Son zamanlarda iki türlü tepki alıyorum; olumsuz manada değil; daha ziyade olumlu; ama sitemkâr şekillerde.
Birinci tepki; ‘’öncelikle seçimlere kadar birlik ve beraberliğimizi bozacak şekilde yazmayın.’’
İkincisi ise; ‘’seçimle filan bu iş çözülmez, harekete geçmek için daha neyi bekliyoruz, bu kaçıncı manifesto!’’ şeklinde!..
Bu iki farklı tepkiyi verenlerin tamamına yakını gerçekten iyi Atatürkçü ve hatta bana göre iyi birer Kemalist’tir. Ve hepsi, kendi geleceklerinden önce bu ülkeyi düşünen iyi birer yurttaştırlar; bundan adım gibi eminim…
Birinci tepki; ‘’öncelikle seçimlere kadar birlik ve beraberliğimizi bozacak şekilde yazmayın.’’ Bu tepkiyi verenlere, ‘pasif direnişçi’ diyorum ben.
Bu tepkiye benim tepki vereceğimi sananlar yanılıyorlar; zira bu tepkiyi verenlerin yaşamlarını incelediğinizde, ortaya şu gerçek çıkar: Bu kişiler; hayatın, kendilerini ilgilendiren kısımlarında da aynı tepkiyi verirler. Bir tartışmaya girdiklerinde, öyle seslerini çok yükseltmezler. Ola ki bir kavgaya karıştıklarında, ilk yumruk atan onlar olmaz. Yani en son çareye, en son başvururlar! Bu davranışlar onların eksikliğinin ya da korkak ya da çaresiz olduklarının ispatı değildir. Bu bir yaşam felsefesidir ve onların bu davaya bakışı ile kendi kişisel çıkarlarına bakışları aynıdır. Bu insanların arasından çok büyük ‘pasif direnişçi’ dediğimiz insanlar çıkmıştır, Gandi örneğinde olduğu gibi…
‘Pasif direniş’ benim tarzım mıdır? Hayır! Zaten ‘’pasif direniş’’in herkesçe uygulanabilmesi mümkün değildir; zira adı üzerinde ‘pasif direniş’. Bu direnişin pasifize edilmesi çok daha kolaydır! Sonuç almak da direnişin başarıya ulaşmasından ziyade, karşı tarafın uğrayacağı güç kaybıyla orantılıdır; bu da günümüz emperyalistlerince beslenen faşistlerin, daima bir yedeklerinin hazırda tutulmasıyla neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Günümüz emperyalistleri, demokrasi denen aldatmacayı öyle çekici bir hale getirmişlerdir ki; kendisini demokrasi mücahidi gören ‘entel bir zümre’ yaratmışlar ve sonradan türetilen bu zümre; her konuda duyarlılık sahibiymiş gibisinden, kendilerini bile bu aldatmacanın içinde çok önemli görmeye başlamıştır. Bu zümre, daha ziyade okumuş, eğitimli kimselerden meydana gelmektedir ve bunun asıl sebebi de; devşirilmenin eğitim sistemine adapte edilmiş olmasıdır! Kaldı ki yeni eğitim sistemi daha bir içler acısı duruma sokulmuş, anaokullarımızda bile kendi dilimizi değil, sömürgeci-emperyalist batının hâkim dili İngilizceyi öğretir olmuşuz. Bu yöntemi daha ilerici ve daha medeni bulan ahmaklar ordusunun çok önceden devşirilmiş olan beyinlerine biz ne söylesek az gelir. Oysa sömürgeci batının dilini öğrenmekle medeniyet kuruluyor olsaydı; bugün sömürge olmaktan kurtulan Cezayir’in ya da Papua Yeni Gine’nin medeniyetten kırılıyor olması gerekmiyor muydu?
İşte yukarıda saydığım sebeplerden dolayı; ‘’pasif direnişçi’’lerle, pasifize olmuş, kendi insanı gibi düşünmeyen, kendi insanından hoşnut olmayanların karıştırılmaması çok önemlidir. Duyarlılık maskesi altına gizlenen ve her insanı etkileyecek konularda ön plana çıkanların ya da yazanların; söyledikleriyle, kendi yaşayışlarının paralellik arz etmesine dikkat edilmelidir! Çünkü bu zatı muhteremler:
‘Kadın hakları’ dendiğinde, ilk zıplayanlardır!
