19 mayıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 mayıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2011 Cumartesi

MÜMTAZER TÜRKÖNE’NİN CEHALETİ (!) “19 Mayıs Kutlamaları Faşist İtalya’dan Alınmıştır” Yalanına Cevap - Sinan Meydan


Yalancının….
Bu “Cumhuriyet tarihi yalancıları”na cevap vermeye yetişemiyorum doğrusu… Bir yalanlarını cevaplıyorum, derken yeni bir yalanla karşılaşıyorum!..
Bu “cumhuriyet tarihi yalancıları”, Cumhuriyete ve Atatürk’e saldırmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar; özellikle Cumhuriyet tarihinin önemli günlerinde, o günlerin coşkusunu azaltmak, o günleri coşkuyla yaşamak isteyen insanların kafasını karıştırmak için hemen harekete geçip yeni “yalanlar” üretiyorlar.
Örneğin, bu yıl; önce 23 Nisan, sonra da 19 Mayıs, bu Cumhuriyet tarihi yalancılarınca aynı yöntemle “sabote edildi”.
Hatırlarsınız! “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” sırasında Prof. Cemil Koçak, “23 Nisan’ı çocuk bayramı yapanın Atatürk olmadığını” iddia etmişti. Şimdi de, Prof. Mümtazer Türköne, “19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı”nın Faşist İtalya’dan alınan faşist bir ritüel olduğunu” iddia etti.
Prof. Cemil Koçak’ın ve Prof. Mümtazer Türköne’nin “kim olduğunu” çok iyi biliyorsunuz! Bu nedenle onlardan söz etmeyeceğim…
Ben bu yazımda, Mümtazer Türköne’nin “19 Mayıs kutlamaları Faşist İtalya’dan alınmıştır” iddiasına cevap vereceğim.
Önce, Zaman yazarı Mümtazer Türköne’nin kurtuluş mücadelesinin başladığı 19 Mayıs kutlamaları için “Faşist bir ritüel” dediği o yazısından bazı bölümler okuyalım:
“Yobazlık tam olarak böyle bir şey olmalı. Bir şeyi hiç sorgulamadan, anlamı üzerinde hiç düşünmeden, bir çift öküzün tarla sürerken yanında gördüğü izi takip etmesi gibi hûşû içinde tekrarlamak. 19 Mayıs kutlamaları 1932′nin faşist İtalya’sından alınma. Neden değiştirmek aklımızdan bile geçmiyor?”
“40 yıl öncesinin gençliği ile bugünün gençliğinin noktasından virgülüne kadar aynen yaptığı yegâne şey 19 Mayıs kutlamaları olmalı. Mayıs ayını başından sonuna eğitim ve öğretim amaçları dışına çıkartan garip bir ritüel. Beden eğitimi öğretmenlerinin bütün kontrolü ele aldığı, diğer öğretmenlerin mecburen anlayış gösterdiği bir eğitim ve öğretim boşluğu. Neden? Herkes 19 Mayıs provaları ile meşgul. 1930′ların İtalya’sında kalan faşist gençlik eğitimi uygulamalarını, olduğu gibi tekrarlamak için.”
“Bize düşen, gençlerimize vermemiz gereken, bilimin aydınlığında eleştirel aklın rehberliğinde şu soruyu sormak: Faşizmin dünyada bizden başka örneği olmayan bu ritüelini, koca koca adamların ciddi ciddi emek harcadığı, önemsediği bu müsamereyi üzerinde hiç düşünmeden ve sorgulamadan neden tekrarlıyoruz?”
Görüldüğü gibi “büyük profesör!” Mümtazer Türköne, “19 Mayıs kutlamalarının 1930’ların ‘faşist İtalya’dan alındığını” iddia ederek, kendince Atatürk’ü ve Cumhuriyeti “faşistlikle” suçluyor; suçluyor ama kelimenin tam anlamıyla yine baltayı taşa vuruyor.
Neden mi?
Şöyle ki: “Büyük profesör” Türköne’nin 1930’ların faşist İtalya’sından alınma olduğunu iddia ettiği 19 Mayıs kutlamaları, 1916 yılından beri Osmanlı’da kutlanan “İdman Şenliği”nden esinlenerek gerçekleştirilmiştir.
Üstelik “İdman Şenliği”nin kutlandığı ay da yine Mayıs ayıdır.
