da Amerika Birleşik Devletleridir. Türkiye gibi güçlü bir ülkenin desteği ile bundan böyle artık o, isterse22 değil, 32 devletin sınırlarını bile değiştirebilir.
Zaten Amerika, BOP harekâtına son aylarda iyice hız verdi. Libya ateş altında. Suriye kaynıyor. Göçmenler ülkemize sığınıyor. Bu filmi daha önce de seyretmiştik. “Çekiç Güç” konuşlanmıştı bir zamanlar Kuzey Irak’a ve PKK daha da palazlanmıştı
Sıra Türkiye’ye geliyor şimdi. Gündemde yeni anayasa ve Federatif bir Türk devleti var. Sevgili yurdumuz adım adım kardeş kavgasına doğru yol alıyor.
Ne var ki bu işler ABD’nin ve AKP’nin zannettiği kadar kolay olmayacaktır.
AKP yüzde 50 oy da alsa diken üzerine oturmuştur. Gelecekte onu bir yığın sorun beklemektedir. Bunların başında bütçe açığı gelmektedir. Sonra üretimsizlik, işsizlik, etnik çatışma kapıdadır. Din büyüsüne, din uykusuna dalan yığınlar bir zaman gelecek, başlarından çuvalı atıp, gaflet uykusundan uyanacak, “tehlikenin farkına varacaklardır. Aç ve işsiz olduklarını anlayacaklardır… AKP, üniversitelerde, resmi kurumlarda türbanı yerleştirmeye çabalarken hiç beklemediği bir zamanda karşısında yığınları, bilinçlenmiş, örgütlenmiş, toparlanmış Atatürkçüleri bulacaktır ve “sadaka ekonomisi”nin derde deva olmadığını görecektir.
Bu yeni yapılanma ve 12 Haziran seçimi karşısında Atatürkçü dostlarımıza söyleyeceklerimiz ise çok kısa ve özdür:
Paniğe, bozguna, telaşa kapılmaya hiç gerek yoktur. Çünkü umutsuzluk, karamsarlık yazmaz devrimcinin kitabında…
Böyle bir sonuç dünyanın sonu demek değildir. Daha yapacak çok işimiz var… Analarımız, babalarımız, yaşlılar ortaya çıkan her kötü olayda bir “hayırlı gelişim” aramaya, dersler çıkarmaya çalışırlar. Biz de bu doğru yöntemi izleyerek yeni çözümler, yeni yöntemler geliştirmek zorundayız.
Elbette, ulusalcılar, Kemalistler, devrimciler, 9 yıldan bu yana çok önemli mevziler yitirmişlerdir. Bunların başında yüksek yargı ve Cumhuriyet kurumları gelmektedir.
Elbette bu son seçimden sonra ABD emperyalizmi ve ılımlı İslam ülkemizde daha özgür ve daha cesur adımlar atabilecek, dilediği gibi at koşturacaktır. Hepsinden önemlisi AKP, “Halk beni destekledi, bundan sonra ben dilediğimi yaparım. Anayasanın değiştirilemez maddelerini de değiştiririm, Atatürk milliyetçiliği, Atatürk ilke ve inkılâplarını da kaldırırım, federasyona da giderim. Kimse bana karışamaz…” diyecektir.
Diyecektir demesine ama bizim de bir çift sözümüz vardır ona:
Türkiye yedi düvele karşı kanla, canla, başla gerçekleştirilen bir mücadelenin sonucunda, şanlı bir “Kurtuluş Savaşı” ile kurulmuş, yüce bir ulustur. 1923 Cumhuriyet devriminin ürünüdür. Tarihi kökleri olan yedi bin yıllık bir devlettir.
Kimse bu vatanı sokakta bulmamıştır ve onun parçalanmasına da göz yummayacaktır. ABD’ye, AB’ye ya da PKK’ya göz göre göre teslim edilmesine, asla izin vermeyecektir.
AKP’ye hatırlatırız: Hitler de büyük oy oranları ile tam dört kez iktidara gelmişti. DP, AP, DYP, ANAP yüzde 50’leri de aşan oylarla hükümet olmuşlardı. Ama yüksek oy yıkılmaktan kurtaramadı onları…

Ali ERALP

8 Haziran 2011 Çarşamba

Ysk başkanına ve üyelerine soruyorum: yeni bir seçime giderken içiniz rahat mı? – Ali Eralp


YSK Başkanına ve üyelerine soruyorum: Yeni bir seçime giderken, içiniz rahat mı, huzurlu muzunuz? “Her şey yolunda, her şey yasalara uygun ve dürüstçe yapılacak. Hile, hurda olmayacak. Bize güvenebilirsiniz. Gerekli önlemleri aldık” diyebiliyor musunuz?
Görev bilinci, yurt sevgisi taşıyan bir vatandaş olarak ben kişisel olarak rahat değilim. Tedirginlik içerisindeyim. Huzursuzum. Benim gibi birçok vatandaşımın da rahat olmadığını ve seçime huzurlu, güvenli bir ortamda gitmediğini biliyorum.
Aşağıdaki sorularıma ve kuşkularıma bir açıklık getirip, mantıklı yanıtlar verebilirseniz, oyumuzu huzur içinde, gönül rahatlığı ile kullanacağız.
Sorularımı ve kuşkularımı maddeler halinde sıralıyorum:
1-Bir önceki genel seçimde (2007) seçmen sayısı 42 milyon, 799 bindi. 12 Haziran seçiminde bu rakamın 52 milyon 700 bin olduğu açıklandı.
Şimdiye dek, olağan üstü bir “nüfus patlaması” gerçekleşmediğine göre, beş yılda seçmen sayısının 10 milyon, yani dörtte bire yakın bir artış göstermesi sizce mantıklı mıdır? Bu artışın kabul edilebilir bir açıklamasını yapabilir misiniz?
2- Kamu memurları hem görevli oldukları sandıklarda hem de kendi mahallelerinde iki kez oy kullanarak mükerrer oy çıkmasına neden olmaktadırlar. Milletvekili Tayfun içli bu sayının 2 milyon civarında olacağını ileri sürüyor? Bu konuda her hangi bir önlem aldınız mı?
3-12 Haziran seçimine katılacak vatandaşların sayısının, yani seçmen sayısının 52 milyon 700 bin olduğu ilan edilmiştir. Buna karşılık 69 milyon oy pusulası basılmıştır. Bu 17 milyon oy pusulası niçin, hangi ihtiyacı karşılamak için fazladan basılmıştır. Bir vatandaş olarak ben bu fazlalığın nedenini çözemedim. Bu konuda beni aydınlatır mısınız?
4-Oy sayım işlemleri “ilçe seçim kurulu” aşamasına kadar “açık sayım ve döküm” esasına göre yapılmaktadır. Ama Bilgisayar ortamında yapılan sonuç belirleme işlemlerinin hiçbir aşamasında siyasi parti ya da bağımsız bir gözlemcinin bulunmadığı saptanmıştır. Böyle bir ortamda sonuçların değiştirilebileceği olgusu karşısında ne gibi önlemler aldınız?
5-Edinilen bazı istihbarat, bilgi ve izlenimlere göre seçmen kayıtları sağlıklı görünmemektedir. Daha “karkas” halindeki, yani sadece demir ve çimento yığınından oluşan yapılarda ya da üzerinde tavuk kümesi bulunan arsalarda bile seçmen adı görülmektedir.
Ya da bir mekânda yıllardan beri oturan seçmenlerin yanına başka yerlerden gelen seçmen adları eklenmiştir. Bu sorunlar giderildi mi? Bu konularda herhangi bir araştırma, inceleme, denetleme yaptınız mı?
6- Vefat eden ya da 20 yıldır haber alınamayan vatandaşların adresine seçmen kâğıtları gönderilmektedir? Bu, nasıl bir uygulamadır? Şimdiye dek böyle bir uygulamadan haberiniz oldu mu? Bu alanda gerekli düzeltmeleri yaptınız mı?
7-Seçim sonuçlarını niçin ilan etmiyorsunuz? İlan etmeyi düşünmüyor musunuz? Resmi seçim sonuçları ile vatandaşın saptadığı sonuçları karşılaştırma olanağını niçin yaratmıyorsunuz? Vatandaş seçim sonuçlarının değiştirilmediğini nasıl anlayacak?
8-Geçmiş yıllarda olduğu gibi, oy pusulalarının çöplerden toplanmaması, elektriklerin ansızın gitmemesi için ne gibi önlemler aldınız?
Sayın Yüksek Seçim Kurulu Başkanı ve üyeleri, geçen seçimlerden edindiğimiz deneyimler ve karşılaştığımız bazı acı gerçekler karşısında 12 Haziran seçimine de kuşku, huzursuzluk, güvensizlik içerisinde gidiyoruz.
Bu sorularımıza mantıklı, kabul edilebilir yanıtlar verirseniz mutlu olacağız. Sevinç duyacağız. Bir parça da olsa içimiz rahat edecek…

Ali ERALP

7 Haziran 2011 Salı

Ordumuza Sahip Çıkalım… -Ali Eralp


Bu ülke, Cumhuriyet tarihi boyunca görmediklerini, duymadıklarını, yaşamadıklarını bu “Haçlı İrtica” sayesinde gördü, duydu, yaşadı.
Anayasadaki “Türk” sözcüğü bile AKP’lileri rahatsız etti.
Demirleri eritip, dağları delen şanlı Ergenekon kahramanları bu iktidar zamanında ayağa düşürüldü.
Türk Ordusu bu iktidar zamanında “arı kovanı”na benzetildi. Devlet sırlarının saklandığı Özel Harp Dairesine girilip, belge aranması “Arı kovanına çomak sokulması” olarak nitelendirildi.
Ordu tertipçilikle, suikastçılıkla suçlanıyor. Ordu sorguya çekiliyor.
Devlet kurumları birbiriyle çekişiyor, birbirini suçluyor. Devlet birimleri birbirine güvenmiyor. Herkes dinleniyor. Yargıtay, Danıştay, başsavcı, politikacı, subay, sendikacı, gazeteci… Say sayabildiğin kadar. Herkes denetim altında.
Herkes darbeci! Herkes birilerine suikast hazırlıyor! Herkes tertip içinde. İktidar kendisine muhalefet eden kim varsa, ona bir suç etiketi yapıştırıp içeri atıyor. Yandaş medya ve iletişim çetesi ile birlikte korku filmlerine taş çıkartacak senaryolar, belgeler hazırlıyor.
Peki, günümüzün “Mütareke Basını”nı da izliyor musunuz?
Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal aleyhine yazı yazan Ali Kemal’leri, Ref’i Cevat Ulunay’ları, Refik Halit Karay’ları mumla arıyoruz. Ordumuza, ordumuzun yiğit subaylarına ağza alınmayacak sözler söylüyorlar. Hani utanmasalar, çekinmeseler, PKK hainleri ile dövüşüp yaşamını yitiren kahraman şehitlerimize bile dil uzatacaklar. “Niye vatanı savundu, neden Kürt gerillasına (onların sözlüğünde teröristin adı gerilla) kurşun sıktı?” diye onları suçlu çıkaracaklar…
Kendisine yapılanları onuruna yediremeyip, canına kıyan bir Türk subayının ardından bakın Sabah gazetesi neler yazmıştı bir zamanlar:

“Galiba şafak attı, güneş doğuyor, tahtakuruları nereye?”