‘Tinerci çocuklar’ söz konusu olduğunda, balo düzenleyenlerdir!
‘Hepimiz Ermeni’yiz’ diye bağırırken son derece insancıl ama ‘Hocalı katliamı’ mevzu bahis olduğunda ortadan tüyenlerdir! Ara ki bulasın!
İşte bu adamlar ve kadınlar; ‘hayvan sever’, ‘çevreci’, ‘feminist’, ‘anti-militarist’, ‘vejetaryen’, ‘demokrat’ ve en kötüsü; ‘hümanist’ yani insancıl(!) maskeleriyle ortalığı işgal etmişken; ‘pasif direnişçi’ olarak sınıflandırdığımız kardeşlerimizin, yukarıda saydığımız özellikleri maske olarak kullananlardan kendilerini sakınmaları ve korumaları esas olandır! Zira bu taife; sanatçı, gazeteci, akademisyen, tiyatrocu, edebiyatçı ve daha pek çok sıfatla her gün gözümüze-gözümüze sokulmakta ve iyi cümle kurabilenleri de ‘enkırmen’ (o ne demekse) olarak haberlerin içine etmektedirler. Adeta ‘Amerika’nın Sesi’ edasıyla ‘tezgah’lanan haberler, dikkatlice izlendiğinde ortaya çıkan manzara aynen şudur: ‘… Cafer, bez getir!’… Aksi halde Libya veya Mısır’da olanlar nasıl halkın gözüne- gözüne ‘devrim’ olarak sokulabilir ki…
Bu ve bunlar gibi çekincelerimizden dolayı; bizim gibi düşünen, bizim gibi hisseden ama sadece yöntem olarak ‘aktif direniş’i değil de, ‘pasif direniş’i benimseyen dostlarımızın, demokrasinin sadece oy vermekten ibaret olmadığını görmeleri ve sandıkları korumakla işin hallolmayacağını iyi hesaplamaları gerekir. Zira; demokrasinin tüm kurumlarını ele geçirmiş faşistlerin, yapacakları en küçük bir hesap hatasında, başlarına nelerin gelebileceğini çok iyi bildikleri ve bu duruma maruz kalmamak için her türlü yöntemi deneyebilecekleri göz ardı edilmemelidir. Gönlüm, demokrasiye inananlar ve ondan hala beklentisi olanlardan yanadır. Ama… 13 Haziran’da burada olursak o zaman söyleriz…
Gelelim ikinci tepkiye; ‘’seçimle filan bu iş çözülmez, harekete geçmek için daha neyi bekliyoruz, bu kaçıncı manifesto!’’
İşte biz buna ‘aktif direniş’ diyoruz. Aynı fikirdeyim, son nefesimi verene değin de aynı fikirde kalacağım! Ama…
Ama değerli dostlarım; şimdi ben buradan sizlere, şöyle yapın ya da böyle yapın diyemem ki! Kalıplaşmış, ‘örgütlenelim’, ‘örgütlü olalım’, ‘sessimizi daha çok duyuralım’ tarzında bir şeyler bekliyorsanız, bunları benim ya da bizim söylememize gerek yok, kimsenin elinden tutan yok ki! Hadi örgütlenelim!.. Benim yazılarımı takip edenler iyi bilir; düzenli olarak içimize sızan Truva Atlarını deşifre ederek ilerlemeye çalışıyorum; zira içimize sızmış ve bizden gibi görünüp de emperyalistlerin değirmenine su taşıyanları elemeden bu dava hiçbir yere gitmez. En iyi ihtimalle (çok zor) Kılıçdaroğlu seçimi kazanır ve inanın bana ABD çıkarları için değişen hiçbir şey olmaz; zira Doğan grubunun parlattığı ve eline verdiği yolsuzluk dosyalarıyla (ki bu dosyalar CIA’nin adamlarınca sağlanan bilgilerden oluşur) halkın nazarında ‘dürüst lider’ imajı eklenen ama milli hiçbir dava da göremediğimiz Kılıçdaroğlu BOP’a devam eder! MHP’yi saymıyorum bile… Şimdi bana kızanları görebiliyorum, olsun biz doğruları yazalım herkes üzerine düşeni alsın…
‘Aktif direniş’ ne demektir? Nasıl yapılır? Buradan yazarsam, Silivri bile kesmez beni, artık gerisini siz düşünün. Ama seçimden ümidini kesenlere şöyle bir tavsiyem olabilir:
Erbakan’ın cenaze törenini gördünüz! Ve orada halkı da gördünüz! Hani şu fazladan iki kitap okuyup, artı olarak da Kıbrıs’ın yerini şakkadanak söyleyenlerin beğenmediği halk!.. İşte o halka davanızı anlatın! Çaycı, inşaatçı ya da terzi fark etmez; onları küçümsemeden, ukalalık yapmadan, Mustafa Kemal’i anlatın, gerekirse haritayı açın Kıbrıs’ın yerini gösterin ama anlatın! Anlatın! Anlatın! Bıkmadan, usanmadan bildiklerinizi anlatın! Davaya kazandıracağınız bir kişi bile davanın kaderini etkileyebilir; bu yüzden elli kişi içinden bir kişiyi davaya katabilirseniz, üzerinize düşeni yapmışsınızdır.