Eşinin anlatımı ile “babalarının intiharını henüz çocuklarının bile tam olarak algılayamadıkları” hüzün verici bir ortamda, bir subayımıza “tahtakurusu” denilmektedir. Suçu kanıtlanmadan ölen bir kişinin arkasından böyle hayâsızca söz etmek, konuşmak, iftira atmak hangi kitapta yazar? Hangi gelenek ve görenekte vardır? Dine imana sığar mı bu? Onlar ki Müslümanlık denilince mangalda kül bırakmazlar.
Bu ülkenin savunmasını üstlenen, canla başla görev yapan ordusunu, subayını kötülemek, küçük düşürmek, tertip ve planlar içerisinde bulunduğunu göstermeye çalışmak kime ne kazandırır? Kimi yüceltir?
Batı basını bile Türk Ordusuna karşı bu denli acımasız, pervasız davranmıyor. Her şeye karşın kıyısından kenarından gerçekleri dile getiriyor.
Kanadı kırılmayan kuruluş kaldı mı Türkiye’de? Yargı, teslim alındı. Basın teslim alındı. Tüm cumhuriyet kurumları ateş altında… Yargı, yaralı kuşa döndü. Diledikleri gibi yönlendiriyorlar.
1.Dünya Savaşının ardından ülkemizi işgal eden İngiliz, İtalyan ve Yunan orduları bile, bugünkü ABD, AB emperyalistleri kadar vatanımızın “Harim-i İsmeti”ne (kutsal ocak) girmemiş, girememişti. Türkiye halkı onları Atatürk’ün önderliğinde “Vatanın Harim-i İsmetinde boğmuştu”.
Şunu söylemek istiyorum kısaca:
Ordumuza sahip çıkalım. Emperyalizmin ve işbirlikçilerinin planladığı doğrultuda ordumuz güçsüz düşürülmeye, ülkemiz savunmasız bırakılmaya çalışılıyor.

Nerdesin ey muhalefet? Neden sesin soluğun çıkmıyor? Niçin ordunu savunmuyorsun?Vatandaşımız, çocuğunu askere davulla zurnayla gönderir. Şehit olduğunda da “Vatan sağ olsun” der. Ordu onun niçin bir peygamber ocağıdır ve devlet kurumları arasında en çok güven duyulanıdır. Bunu ben söylemiyorum, anketler söylüyor.
Ordusuz devlet olmaz. Ordusuz millet olmaz. Ordusuz halk olmaz.
Orduna sahip çıktığın sürece ulusun da sana sahip çıkacaktır. Çünkü ordu bizim halk için kutsal bir kurumdur.
Şu tabloya bir bakar mısınız?
BALYOZ DAVASINDA 32 general, 85 subay, 2 astsubay – KAFES DAVASINDA 2 general, 10 subay – AMİRALLERE SUİKAST DAVASINDA 1 albay,17 teğmen – AS. CASUSLUK VE SANTAJ DAVASINDA 2 amiral, 9 albay, 5 yarbay, 9 binbaşı, 7 yüzbaşı, 6 üsteğmen.
Dünyanın neresinde görülmüştür böyle bir uygulama. “Sen yıllar önce darbe yapmayı düşünmüş ve planlamışsın, sen darbe yapacaktın, sen darbecisin, seni tutukluyorum…”
Şu anda zindanda orduda görev yapandan çok general var.
Şimdi anladınız mı bölücülerin, bölücü başının her geçen gün niçin daha küstahlaştığını? Türkiye Cumhuriyetine niçin meydan okuduğunu? Yunanlıların adalarımızı pervasızca işgal ettiğini?
Mustafa Kemal Atatürk ne diyordu subaylara:
“Dünyada hayat için, insanca yaşamak için, bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için, kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur…
…Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır.
Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz…”
“Milletin koyun sürüsü gibi boğazlanmasına engel olmak” istiyorsak. Atatürkçülüğün gereklerini yerine getirmek zorundayız.
Bağırmakla, çağırmakla, nutuk atmakla Atatürkçülük olmaz. Atatürkçü olunmaz.
Atatürkçü olmak demek, ülkenin bölünmesine engel olmak, ülkenin tam bağımsızlığını savunmak, ordusuna ve subaylarına sahip çıkmak demektir.
Parçalanmış, bölünmüş, komutanları esir alınmış bir Türkiye ne Atatürk’ün ne de Atatürkçülerin ülkesi olabilir…

Ali ERALP

Boş laflarla kendimizi ve halkımızı kandırmayalım.

4 Haziran 2011 Cumartesi

12 Haziran Seçimi, Bir Var Olma Ya Da Yok Olma Savaşımıdır… - Ali Eralp


AKP’liler, iktidara yeniden konup, Binbir Gece Masallarını andıran saltanat günlerini yeniden yaşayabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Valiler, kaymakamlar, iktidar olanaklarından otlanan iş adamları, AKP’nin gönüllü fedaileri gibi çalışıyorlar.

Oluk oluk para akıyor.
Ne ararsan var seçim kampanyalarında derde devadan gayrı… Yalan-dolan, hile -hurda, kaset, tertip, din sömürüsü, bel altı siyaseti, baskı, küfür, biber gazı, cop, gözdağı, korku… Ve ölüm…
Seçim kampanyalarında ülkeyi parçalama, bölme var. Fethullahçılık var. Ulusal Kurtuluş Savaşında ve sonrasında 1923 Devrimine baş kaldıran şeriatçı Kürt liderlerine övgü var. ABD hayranlığı var. BOP var.
Seçim kampanyalarında “yeni anayasa” oluşumu, yerel yönetimlere özerklik, federatif devlet var.
Ama halk yok. Bayrak yok. Türk yok. Birlik, bütünlük ve ulus devlet yok. Ulusal ekonomi yok. Tam bağımsızlık yok. Yağmalanan ormanlar, sular, topraklar, doğa, çevre yok…
Yani vatan yok, yani gerçek yok. Yani eskilerin deyişi ile hakikat yok. Kampanyaların temeli “yalan” üzerine kurulmuş.
Adalarımız, ülkemiz işgal ediliyor. Ses yok. Çıt yok…
Yer gök ilan. Dört bir yanımız AKP ilanları ile sarılmış. Reklam kirliliğinden nefes alamıyoruz. Boğuluyoruz.
Reklam panolarında “Hayaldi, gerçek oldu” palavraları… Halkın yoksulluğu ve perişan hali ile alay edercesine gülümseyen Recep Tayyip fotoğrafları…
Uçaklar, uydular, hastaneler “Hayalmiş, gerçek olmuş” şimdi. Halk bir eli yağda, bir eli balda ömür sürüyormuş… Halk çağ atlamış…
Ama Başbakanın yanına sokulup, iş istemeye kalkan vatandaşa atılan dayağın, maaş kuyruklarında can veren emeklilerin resmi yok panolarda.
1 litre benzinin fiyatı 2002’de 1 lira 66 kuruştu, şimdi 4 lira 16 kuruş, AKP iktidara geçtiğinde vatandaşın bankalara borcu 6,5 milyar lira idi, şimdi 170 milyar lira, 1 kilo dana etinin fiyatı 8 lira idi şimdi 35 lira, borç faizine giden para 80 yılda 135 milyar lira iken sadece 8 yılda 408 milyar, icralardaki dosya sayısı 10 milyondan 17 milyona çıkmış… İşsizlik iki kat artmış… Bu rakamlar panolarda yok.
Sorgusuz sualsiz zindanlara atılan yurtseverlerin, esir alınan komutanların resmi yok.
Emniyet amirlerine tokat atan, Türk bayrağını çiğneyen PKK militanlarının, Türkiye Cumhuriyetine kafa tutan bebek katili APO’nun resmi yok.
“Kıbrıs Çıkartması”nda Türkiye’ye petrol yardımı yapan dost ve kardeş Libya’ya atılan bombaların İzmir NATO karargâhından yönlendirildiği yazmıyor bu ilanlarda…
“Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 22 devletin sınırları değişecek, bunların içinde Türkiye de var” diye açık açık söyleyen ABD’nin “Eşbaşkanı”nın Başbakan Recep Tayyip olduğu yazmıyor.
İşte asıl bunlar hayaldi, şimdi gerçek oldu…
Türk milleti 40 yıl düşünse bunların gerçek olacağını tahmin edemezdi…
Bu yapılanların tümü de suçtur. Hem de yüce divanlık suç…
Onlar bu uygulamalarla hukuksuzluk batağının içine boylu boyunca gömülmüşlerdir. Geriye dönüşleri, kurtuluşları yoktur artık. İktidar Savaşını sürdürmek zorundadırlar. Hem de kıran kırana… Çünkü bu seçim onlar için bir var olma ya da yok olma savaşımıdır. Ya başaracaklar, ya hesap verecekler. Başka çıkış yolu kalmamıştır.
AKP de ABD de bunun bilincindedir. Bu nedenle seçimi kazanmak için her yola, her yönteme, her oyuna, her sahtekârlığa başvuracaklardır. Tüm hileleri deneyeceklerdir.
Çünkü AKP yeniden iktidar olmazsa BOP suya düşecektir. Bop eşbaşkanlığı tarih olacaktır. Türkiye’nin etnik ve dinsel temelde bölünmesi suya düşecektir. Amerika, Irak’a, Libya’ya, Afganistan’a “insan hakları” şemsiyesi altında saldırdığı gibi Türkiye’ye saldıramayacaktır.
Türk ordusunun generalleri adi bir suçlu gibi boyunlarından tutulup zindanlara atılamayacaktır. Türk ordusunun başına çuval geçirilemeyecektir.
İmralı canisi özel ikametgâhından Türkiye Cumhuriyeti’ne tehditler savurup, esip yağamayacaktır. PKK militanları Habur kapısında törenlerle karşılanıp, sonra da otobüs üzerinde şehir turu atamayacaklardır.
Onun için ellerine geçirdikleri devlet gücünü bırakmak istemiyorlar.
Bütün bunları ABD de biliyor, AB de biliyor, AKP de biliyor.
Onun için Türkiye nüfusu 3 milyon artarken, seçmen sayısı 10 milyon artıyor ve fazladan 17 milyon oy pusulası basılıyor.
Onun için kamu memurları hem görevli oldukları sandıklarda hem de kendi mahallelerinde iki kez oy kullanarak 2 milyon mükerrer oy çıkarabilirler.
Bunu araştırmak, sormak sadece Tayfun İçli’nin görevi değildir. Tüm muhalefet partilerinin milletvekilleri, yöneticileri blok halinde ayağa kalkmalı, araştırmalı, incelemeli, yanlış ve haksız uygulamalar karşısında seslerini yükseltmeli, YSK’nın görevini adaletli, tarafsız yapması için uyarmalı, yanlış uygulamaları sergilemelidirler.
Yoksa sonsuza dek muhalefet görevini üstlenirler. İktidarı da rüyalarında görürler.
AKP ve BDP dışındaki tüm muhalif kadrolara sesleniyorum: Bu seçimde de güzel yurdumuzu Amerika’ya, Avrupa’ya, yani küresel emperyalistlere, dinci mandacılara teslim etmeyin… Seçimi yine sandıkta, ayak oyunlarında kaybetmek istemiyorsanız, ayağa kalkın. Silkinin. Sesinizi yükseltin.
Aptal yerine koydurmayın kendinizi…

Ali Eralp

31 Mayıs 2011 Salı

KORKUNUN ECELE FAYDASI YOK, AKP YOLCU… - ALİ ERALP



Türkiye Cumhuriyeti karanlık bir dönemden geçmektedir bugün. Hem de zifiri karanlık… Yer karanlık, gök karanlık… Kapkara bulutlar kaplamış sevgili yurdumuzun ufuklarını…
Karanlık düşünceli insanlar, karanlık ilişkiler, karanlık bir yönetim… Hırsızlık, talan, korku, baskı, şiddet, hapishane, gizli ve yalancı tanıklar, sahte belgeler, planlar, tertipler, yandaş basın… Orduya, yargıya yapılan saldırılar… Ortalık toz duman! Göz gözü görmüyor. Vatanın yiğit evlatları dört duvar arasına atılmış. Şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar işbaşında…
Mustafa Kemal Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz…” demişti.
Oldu.
Beyinleri, yürekleri kara, kapkara insanlar, yeniden iktidarı almaya, kara şeriat düzeninin anayasasını hazırlamaya çalışıyorlar. Atılan gerici ve bölücü adımları yaşama geçirebilmek; yargıyı, orduyu kapıkulu haline getirebilmek için; açılımların, saçılımların alt yapısını, üst yapısını oluşturuyorlar. Libya’da, Irak’ta, Suriye’de Afganistan’da yapılan dış müdahalelerin ülkemizde de gerçekleşebilmesi için ortam hazırlıyorlar.
İşleri güçleri “sahte din tacirliği”, insanları aldatmak; ulusalcılarla, orduyla, yargıyla, 1923 Devrimi ile hesaplaşmak…
Cumhuriyet tarihinin hiçbir dönemimde bu kadar çok yalan söylenmedi, bu kadar çok sahtekârlık yapılmadı. Bu kadar çok, düzmece, uyduruk belge hazırlanmadı. Türk ordusu bu kadar çok hırpalanmadı, aşağılanmadı ve bu kadar çok komutanını esir vermedi…
Vatan toprakları Yağma Hasan’ın böreği gibi, kapış kapış gidiyor. Kapanın elinde kalıyor. Ege’de, Akdeniz’de, Güneydoğu’da arazi, arsa sahibi olabilmek için yabancılar kuyruğa girmiş.
Ege’de iki adamız göz göre göre Yunanlılar tarafından işgal edildi. Kimsede çıt yok. Ne bir ses ne bir nefes… Karşı çıkan yok. Bırakın karşı çıkmayı, ordu yıllık tatbikatlarını yapamaz duruma düşürüldü. Komutanlar içeride.
Avrupa Parlamentosunda Türkiye ve Türk ordusu aleyhinde kararlar alındı ve bazı AKP’li milletvekilleri de bu kararın doğru olduğunu onaylayıp altına imzalarını attılar. Şöyle deniyordu o kararda:
1- Türkiye’nin Güneydoğusu Kürdistan’dır.
2- Faşist Türk Ordusu Güneydoğuda işgalcidir ve Kürtleri katletmektedir.
3- Türk askeri Kıbrıs’ta işgalcidir.
4- Türkiye’de azınlıklar sorunu vardır.
Siz hiç kendi ordusuna karşı yabancı devletlerle ortaklaşa komplolar düzenleyen, askerini, subayını, generalini halkın gözünden düşürmek için elinden geleni ardına koymayan bir iktidar gördünüz mü?
Siz hiç ülkesini parçalamak isteyen emperyalist bir devlete eşbaşkanlık yapan bir başbakan gördünüz mü?
Siz hiç Müslüman bir ülkeyi, silindir gibi ezip geçen, yağmalayan ABD askerlerinin “sağ salim ülkelerine geri dönmesi için dua eden” Müslüman bir devlet adamı gördünüz nü? Hem de “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 22 devletin sınırları değişecek, bunların içinde Türkiye de var” diye açık açık söyleyen bir devletin askerleri için.
Siz hiç şimdiye dek şehitlerine “kelle”, terörist başına “sayın”, köylüsüne “lan” diye hitabeden bir başbakan gördünüz mü?
Ama ne kadar bağırırlarsa bağırsınlar, ne kadar çağırırlarsa çağırsınlar, küfretsinler, kasetler yayınlasınlar, komutanları tutuklasınlar, boşuna çabalar bunlar. Çünkü Abbas yolcu. Çünkü AKP oyları güneş altında kalan kar gibi eriyor.
Sınav hırsızlıkları, bel altı siyaseti, orduya ömrünü vermiş komutanların tutuklanması, kitlelerde nefret uyandırdı. Ergenekon’ların, Balyoz’ların temelsiz kanıtlara dayanması, yurtseverlerin suçunu günahını bile bilmeden yıllarca hapis yatması, hükümete, yargıya güvensizlik yarattı.
Artık kitleler yutmuyor. Halk, kasetlere inanmıyor. Onun bunun yatak odasının gözetlenmesinden hoşlanmıyor. Bel altı siyasetini sevmiyor. Kaset fırtınasından sonra, son anketlerde MHP’nin oylarının yükselmesi bundan… Bu kez yanıldılar. Silah geri tepti…
Bu girişimler de sökmeyince egemen güçler ve ABD şimdi yeni bir atağa kalktı. Yeni bir taktik deniyor.
Balyoz tertibinde bir üst aşamaya geçti. Üç ay sonra Hava kuvvetleri komutanı olmasına kesin gözüyle bakılan Harp Akademileri Komutanı Bilgin Balanlı tutuklandı. İlk kez muvazzaf bir orgeneral tutuklandı. Sıra Genel Kurmay Başkanına gelirse sakın şaşırmayın.
Amaç, “Orduyu tahrik ederek, komutanların karşı çıkmasını, demeçler vermesini, bildiriler yazmasını sağlamak sonra da “orduya kafa tutma” numarası ile “kahramanlık gösterileri”ne girişmek ya da yine “mağdur” rolüne soyunup, yığınlardan oy toplamak…
Yemezler. Bu numaralar eskidi artık…
Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye…
Onlar da bunun farkında.
Telaşları, korkuları, şaşkınlıkları bundan. Durmadan saldırıyorlar. Durmadan bel altı siyaseti yapıyorlar. Ne söylediklerinin ne yaptıklarının farkında değiller.
Ama korkunun ecele faydası yok. Hesap günü yaklaşıyor. AKP yolcu…
Bu seçimde AKP’nin oyları düşücek. Aslında geçen seçimlerde de halk o kadar yüksek oy vermemişti ama sandık ve bilgisayar oyunları ile sonuçları değiştirdiler.
Daha önce uyardım, şimdi yeniden uyarıyorum. Bu kez gözlerimizi dört açalım. Namusumuz gibi, şerefimiz gibi, onurumuz gibi oylarınıza, sandıklarınıza sahip çıkalım.
Oy kullanan her vatandaşın bir görevli gibi sorgulama, denetleme, izleme hakkı vardır. Türkiye’nin ve çocuklarımızın geleceği için, Türkiye Cumhuriyeti için, ordumuz için, yargımız için denetleme görevimizi yapalım.
Sadece kendi partilerimizin değil öteki partilerin de oylarını kayıt altına alalım. Gerekirse cep telefonlarımızla görüntülerini çekelim.
“Lüks hayata”, saltanata, milyarlık yüzüklere, havuzlu villalara alışan Türkiye’nin 21. Yüzyıl padişahları, sultanları tahtını vermemek için elbette her yolu deneyecektir. Geçen seçimlerde yaptığı gibi yine hile hurda yoluna başvuracaktır. Gecenin bir vaktinden sonra AKP oyları hızla artmaya başlayacak, elektrikler sönecek, karanlık yüzlü bilgisayar uzmanları işbaşına geçecektir.
CHP’ye, MHP’ye, Güçbirliği’ne sesleniyorum: Sonsuza dek muhalefette kalmak, muhalefet olmak istemiyorsanız, sadece büyük kentlerde değil, kasabalarda, köylerde de önlemler alın. Bilgisayar uzmanlarına görev verin. Yeryüzünde eşine rastlanmayan bu sakat bilgisayar sisteminin denetimini sağlayın. Artırdığınız oyları ve kazanacağınız iktidarı sandıklarda, bilgisayarlarda kaybetmeyin.
Haramzadeleri, eşkıyaları bir kez daha dünyamıza hükümdar yapmayın…