‘’Vaktimiz yok, hemen şimdi ne yapabiliriz?’’ diyorsanız; ‘acele etmeyin’ derim ben. Zira; siz ve etrafınız, ne kadar bilinçli ve davaya ne kadar sadık olursanız, dava sizi alır götürür gideceği yere, hiç merak etmeyin! Bu davanın önünde birleşen tüm emperyalistler bunun farkında ve dikkat ederseniz; milim-milim işliyorlar ihanetleri, içerimizdeki işbirlikçiler sayesinde. Siz, o işbirlikçilerin gece rahat uyuduğunu mu sanıyorsunuz! Yanılıyorsunuz! O şerefsizlerin kâbuslarında bile biz varız, birimiz gitse, diğerimiz kalırız, hiç merak etmeyin!
Bugün kalemle yazdıklarımızı yarın kılıçla çizeriz. Kemal’in imzasını da dağa taşa basar, gerekirse gideriz… Ölüm; olacak olandır, en şerefli ölüm dava uğruna olandır ve dolayısıyla her zaman dediğim gibi, bizi ölümle terbiye edemezler, iş bizden sonrakilerin yola devam etmesidir! Bizim de üzerimize düşen budur!.. ‘Aktif direniş’ başladığında haberiniz olur merak etmeyin; iş, militanda biter, yoksa elinde taşıdığın ‘’tam bağımsız Türkiye’’ pankartı yelpaze görevi görmekten başka bir işe yaramaz! Önemli olan o pankart elinden alındığında, kıçını dönüp evine gitmemendir!
‘’Cumhuriyet Mitingleri’’ni hatırla, onca insan seli davaya gerçekten inanmış olsaydı ya da davaya hâkim olsaydı, o selin önünde hiçbir güç duramazdı! Ama Truva Atları ne yaptı; ‘’Tam Bağımsız Türkiye’’ sloganı dururken, ‘’Türkiye laiktir, laik kalacaktır’’dedi, ‘’Ne darbe, ne şeriat’’ dedi ve o kalabalıklarda bunu yedi! Yedi mi? Yedi!.. İşte davaya hâkim olamamak ya da davayı bildiğini sanmak böyle bir şey! Davanın hedefe ulaşması, beygirlerin temizlenmesinden sonra mümkündür. Bunun için de bilenler, bilmeyenlere anlatacak, anlatacak ki; selin önüne kimse geçemesin! Altı ok’u su gibi içeceksiniz, bardağın dibinde bırakırsanız, yosun tutar…Aslında devam etsek epeyi bi uzar bu yazı, lakin okunmayabilir, en iyisi bağlayalım. Son olarak şunu söyleyebilirim, dava; zamanı geldiğinde sizi bulur; iş, sizin hazır olup olmadığınızla ilgilidir. Sadece sizin değil, komşunuzun da hazır olması gerekir, işte bu süre zarfında komşunuzu davaya dâhil edin! Yoksa merak etmeyin, hiçbir zaman geç değildir, yeter ki hazır olun ve ‘’Ya İstiklâl, Ya Ölüm’’ vakti geldiğinde, tereddüt edecek boşluk bırakmayın hafızanızda, davaya dair!
Cem Yağcıoğlu
İLK KURŞUN
0 yorum:
Yorum Gönder