Ali ERALP

27 Mayıs 2011 Cuma

“DEVRİMİN KANUNU MEVCUT KANUNLARIN ÜSTÜNDEDİR…” - Ali Eralp


“Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki cereyanı boğmadıkça, başladığımız yenilikçi devrim bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki devirlerde de hep böyle olacaktır.” (M.K. Atatürk)

Tarihin başlangıcından bu yana devrimler durmadı. Devrimleri engellemeye kimsenin gücü yetmedi. Ne 1789 Fransız devrimini durdurulabildiler ne 1923 Cumhuriyet devrimi… Ne de Sovyet, Çin, Küba, Venezula devrimlerini…
Çünkü “Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir.” Emperyalistlerin ve feodal kalıntıların çağ dışı kanunları, devrimin kanunları önünde yıkılmaya, yok olmaya mahkûmdur.
Bir zamanlar Nemrut Mustafa’lar, Vahdettin’ler İngilizlerle birleşip bütünleşerek emekli generalleri, profesörleri, milletvekillerini, valileri, gazetecileri, ordu komutanlarını bir İngiliz sömürgesi olan Malta’ya sürgün etmişlerdi. Bu nedenle onlara “Malta Sürgünleri” denilir. Ama Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlanınca kendileri de İngiliz efendileri gibi kaçacak delik aradılar.
Günümüzün Nemrut Mustafa’ları, Vahdettin’leri, Damat Ferit’leri de atalarının yolundan giderek, Amerikalılarla birlikte, Silivri zindanlarını ulusalcılarla doldurdular. Düzmece, uydurma senaryolarla, yurtseverleri hücrelere attılar.
Ama ne yaparlarsa yapsınlar, onlar da İngiliz mandacıları gibi hüsrana uğrayacak, günü geldiğinde işledikleri suçların hesabını verip, tarihin karanlık bir köşesinde yerlerini alacaklardır…
Çünkü bu mücadele, gelip geçici, sadece seçimlerle sınırlı bir mücadele değildir. Bu mücadele, yurdumuz emperyalizm ve işbirlikçilerinden kurtulup, tam bağımsızlığına kavuşuncaya dek, Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı devrimler tamamlanıncaya dek sürecektir.
İster sağcı, ister solcu olsun, kim bu ülkeyi parçalamak için emperyalizmle, PKK ve etnik azınlıklarla işbirliği yapıyorsa, kim cemaatlerin borazanını öttürüyorsa, o, Cumhuriyetin ve devrimlerin düşmanıdır, Türkiye’nin çağdaşlaşmasının önünde engeldir, settir.
Kemalist devrim programının tamamlanabilmesi için bu setlerin ortadan kaldırılması gerekir. Ümmet ve kul anlayışından özgür vatandaş ve demokratik, uygar bir toplum yapısına geçebilmenin temel koşulu budur.
Şimdi yurtseverlere düşen görev seçimden önce de seçimden sonra da Cumhuriyet devrimleri ve tam bağımsızlık için çalışmaktır.
HALKA GÜVENMEK DEVRİMCİ OLMANIN TEMEL KOŞULUDUR
Ama bu hedefe ulaşabilmek için her şeyden önce halka güvenmek, ona dayanmak, onunla birlikte hareket etmek gerekir.
Ne yazık ki son zamanlarda halkı küçük görmek, aşağılamak aydınlar arasında bir gelenek, bir moda haline geldi. Kendi başarısızlıklarını halkın cahilliğine, eğitimsizliğine bağlayıp “Bu milletten bir şey olmaz…” deyip işin içinden sıyrılmak onlar için kolay bir çözüm yolu oldu. Devrimci mücadelede en tehlikeli yoldur bu…
Gerçi halkı aşağılamak, aptal yerine koymak yeni çıkan bir akım değildir. Kökeni eskilere dayanır.
Osmanlının son dönemlerinde de halkı, Türk ulusunu değersiz gören birçok aydın türemişti. Onlara göre Türkler, ulusların en aşağısı, halkımız ise beceriksiz bir aptallar topluluğu, bir sürüydü. Her türlü melanet, kötülük onlardan geliyordu. Adam olması için mutlaka birilerinin onun elinden tutması gerekirdi. Kurtuluş Savaşı bütün şiddeti ile devam ederken, Mütareke Basınının kalemlerinden Ref’i Cevat Ulunay, utanmadan, sıkılmadan şunları söylüyordu: “İngilizleri istiyoruz. Türkler kendi güçleri ile adam olamıyorlar. İngilizler elimizden tutacak, bizi kurtaracak…”.
Osmanlının son Maarif Nazırlarından (Milli Eğitim Bakanı) Fahrettin Rumbeyoğlu, (bazı AKP politikacıları gibi) okul kitaplarından “Türk” kelimesinin çıkarılmasını emretmişti.
Yine İttihat ve Terakki düşmanlarından Filozof Rıza Tevfik Bölükbaşı, yabancılara olan hayranlığını ve Türk halkına olan düşmanlığını Fransız gazetesine verdiği bir demeçle şu şekilde belirtiyordu: “İngilizlerden çok şey öğrendim. Fransız medeniyetine hayranım. Bende duygu ve düşünce bakımından beğenilecek ne varsa, sizindir. Bende fena olan her şeyin kaynağı benim!” (“Benim” derken Türk’leri kastediyor)
Sevr Antlaşmasını imzalayarak vatanı emperyalistlere teslim eden düşünce yapısının sahibi işte bu hain Filozof Rıza Tevfik’ti. Onun bu halk düşmanı, ulus düşmanı tutumuna karşı Yüce önder Atatürk şunları söylüyordu: “Bizim başka milletlerden hiç bir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz.” Ve ekliyordu:
7 yüzyıldan beri cihanın dört bir köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız (…) bunca fedakârlık ve ihsanlarına karşılık nankörlük, küstahlık, cebbarlıkla uşak mevkiine indirmek istediğimiz bu asıl sahibin huzurunda, bugün utançla ve saygıyla kendimizi toplayalım. (1. TBMM Tutanakları, 18.c., s.4, 1 Mart 1922)
Halka saygınlık kazandırıp, onu yücelten bu düşünce yapısı Atatürk’ten sonra yerini aşağılamaya, hor görmeye bıraktı. Menderes, halkı o kadar değersiz bir varlık, o kadar geri zekâlı bir topluluk olarak görüyordu ki “Ben odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm…” diyordu.
Halkı değersiz sayan bu anlayış 80’lerden sonra Evren’lerle, Özal’larla Çiller’lerle, Tayyip’lerle zirveye ulaştı. Ayrıca onların iktidarında halka tepeden bakan yeni bir işbirlikçi liberal yandaş aydın türü de ortaya çıktı. “Neoliberal” ya da “liboş” diye adlandırılan bu yeni liberal takım, AKP’nin iktidarı ele geçirmesinden sonra iyice etkin bir konuma geçti… Basında, televizyonlarda, toplantılarda, siyasi kuruluşlarda çok sık görülmeye başladılar. Soygundan, talandan pay almak isteyen tüm politikacı, iş adamı, gazeteci, profesör ve solcu eskisi bu takımın içerisine demir attı.
Nasrettin hoca’nın hikâyesinde olduğu gibi, onlara göre tek suçlu halk, yani ev sahibiydi… “Evi soymaya gelen hırsızın hiç kabahati yoktu.” Hırsıza toz kondurmuyorlardı.
24 saat yayın yaparak halkın beynini yıkayan, ulusal bağlarını zayıflatıp, düşüncesindeki vatan kavramını yozlaştıran; ABD’nin, AB’nin, siyonizmin emrindeki televizyonların, gazetelerin hiç suçu yoktu… Tüm ülke sorunlarını “sadaka ekonomisi” ile çözmeye çalışan, yoksullaştırdıkları, aç bıraktıkları insanları iki kilo pirinç, beş kilo makarna, üç kilo nohut dağıtarak kendisine köle yapan, oluk oluk para akıtıp oy satın alan yani “siyasal sadakati (bağlılığı) sadaka ile sağlayan iktidarın hiç suçu yoktu?
Devrimci mücadelede en kolay, en kestirme, en sorumsuz yol halkı suçlamaktır…
Soyguncuları, talancıları, emperyalistleri ülkemizden kovmak istiyorsak eğer, halkı Atatürk gibi sevmeli, Atatürk gibi saymalı, ona Atatürk gibi güvenmeliyiz. Asla tepeden bakmamalıyız.
Atatürk gibi:
“Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz” demesini de öğrenmeliyiz.

İşte o zaman halka, “Gözünü toprak doyursun”, “Hem körsün, hem iş vermişiz, daha ne istiyorsun, “Ananı da al git” diyenler, devrimin yüce kanunu önünde tüm sülalesini alıp gideceklerdir…


Ali ERALP

19 Mayıs 2011 Perşembe

DİN SÖMÜRÜSÜ VE BEL ALTI SİYASETİ İLE HALKI NEREYE KADAR UYUTABİLİRSİNİZ? - ALİ ERALP


Fabrikalar satıldı. Hem de “babalar gibi”
Sanayi kuruluşları satıldı. Yenileri açılmıyor.
İşçiler sokağa atıldı. Sendikalaşma yasaklandı.
Bankalar, limanlar, iletişim ağı küresel sermayenin denetimine geçti. Tümünün de adı Frenkçe şimdi. Ormanlar yağmalanıyor. Irmaklar, dereler, su kaynakları kurutuluyor. Madenciler çevreye zehir saçıyor.
Tarımın ve köylülerin durumu içler acısı…
Deli danaların ithal edilebilmesi için hayvancılık, Amerikan sigaralarının piyasaya egemen olabilmesi için tütüncülük, ABD’li Cargill’in genetiği değiştirilmiş mısır şekerini satabilmesi için şeker pancarı üretimi yok edildi.
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin gerçekleşebilmesi için Kürt açılımı yapıldı. Eşkıya dağdan kente indi. PKK siyasallaştı. Meclise girdi. Şimdi de Kürt ordusunun kurulabilmesi için ABD ile ortaklaşa planlar, programlar hazırlanıyor.
12 Haziran seçiminden sonra “Kürdistan” sözü artık örgüt adlarının başında da kullanılırsa sakın şaşırmayın. Örneğin “Kürdistan Avukatlar Barosu gibi…” Sıra, ordusuyla, meclisi ile toprakları ile Kürdistan devletini kabul etmeye geliyor…
AKP, canla başla, büyük bir aşkla Amerika’nın, Avrupa’nın isteklerini yerine getiriyor. Onların Sevr rüyasını gerçekleştirmeye çalışıyor. Ama Türkiye yararına yapılan hiçbir şey yok ortada…
Sanayi yok. Üretim yok.
Satış yok.
İstihdam yok. Yani iş alanı yok.
Ekmek yok. Aş yok. Çorba kaynamıyor.
Bunları görmezden geliyorlar.
Varsa yoksa PKK. Varsa yoksa Apo. El bebek, gül bebek o. Bir dediği iki edilmiyor. Malikânesinde sultanlar gibi saltanat sürüyor. Her hafta avukatlarına direktifler veriyor. Emirler yağdırıyor. Strateji belirliyor.
Tehditler savuruyor.
Ama Perinçek eşiyle bile görüştürülmüyor. Ona esir hayatı yaşatıyorlar.
Türk ordusuna yıllarını adamış generallerin PKK komutanları kadar değeri yok. Zindanlarda çile çekiyorlar.
Seçimler yaklaşıyor. Yalanın dolanın, sahtekârlığın bini beş para…
Ucuz politika bir veba gibi sardı dört bir yanımızı… Bir kaset hikâyesidir gidiyor.
Miting meydanlarında, çoluk çocuğun önünde “politikacıların beline sahip çıkmaları” öğütleniyor. Bel altı siyaseti yapılıyor. Yatak odalarını gözetleyenlerin yaptıkları ahlaksız ve yasa dışı işler açıkça övülüyor. Göklere çıkarılıyor. Ardından da ayetler, şiirler okunuyor. Din sömürüsü ve bel altı siyaseti ile halkı uyutmaya çalışıyorlar.
Ama nereye kadar? Ne zamana kadar?
Kaset karın doyurur mu? Kaset üretimi ile ekonomi çarkı döner mi? Ülke sanayileşir mi?
Din sömürüsü halkın dertlerine derman olur mu?
Taşıma suyla ekonomi değirmenini nereye kadar çevirmeyi düşünüyorsunuz? Sadaka ekonomisi ile Ergenekon’larla, Balyoz’larla, bel altı siyaseti ile halkı nereye kadar, ne zamana kadar uyutacağınızı sanıyorsunuz?
Aç, açık, işsiz, güçsüz yığınlar her gün biraz daha çoğalıyor. Dış borç bir çığ gibi büyüyor. Cumhuriyet döneminde hiçbir hükümet bu kadar borçlanmadı. Bu kadar açık vermedi. Kamu malını, ulus zenginliğini böylesine bir mirasyedi gibi satmadı.
Ama deniz bitiyor. Satacak savacak bir şey de kalmadı.
Önünde sonunda halk, kapınıza dayanacak. Sizden iş, aş isteyecek? “Açım, hastayım, tedavi olacak gücüm yok, çocuğumu okutacak param yok” diyecek. Ekmek isteyecek. O zaman onlara yatak odası masalları mı anlatacaksınız. Yoksa dualar mı okuyacaksınız?
Devlet adamlığı öyle basit bir iş değildir. Devlet yönetimi yalanla, dolanla, uyutma yöntemleri ile bağdaşmaz. Devlet gemisi boş lafla yürümez. Devlet ulusunu, halkını hep iyiye, güzele, mutluluğa taşımak zorundadır. Bunu beceremeyen daha öncekiler gibi gider, tarihin çöplüğünde yerini alır.
Mustafa Kemal, niye Atatürk oldu? Lenin, Mao, Castro, Chavez neden yeryüzünde artan bir saygı, sevgi ve hayranlıkla anılmaktadırlar?
Hiç bunlara kafa yordunuz mu? Hiç düşündünüz mü?
Buch, Obama, Sarkozy, Berlusconi üç beş yıl sonra nasıl hatırlanacaklar? Dünya halkları onlardan nasıl söz edecek?
Irak’ı, Libya’yı bombalamak, denizde 600 çoluk çocuk, suçsuz insanın boğulmasına seyirci kalmak, Irak’ta katliam yapmak, kadınların, kızların ırzına geçmek; Irak’ı, Afganistan’ı, Libya’yı, Yugoslavya’yı harabeye çevirmek nasıl bir ün kazandırdı onlara? Hiç düşündünüz mü? Bu kişilerin devlet adamlığı ile insanlıkla zerre kadar ilişkileri var mı?
Ne demişti Namık Kemal, “İnsafsız avcıya yardım etmekten zevk alan köpektir.” Nasıl yazacak tarih baba, bu insafsız avcıya yardım edenleri, arka çıkanları? Gelecekte, onların çocukları, torunları, torunlarının torunları “Bu benim babam, bu benim dedem, bu benim atam” diyebilecek mi?
Çok net ve açık söylüyoruz: Kimse bu vatanı sokakta bulmadı. Bu ülke uğruna sadece Çanakkale’de 55.127 şehit verdik.
Vakit varken aklınızı başınıza toplayın. Federe devlet, Kürdistan gibi rüyalardan, hayallerden vazgeçin.
Kimse bu vatanı Coni’ye, Moni’ye, ite kurda yedirmez…

Ali ERALP

17 Mayıs 2011 Salı

TÜRKİYE, TÜRKİYE’DEN YÖNETİLMİYOR ARTIK… - ALİ ERALP


1945’lerden bu yana yabancılar, iç ve dış politikamıza yön vermeye çalışıyorlar. İşimize burunlarını sokuyorlar.Ekonomimizde, kültürümüzde, siyasetimizde onlar var. Köylerimizde, kentlerimizde, dağlarımızda, ovalarımızda, aşımızda, ekmeğimizde, gıdamızda, havamızda onlar var.
Kene gibi yapışmışlar gövdemize… Kanımızı, iliğimizi sömürüyorlar… Azar azar, yavaş yavaş, canımızı alıyorlar…
Meclisimizin iki adım ötesine konuşlanmışlar. Bir yandan bilgi topluyorlar, bir yandan yeni yeni Ergenekon, Balyoz senaryoları hazırlıyorlar. Bir yandan da onun bunun yatak odasını gözetleyerek, kaset tertipleri düzenliyorlar.
Bu arada PKK ile ortaklaşa Türkiye’yi parçalama çalışmalarını yürütmeyi de ihmal etmiyorlar. Türk-Kürt Federe İslam devletini oluşturmak için geceyi gündüze katıyorlar. İktidar için yol haritaları çiziyorlar.
En iyi petrol yatakları, en iyi su kaynakları nerelerde var; en iyi maden hangi dağdan, hangi ormandan çıkarılır, kimler kişisel menfaati için vatanını satar? Bu konular onların uzmanlık alanına girmektedir.
Ayrıca, yer altı ve yerüstü zenginliklerimizi karış karış, santim santim, bölge bölge araştırıyorlar. İnceliyorlar. Irak, Afganistan gibi, ileride Türkiye’yi de işgal ettiklerinde kullanmak üzere belgeliyorlar. Bulunan zengin petrol kuyularını şimdiden betonlarla kapatmışlar…
Ülkemiz, bu kan emicilerle 1950’lerde, DP’nin iktidar olması ile tanıştı. Ama ne tanışma… Bir tanıştık, pir tanıştık. Bağrımızda beslediğimiz hainler sayesinde, elimizi verdik, hâlâ kolumuzu kurtaramıyoruz.
O yıllarda NATO’ya girdik. Asker gönderdik Kore’ye. “Küçük Amerika” olma sevdasına o yıllarda kapıldık.
Atatürk’ün komşularımızla ve “mazlum milletler”le birlikte emperyalizme karşı hareket etme politikasını o yıllarda terk ettik. O yıllarda, Cezayir Kurtuluş Savaşında sömürgeci Fransa’nın tarafını tuttuk.
Bu arada 2002’de AKP’nin iktidara geçmesi ile emperyalizme bağımlılığımız daha da arttı. Kurşun asker olduk. Ne isterlerse, ne emrederlerse, “baş üstüne” diyoruz. “Otur” diyor, oturuyoruz, “Kalk” diyor kalkıyoruz.
“Git, Öcalan, Talabani ve Barzani ile görüş, Kuzey Irak kukla devletini tanı” diyor, tanıyoruz. “Ermenilere, Rumlara, papazlara yumuşak davran” diyor, yumuşak davranıyoruz. Dağdan inen eşkıyaları davulla, zurnayla karşıla diyor, karşılıyoruz. Bir de üstüne üstlük, ayaklarına seyyar mahkemeler götürüyoruz. Başımıza çuval geçiriyorlar, sesimizi çıkarmıyoruz Çıkaramıyoruz. Kırmızı çizgilerimiz yok oldu.
Süt dökmüş kedilere döndük…
Ne bağımsızlığımız kaldı, ne onurumuz.
Tam bağımsız bir devlet olmanın, Türk olmanın onurunu ve gururunu sadece Mustafa Kemal Atatürk döneminde yaşadık.
O zamanlar, başımız dik, alnımız ak, tüm uluslarla saygın ilişkiler, eşit koşullar içerisinde yürütüyorduk dış politikamızı. Ne kimsenin bir karış toprağında gözümüz vardı ne de kimse bizim bir karış toprağımıza göz dikmişti.
“Yurtta barış, dünyada barış”tı ilkemiz.
Amerika, Fransa, İngiltere o yıllarda da saldırgan ve sömürgeci bir politika izliyordu. Emperyalist siyaset o yıllarda da yürürlükteydi. Onlar, dünyayı etnik, dinsel temelde ayrıştırıp, zayıflatmak, sonra da ülkelerin yönetimini ele geçirip, yer altı ve yer üstü kaynaklarını talan etmek için her yolu deniyordu.
Yani “böl, yönet” siyaseti, Atatürk zamanında da vardı.
Ama o yıllarda bu kadar çok hain, işbirlikçi, vatan satıcısı yoktu ülkemizde. Kimse bir karış toprağını, el emeği, göz nuru sanayi kuruluşunu yabancılara peşkeş çekmiyordu.
Bu nedenle, Batı’lı güçler, ülkemize edepli, saygılı bir biçimde davranıyor, burnunu ne dış işlerimize ne iç işlerimize sokabiliyordu.
Çünkü o yıllarda devletin başında Gazi Mustafa Kemal Atatürk vardı.
Sonra devran döndü, devir değişti.
Damat Ferit’ler, Ali Kemal’ler yeniden türedi. Yerden biter gibi çoğaldılar. Yeniden tarih sahnesine çıktılar. Amerika’nın “Our Boys”ları, “Amerikan oğlanları”, Amerikanofiller ülkeye hâkim oldular. Partileri, sendikaları kapattılar. Tam bağımsızlık yanlılarını, devrimcileri işkenceden geçirdiler, hapishanelere doldurdular. Canlarına kıydılar.
Amerika’yı kıble yaptılar.
ABD As Başkanının emrinde bir Eşbaşkan yönetiyor bugün ülkemizi. BOP eşbaşkanı olduğunu defalarca tekrarlayan bir başbakan. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın coğrafyasını Amerika ile birlikte değiştirmeye çalışıyor. Bu projenin içerisinde elbette Türkiye de var, Kürdistan’ın oluşumu da var.
Onun için, Başbakanın bir ayağı Amerika’da, bir ayağı Avrupa’da… İktidar olduğu sekiz yılda, tam 18 seyahat gerçekleştirmiş. Direktifler alıyor, direktifler veriyor. Kapalı kapılar arkasında sözler alıyor, sözler veriyor.
Gözü ve kulağı Amerika’da. Dış politikasını, iç politikasını ona göre ayarlıyor. Bir gün önce “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diye soruyor, bir gün sonra Amerika’dan esen rüzgâra göre ağız ve yön değiştiriyor. “NATO, Libya’ya kardeşlik, demokrasi, insan hakları götürüyor, Kaddafi bir an önce ülkesinin menfaati için koltuğunu terk etmeli” diyor.
Türkiye bugün, Washington ve Brüksel’den yönetilen bir ülke haline gelmiştir. İç ve dış politika stratejisi bu merkezlerde hazırlanmakta, Türkiye’nin gideceği yön, varacağı menzil buralarda kararlaştırılmaktadır.

Türkiye, Türkiye’den yönetilmemektedir artık.


ALİ ERALP
Türkiye’nin Türkiye’den yönetilmesini istiyorsak eğer AKP’yi sandığa gömelim. Gözümüzü dört açalım. Hileye hurdaya, sandık oyunlarına meydan vermeyelim. Sandıkları onurumuz, namusumuz gibi koruyalım. Denetleyelim ve AKP’yi geldiği yere, yani Ortaçağın karanlığına yeniden gönderelim…

4 Mayıs 2011 Çarşamba

UYAN GAFLET UYKUSUNDAN EY HALKIM, UYAN… - ALİ ERALP

 UYAN GAFLET UYKUSUNDAN EY HALKIM, UYAN…

Eşkıya dağdan Habur’a indi. Ayağına savcılar, yargıçlar gönderdiler. Seyyar mahkemelerde yargılayıp, serbest bıraktılar.
Serbest kalan eşkıya, zafer kazanmış ordular gibi kentin sokaklarında, caddelerinde APO posterleri, Kürdistan bayrakları ile tur attı. Yandaşları tarafından davullarla, zurnalarla, halaylarla karşılandı.
Eşkıya, Türkiye Cumhuriyetine, Türkiye halkına, Türk’e meydan okudu o gün.
İktidarı, muhalefeti ile seyrettik. Ordusu, yargısı ile seyrettik.
Sadece seyrettik ve eşkıyaya teslim olduk.
Eşkıya, Taksim’den Aksaray’a kadar, emniyet güçlerinin eşliğinde, işgal ordusu gibi önüne çıkanı yakıp, yıkarak ilerledi. Sonunda da Türk bayrağını gönderden indirerek, kendi paçavrasını onun yerine koydu ve ulusal simgemizi ayakları altına alarak çiğnedi, çiğnedi…
Sadece seyrettik ve eşkıyaya teslim olduk.
Eşkıya Başı 1 Mayıs’tan iki gün önce İmralı’dan “ayaklanma çağrısı” yaptı. Şunları söyledi:
“Çözüm umudum kalmadı. Kendinize güveniyorsanız işte Yemen’deki, Tunus’taki örnekleri görüyorsunuz, ben sizi tutmam. Gücünüz yetiyorsa hazırlığınızı yaparsınız, demokratik özerkliği kurar, hayata geçirirsiniz…”
Mustafa Kemal Atatürk’ün makamında oturan zat dinledi, Başbakan, bakanlar, muhalefet partileri, sendikalar, ordu dinledi ve sessiz kaldı. Kimsenin “gık”ı çıkmadı.
Sadece seyrettik ve eşkıyaya teslim olduk.
Eşkıya koşarak değil, ışık hızı ile ilerliyor günümüzde. Nereden nereye geldi, arkanıza dönüp bir bakar mısınız?
Bir zamanlar APO’nun adını bile anmaya cesaret edemeyenler, şimdi Türkiye Cumhuriyetine, Türk ordusuna meydan okuyorlar. Dişlerini gösteriyorlar.
1 Mayıs’ta yüz binlerin gözü önünde Atatürk heykelinin boynuna PKK paçavrasını bağladılar. İdam fermanını astılar.
Kurtuluş savaşında Damat Ferit’lerin, Vahdettin’lerin, Ali Kemal’lerin ve tek dişli emperyalist canavarların yapamadığını, beceremediğini 2011’in 1 Mayıs’ında, AKP ile birleşip bütünleşen PKK’lı eşkıya yaptı. Yeryüzünde emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını başlatan, tüm dünyanın örnek aldığı bir liderin boynuna İdam fermanını yazdı.
Hem de herkesin gözü önünde. Yüz binlerin şaşkın bakışları arasında. Hem de barikatları aşarak…
Sadece seyrettik ve eşkıyaya teslim olduk.
Daha önceki yıllarda işçilerin 1 Mayıs kutlamasını biber gazı, cop, panzerlerle bastırıp, ortalığı kıyamet gününe çevirenler, bu kez, eşkıya kalkışmasına göz yumdular. Geçit verdiler…
“Darbe masalları” ile subaylarımızı, yurtseverlerimizi tutsak alanlar, halkımızı uyutanlar, İmralı canisinin “gerçek” “darbe çağrısı karşısında niçin susuyorlar. Niçin dut yemiş bülbüle dönüyorlar?
Uyan, gaflet uykusundan ey halkım. Uyan. 12 Haziran seçiminde bunun hesabın onlardan sor. Şehide “kelle”, şehit uğurlamalarına “yaygara” bebek katili APO’ya “sayın” diyenleri sandığa göm. Tarihe göm…
Uyan gaflet uykusundan ey halkım. Uyan. Düşman kapımıza, ocağımıza, eşiğimize gelip dayandı. Amerika BOP eşbaşkanları ile birlikte sevgili vatanımızı teslim almaya çalışıyor. Satılmadık kuruluşumuz kalmadı. Yurdumuzun “bütün kaleleri zaptedildi, bütün tersanelerine girildi…”
Sömürgeciler, Arap coğrafyasında ve ülkemizde BOP projesini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Emperyalizm Petrol zengini ülkelerin yer altı ve yerüstü kaynaklarına göz dikti.
Irak, Libya, Suriye’den sonra şimdi hedefte Türkiye var. Sıra Türkiye’ye geliyor.
Bu PKK isyanları, bu sivil itaatsizlikler, bu Türkiye Cumhuriyetine meydan okumalar, bütün bu canilerin arkasında Amerika olduğu içindir. BOP eşbaşkanları olduğu içindir. Onlar da Talabani’ler, Barzani’ler gibi ABD’nin kendilerine vereceği sultanlıkları dört gözle beklemektedirler. Eşkıya dünyaya hükümdar olma hevesindedir.
Şu gerçeği hiç aklımızdan çıkarmayalım: Kürt açılımı bir Amerikan açılımıdır. ABD ve AB ülkemizde kardeşi kardeşe düşman edip bir iç savaş çıkarmak için çaba harcamaktadır. Ondan sonra Irak’ta, Libya’da olduğu gibi füzeleri, bombaları, uçakları ile vatanımızı harabeye çevirecekler.
Özgürlük ve demokrasi getirmek bahanesi ile ülkemizi işgal edecekler. Onlar iki yüz yıldan bu yana bu parçalamanın, sömürünün, talanın, Sevr’in hayali ile yaşamaktadırlar.
Uyan gaflet uykusundan ey halkım. Uyan.
Malımıza, namusumuza, vatanımıza el koymalarını mı? Coni’lerin kapımızı tekmelemelerini mi?
Daha ne bekliyorsun.
Yugoslavya’da, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da olduğu gibi sömürgecilerin başımıza bomba yağdırmalarını mı? Milyonların can vermesini mi?
Daha ne bekliyorsun?
Uyan gaflet uykusundan ey halkım…
Uyan…
Ali ERALP

29 Nisan 2011 Cuma

TÜRKİYE ÇÖKÜŞE GİDİYOR, YURDUNU SEVEN HERKES BU GİDİŞE “DUR” DEMELİ… - ALİ ERALP

TÜRKİYE ÇÖKÜŞE GİDİYOR, YURDUNU SEVEN HERKES BU GİDİŞE “DUR” DEMELİ…
Hilenin, hurdanın, üçkâğıtçılığın girmediği bir kurum, bir yer kaldı mı Türkiye’de? Normal işleyen bir kuruluş var mı?
Balık baştan kokuyor… Tuz kokuyor…
Vatandaş neye, kime güveneceğini şaşırdı.
Önceleri “Türkiye emperyalizm ve uşakları tarafından kuşatıldı” diyorduk. Şimdi artık, “Türkiye tüm kurumları ile teslim alındı” diyoruz.
Yargı siyasallaştı. Bağımsız yargı diye bir şey kalmadı. İktidara yandaş olan yargıçlar ve savcılar ödüllendiriliyor. Yasaları uygulayanlar, emir eri olmayanlar ise cezalandırılıyor.
Devletin ve Milli Eğitimin “milli”si kaldırıldı, sadece eğitimi ve devleti kaldı. Onu da tarikatçılar yönlendiriyor.
Üniter Türkiye Cumhuriyeti, “Türk-Kürt Federe Devleti” olma yolunda.
AKP’nin ve ABD’nin “Kürt Açılımı”ndan sonra PKK iyice pervasızlaştı. Küstahlaştı.
İçi insan dolu otobüslere saldırıyorlar. Çoluk çocuk, yaşlı genç demeden içindekilerle birlikte kamu mallarını yakmaya çalışıyorlar. İşyerlerine Molotof kokteyleri atıyorlar. Yangınlar çıkarıyorlar. Bayrağımızı çiğniyorlar. Köylerde, kentlerde, yollarda kimlik kontrolleri yapıyorlar.
Taşları bağladılar, itleri salıverdiler.
Hak arayan işçilere, memurlara, öğrencilere aslan kesilen hükümet, PKK eylemlerini sadece seyrediyor. Hatta son PKK direnişinde emniyet güçleri, Aksaray’a kadar sessiz sedasız onlara eşlik etti. Onlarla birlikte yürüdü. Sonradan giderek azgınlaşan, yoldan geçen bebekli kadınlara bile zarar vermeye başlayan saldırganlara bir iki engelleme girişiminde bulundular, o kadar…
PKK kalkışması karşısında asker de sessizliğini, suskunluğunu koruyor. Çünkü ordumuz etkisiz bir konuma düşürüldü. Tarafsızlaştırıldı. Kurtuluş Savaşında yedi düvele karşı koyarken, tek komutanını esir vermeyen silahlı kuvvetlerimizin 30 generali, yüzlerce emekli, muvazzaf subayı esir alındı. Yargılanıyorlar.
“Taraf” olmayan TÜSİAD “bertaraf” edildi. Şimdi o da hükümetle birlikte Türk-Kürt federe devletinin anayasasını hazırlamak için kolları sıvamış durumda.
Sözün özü, Türkiye, tüm kurumları ve varlığı ile çöküşe gidiyor… Parçalanıyor, bölünüyor. Yurdunu seven herkes bu gidişe “dur” demelidir. 12 Haziran’da kimsenin “Ben partileri protesto ediyorum” gerekçesi ile oy kullanmama veya tatil yapma lüksü olamaz. Vatan için, namus için herkes görevini bilmeli, görevini yapmalıdır.
Halk ozanı Serdari’nin dediği gibi, “Nesini söyleyeyim canım efendim, Gayri düzen tutmaz telimiz bizim, Arzuhal eylesem deftere sığmaz, Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim…
“Zenginin sözüne belî (Güzel) diyorlar, Fukara söylese deli diyorlar, zamane şeyhine veli diyorlar, gittikçe çoğalır delimiz bizim…”
“Veli” diyerek “Zamane şeyhini” işbaşına getiriyorlar, ona makam-mevki veriyorlar, o da yetkilerini tarikatçılar, cemaatçiler için kullanıyor. Aldığı görevi yüzüne gözüne bulaştırıyor.
Kopyacılığı, hırsızlığı engelleyip eşit, adaletli sınavlar gerçekleştirerek; çalışan, emek harcayan öğrenciyi koruması gerekenler, şifreleme yöntemi ile bizzat kendileri yandaşlarına soru cevap servisi yapıyorlar.
Peki, böyle bir uygulama ve emek hırsızlığı karşısında öğrenciler haklarını aramasınlar mı? Olup bitene koyun sürüsü gibi sessiz sedasız bakıp, kaderlerine rıza mı göstersinler? Böyle bir ortamda direnmek, yolsuzlukları protesto etmek onların en doğal hakkı değil midir? Bu emek vurgunu karşısında öğrencilerin isyan etmesi, hak araması analarının ak sütü gibi helal değil midir?
Öğrenciler ve aileler şu yoksulluk ortamında dershanelere verdiği paraya mı yansınlar, harcadıkları emeğe ve zamana mı yansınlar, yoksa geleceklerinin çalınmasına mı?
Böyle bir olay karşısında Başbakanın soruşturma açtırıp, gerçekleri ortaya çıkarması gerekirken, sınav hırsızlığını protesto eden, direniş yapan gençlere “Kalkarız onların karşısına 5 bin, 10 bin tane genci koyarız” deme hakkı var mıdır?
Gün geçmiyor ki yeni bir sınav karmaşası, yeni bir sınav hırsızlığı yaşanmasın şu ülkede? Bir tek yetkili “Ne oluyor” diye çıkıp soruyor mu? Araştırıyor mu?
Milli Eğitim Bakanı hâlâ yerinde duruyor. ÖSYM Başkanı hâlâ makamında oturuyor ve pişkin tavırlarla gazetecilere demeçler veriyor. Heykeller yıkılıyor, sanatçılar bıçaklanıyor, Kültür Bakanı sıkı sıkı sarılmış koltuğuna, bırakmıyor. Oysa uygar ülkelerde bu türden skandallar hükümetleri götürür.
Tüm devlet yetkilileri “tatmin olduklarını” söyleyip, gençlere veryansın ediyorlar. Tehditler savuruyorlar. Sanki o şifreleme işini öğrenciler yaptı.
Ayrıca soruşturması süren bir yargıya müdahale etmeleri, yön vermeleri de işin cabası.
“Görevli ve emekli 163 personelin tutukluluk halinin devamını anlamakta güçlük çekiyoruz” diye Genel Kurmay’ın komutanlarına arka çıkan bir bildiri yayınlaması yargıya müdahale sayıldı. İktidarı, muhalefeti, liboşu, tarikatçısı ona cephe aldı. Ama Cumhurbaşkanının, başbakan ve bakanların YGS sınavı konusunda “tatmin olduk” demeçleri görmezlikten gelindi.
Genel Kurmayın bildirisine “yargıya müdahale” gerekçesiyle kuduz köpekler gibi saldıran liboşlardan bu “tatmin olduk” yorumlarına çıt çıkmadı… Şifreleme konusunda tek söz söylemediler.
Yandaşlara, yalakalara, liboşlara sesleniyoruz: Bu devran böyle devam etmez. Bu böyle gitmez. Her nimetin bir külfeti, her çıkışın bir inişi vardır. Sonsuza dek AKP arkanızda olmayacaktır. Olamayacaktır.
Sizin de hesap vereceğiniz günler gelecektir. Bunu hiç aklınızdan çıkarmayın.
Ancak o gün geldiğinde sizler de bugünkü yurtseverler gibi başı dik, onurlu, davasına inanmış, mert bir duruş sergileyebilecek misiniz? Ne dersiniz?
Ama hainlerin böyle bir duruş sergilediğini şimdiye dek tarihler yazmadı.
Ali ERALP

22 Nisan 2011 Cuma

İMAMIN DEMOKRASİSİ… - ALİ ERALP

İMAMIN DEMOKRASİSİ…

Atatürk’ün kapıdan kovduğu Derviş Mehmet’ler, Derviş Vahdeti’iler, Vahdettin’ler, Sait Nursi’ler, Damat Ferit’ler ülkemize bu kez de bacadan girdiler.

Amerika, Avrupa, İsrail istihbaratçıları ve gizli servisleri yurdumuzda cirit atmaktadır. Fabrikalarımız, limanlarımız, ormanlarımız, iletişim tesislerimiz yabancıların eline geçmiştir. Devlet kurumları cemaatler tarafından teslim alınmıştır. Laik, demokratik cumhuriyetimiz yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Üniter devletimiz, federatif Türk-Kürt devleti olma yolundadır. Yurdumuz dışarıdan ve içeriden kuşatılmıştır. İşgal altındadır.
“…Aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş, iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit etmişlerdir. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüştür… “
Emperyalizm, bölücüler ve tarikatçılar ülkemizin üstüne kara bulutlar gibi çökmüştür ve seçimden sonra Kemalist Cumhuriyete son darbeyi vurmaya hazırlanmaktadırlar.
Şu anda yürürlükte olan demokrasi ise “imamın demokrasisi”dir.
“Namı diğer”, yani öteki adıyla “ileri demokrasi“, daha açık söylersek, “İslamcı faşizm…”
Bu demokrasi öyle ucube bir demokrasidir ki, bu demokraside ümmetçiliği, kulluğu savunabilirsin. Ortaçağı, etnik yapılanmayı savunabilirsin. Ama asla ulusu, vatanı, özgür vatandaşı, vatanın “tam bağımsızlığını”, çağdaşlığı, çağdaş yaşamı, uygarlığı savunamazsın.
Çağdaş yaşamın ülkemize gelmesi için mücadele veren ve binlerce öğrencinin okumasına, eğitimine ömrünü adayan, “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği” Başkanı Türkan Saylan’ın ölüm döşeğinde bile başına gelmeyen kalmadı. Evinin nasıl arandığını, ona nasıl suçlu muamelesi yapıldığını yaşayarak gördük.
Bu demokraside ülkeyi bölme, parçalama, Türk-Kürt Federatif devletini savunma hakkı vardır. Bu demokraside ABD’ci, AB’ci, tarikatçı, tekkeci, bölücü, PKK’lı olabilirsin, ama asla Türkiye’den yana olamazsın. “Türküm” diyemezsin.
Bu demokraside, komşumuz Irak’ta Müslüman kardeşlerimize işkence yapan, kadınların ırzına geçen Amerikan Coni’lerinin başarısı için dua edebilirsin ama asla Türk ordusunu, Türk askerini övemezsin. Türk subayına, generaline arka çıkamazsın. Çıkarsan darbeci olursun, Ergenekoncu olursun. Özgürlüğünü elinden alırlar. Sana dünyayı zindan ederler.
Bu demokraside PKK militanı, Türk bayrağını ayakları altına alıp çiğneyebilir, Bebek katili Apo’nun posterlerini açabilir, Türk polisine tokat atabilir, taş atabilir, ama sen asla sınav hırsızlığını, yolsuzlukları, yağmayı protesto edemezsin. Örgütlenme özgürlüğünü, sendikal haklarını savunamazsın. İstediğin sendikayı seçemezsin. İşsizliği, yoksulluğu, geçim sıkıntısını protesto edemezsin.
Okulunu bitirip, diplomanı ve mesleğini hak ettiğin halde, neden yıllardan beri işsiz güçsüz dolaştırıldığını, “niçin öğretmenlik atamasının yapılmadığını” soramazsın…
Hakkını, hukukunu arayamazsın. Ararsan coplu, kalkanlı polisler çıkar karşına. Biber gazını gözünün içine içine sıkarlar. Biber gibi yanar gözlerin. Biber gazıyla da hakkından gelemezlerse, seni yerlerde sürüklerler…
İmamın demokrasisinde asla hükümetin icraatını eleştiremezsin. Ona muhalefet yapamazsın. Seni ekmeğinden, aşından, geleceğinden ederler. Dünyanı karartırlar…
Köşe yazarıysan, köşeni alırlar elinden. Sanatçıysan, bıçaklı saldırıya uğrarsın. Daha basılmadan kitaplarını toplarlar. İşadamıysan peşine vergi memurlarını, sigortacıları takarlar. Milyarlara varan cezalar keserler.
İşçiysen, işinden olursun.
Yargıçsan, savcıysan başka illere sürülürsün, ya da seni daha düşük makamlara atarlar. Beğenmedikleri işler yapıyorsan, örneğin, haklarında soruşturma açıyorsan, Türkiye Cumhuriyetinin başsavcısı da olsan, senden daha kıdemsiz bir başka savcıyı üzerine salarak, azılı bir katil gibi ensenden tutup, seni yaka paça dört duvar arasına atarlar.
İmamın demokrasisinde muhalefet yoktur. Eleştiri, hak arama yoktur. Hele hele grev, boykot, yürüyüş hiç yoktur. Peki, ne vardır?
Bu yasalara uyan yandaş medya bir eli yağda, bir eli balda sultanlar gibi ömür sürüyor. Hayatın tadını çıkarıyor.
Biat vardır. Kulluk, kölelik vardır. İtaat vardır. Yalakalık vardır.
Ama bu ihanet yöntemlerinin hiçbiri bizim kitabımızda yazmaz, bizim kitabımızda hiçbirinin yeri yoktur.
Şimdi, biz buradan yeniden haykırıyoruz. Tıpkı işçilerin, öğrencilerin, öğretmenlerin, doktorların meydanlarda haykırdığı gibi haykırıyoruz: “Direne direne kazanacağız…” “Gün gelecek AKP halka hesap verecek…” Bundan kimsenin kuşkusu olmasın…
12 Haziran seçiminde kazanalım ya da kaybedelim. Mücadele durmayacaktır. Tam bağımsızlık savaşımız devam edecektir. Vatanımız ve halkımız özgür oluncaya dek devam edecektir.
Gerekirse yeniden Samsun’a çıkacağız. Gerekirse Erzurum, Sivas kongrelerini yeniden yapacağız. Amasya Genelgesi’ni yeniden yazacağız.
Ne demişti o genelgede Mustafa Kemal Atatürk:
1. “Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.
2. İstanbul hükümeti aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gösteriyor.
3. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır…”

Gerekirse, bu ilkeleri yeniden kılavuz edinerek, sevgili Banu Avar’ın da vurguladığı gibi, “Türkçüler, Sosyalistler ve samimi Müslümanlarla” birleşip, bütünleşerek, “güçbirliği”ni oluşturur, Kemalist Türkiye yolunda yürüyüşümüzü sürdürürüz.
Ondan sonra arkası çorap söküğü gibi gelir. Ve hainler ve vatan satıcıları ve Amerikanofiller, Amerikan uçakları ile gerçek vatanlarına dönerler…
Ali ERALP

17 Nisan 2011 Pazar

HACI HOCA OLMUŞSUN, KAÇ PARA! ADAM OLAMAMIŞSIN… - ALİ ERALP

 HACI HOCA OLMUŞSUN, KAÇ PARA! ADAM OLAMAMIŞSIN…

Şu ülkede “hacı hoca” perdesi arkasında çevrilmedik dolap, oynanmadık oyun kalmadı. Saymakla, dökmekle bitmez. Şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemlerle halkı kazıklıyorlar.
Börtüsü böceği, kurdu kuşu, denizi gökyüzü, insanları ile şu ülke, şimdiye dek, bu kadar yolsuzluk, hırsızlık, yalan dolan, talan, sahtekârlık, acımasızlık, üçkâğıtçılık görmedi. Hele hele böyle utanmaz ve pişkin yöneticilere tarihinde rastlamadı. İhanet diz boyu.
Hırsızlar, vatan satıcıları köşe başlarını tutmuşlar.
Yapılan haksızlıklar, hukuksuzluklar, tüm çıplaklığı ile ortada. Saklısı, gizlisi kalmamış. Dağlar gibi yığılmış kirli çamaşırlar.
İki kere ikinin dört etmesi kadar kesin kanıtlarla yasa dışı işlerin ortaya çıkarılmasına karşın, adamlar yine de hiçbir şey olmamış gibi, büyük bir pişkinlik ve utanmazlık içerisinde demeçler veriyorlar. Konuşuyorlar. Uygulamalarını savunuyorlar.
Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar. İnsanları kandırmaya çalışıyorlar.
Hokkabazlık yapıyorlar.
Deniz Feneri davasında her gün yeni bir vurgun haberi geliyor. Yerli yabancı, tüm hukukçular bu vurgunu dünyanın “en büyük nitelikli bir dolandırıcılık davası” olarak tanımlıyorlar. Ama şimdiye dek, bir yöneticinin, bir yetkilinin ağzından bu konu ile ilgili tek bir eleştiri, tek bir kınama duymadık.
Ortada ne ceza alan var ne hüküm giyen. Deniz Fenerinde hukuk kaplumbağa hızı ile ilerliyor. Ama bunun yanında basılmamış kitaplar ışık hızı ile imha ediliyor. Paşalar, bilim adamları, yazarlar, çizerler düzmece kanıtlarla, senaryolarla ışık hızı ile dört duvar arasına atılıyor.
Çalıntı sorularla sınav kazanan yandaş öğretmenler maaş almaya başladılar bile. Bu kaçıncı sınav yolsuzluğu? Sınav hırsızlıklarının sayısını unuttuk. Gençlerimizin geleceklerini, emeklerini, umutlarını çalıyorlar.
Ama cumhuriyetin savcıları sadece izliyor onları. Ortada ne suçlu, ne ceza, ne hüküm giyen var?
Sorular, kendisine ulema süsü veren, sahte din adamının emir kulları tarafından servis ediliyor yandaşlara. Bu kadar emek, uğraşı, masraf, umut bir anda üç beş yandaş için bozuk para gibi harcanıyor. Peki, geride kalan milyonlarca öğrencinin, velinin suçu ne?
Ne demiş Ömer Hayyam:
“Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
İnsanları Tanrı ile, Tanrıyı da “hırka, tespih, post, seccade ile kandırmaya” çalışıyorlar. İnsan olan insan bunu yapar mı? Dilinden 24 saat Allah, peygamber sözcüklerini düşürmeyen sahte din adamlarına soruyoruz şimdi? Başkalarının hakkını ayaklar altına alarak, çiğneyerek bir yerlere gelmek nasıl bir duygudur? Bu kadar gencin geleceği ile oynamak size nasıl bir zevk veriyor? Mutlu musunuz? Alınan sonuçlar içinize siniyor mu? Çalıyorsunuz, çırpıyorsunuz, bir yandan da yalancı pehlivanlar gibi “Müslüman’ım” diye ortalarda dolaşıyorsunuz?
Hırka, tespih, post, seccade güzel:
Ama Tanrı kanar mı bunlara?”
Yastığa başınızı koyduğunuzda rahat uyuyabiliyor musunuz? Sizin kitabınızda doğruluk, dürüstlük yazmaz mı? Sizin kitabınızda “adam olmak” diye bir kavram yok mudur?
Önce adam olun, adam… Hacı hoca olmadan önce insan olun… Adam olun… İnsanları sevmesini öğrenin…
Sevgidir insanı insan yapan, yücelten. Sevgidir her işin başı.
Sevgi güzelliktir. Doğadır. Acıları, sevinçleri, sevdaları ortaklaşa yaşamaktır. Bölüşmektir. Sevgi insanlaşmaktır.
Halktan uzakta, mutluluğu sırça köşklerinin duvarları arkasında arayanlar, anlayabilirler mi sevginin derinliğini?
Politikacılık, insanı sevme mesleğidir. İnsana çile çektiren, “Komşusu açken, kendisi tok yatan” bir kimse ne Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmiş sayılır ne de peygamberin. Yöneticilik de yapamaz. Doğayı, hayvanı, insanı sevmeyen bir kimsenin ne katkısı olabilir topluma… Önce “insanlaşmak” gerekir. İnsanlaşmak için de gönüllerin sevgiyle, hoşgörüyle dolması gerekir.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da yine siyasetçiler, yüce önder Atatürk’ü örnek almalıdırlar. O, her zaman ve her yerde yurttaşları büyük bir ilgiyle, içtenlikle dinler, dertlerine derman olmaya çalışırdı.
Çünkü o savaşlardan, sıkıntılardan, çilelerden, yani yaşamın içinden çıkıp gelmişti. Çekilen sıkıntıları yakından görmüş, ulusu ile paylaşmıştı. Kimsesizlerin kimsesiydi. Gücünü halktan alıyordu. Batıl inançlarla, hurafelerle ilgisi yoktu. Temel dayanağı halktı. Bilimdi. Kin, nefret, öç alma duygusu, yalan dolan, talan onun kitabında yoktu. Vatandaşlar karşısında sesini asla yükseltmedi. Kimseyi azarlamadı. Ama ihanet içerisinde olanlara, gericilere, halk düşmanlarına da asla ödün vermedi. Bağışlamadı.
Ölümünden bir yıl önce yabancı bir devlet adamına şunları söylemişti: “Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir.”
Günümüzün şefleri hayatı sevinç ve istekle karşılamak yerine hayatı bize zindan ettiler. Hayatımızı kararttılar. Güneşimizi, aydınlığımızı, ışığımızı, geleceğimizi çaldılar…

ALİ ERALP