Türk spor tarihinin ilk bayramı olarak değerlendirilebilecek İdman Şenliği, 12 Mayıs 1916 tarihinde Kadıköy’deki “Papazın çayırı” olarak bilinen, o zamanki adıyla “İttihatspor Sahası”, şimdiki adıyla “Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı”nda gerçekleştirilmiştir. Beden eğitimci Selim Sırrı Tarcan’ın Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileriyle toplu olarak gerçekleştirdiği bu şenlik, Osmanlı ülkesinde, sporun bir ‘bayram’ nedeni olarak algılandığını göstermesi bakımından ilgi çekicidir[1]
12 Mayıs 1916’da Kadıköy’de “Papazın çayırında” kutlanan “İdman Şenliği”ni anlamak için Osmanlı Genç Dernekleri’ni bilmek gerekir.
Osmanlı Güç (Genç-İzci) Dernekleri, 1914 yılında kurulmuştur. Genç Dernekleri’nin kuruluş nizamnamesinin 1. maddesi şöyledir:
“Genç evladı memleketi maddeten ve manen vatan müdafaasına hazırlamak ve ölünceye kadar kavi ve sağlam bir vatansever hasletini muhafaza etmesini temin maksadıyla berveci ati güç dernekleri teşkil olunur.
Evvela umum resmi mekteplerde, medreseler ve resmi, müesseslerde mecburi olarak genç dernekleri teşkil olunur.(…)”
Güç Dernekleri Nizamnamesi’nin 2. maddesine dayanılarak Harbiye Nezareti tarafından “Güç Dernekleri Talimatı” yayınlanmış ve Harbiye Nezareti’nde bir “Osmanlı Güç Dernekleri Müfettişi Umumiliği” kurulmuştur.[2]
“Osmanlı Güç Dernekleri ve buna bağlı bulunan izcilik dernekleri, askerliğe hazırlık mahiyetindedir. Resmi okullar müesseseler, medreseler için mecburi; özel okullar, ekalliyet (azınlık) okulları ve halk teşekkülleri için ihtiyaridir (seçmelidir).”[3]
Görüldüğü gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın başında, 1914 yılında, İttihatçılar, gençleri bedenen ve ruhen “idmanlı” ve “formda” tutmak için “Osmanlı Güç (Genç) Dernekleri”ni kurmuşlardır ve işte bu “Genç Dernekleri”, ilki 12 Mayıs 1916 olmak üzere “İdman Şenlikleri” düzenlemeye başlamıştır.
Şimdi sıkı durun! Çünkü şimdi “büyük profesör” Mümtazer Türköne gibilerin bilmedikleri, bilmek istemedikleri, onları çok şaşırtacak bir gerçeği açıklayacağım!
12 Mayıs 1916 tarihinden itibaren “İdman Şenlikleri” düzenlemeye başlayan bu Genç Dernekleri’nin 1916’daki Genel Müfettişi, Mustafa Kemal ATATÜRK’tür.
O günlerde sona ermiş olan Çanakkale Savaşı’nın Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal, Harbiye Nezareti tarafından, 1915 yılı Aralık ayı başında “Osmanlı Genç Dernekleri Müfettişi Umumiliği’ne” atanmıştır. Bu atamanın temel nedeni, Mustafa Kemal’le yıldızı bir türlü barışmayan Enver Paşa’nın, Mustafa Kemal’i etkisiz bir görevle “oyalamak” istemesidir. Ancak Mustafa Kemal “Osmanlı Genç Dernekleri Müfettişi Umumiliği” görevini gayet ciddiye alarak bazı önemli çalışmalar yapmıştır.
Mustafa Kemal’in bu görevdeyken yaptığı en önemli çalışmalardan biri “spor ve benden eğitimi” konusunda bir rapor hazırlayıp dönemin hükümetine sunmasıdır.
Mustafa Kemal’in o raporundaki bazı bölümler şunlardır:
“Harbiye Nezareti Osmanlı Genç Dernekleri Müfettişi Umumiliği
No: 11
Makam-ı Celil-i Uzma’ya
Mahrem
(…..)
Orduyu terhis ızdırabında bulunan yeni hükümet, 12 yaşından itibaren gençleri vatani ve milli bir gaye ve terbiye ile, yaşları ile mütenasip, fenni ve yeknesak bir surette yetiştirmek mecburiyetindedir. Bu bakımdan milletin en aydınlarını teşkil eden subaylardan okullarda ve genellikle dernekler teşkilatında öğretmen ve rehber sıfatıyla tercihen faydalanılması lazımdır. Bu suretle subaylarımızın hükümete mali bir yük teşkil etmeyecekleri gibi, en yararlı bir vazife ile görevlendirilmiş olacaklardır.
Genç Dernekleri Teşkilatı’nı verimli esaslara istinat ettirmek için Milli Savunma, Milli Eğitim ve Evkaf Bakanlıkları ile mahalli belediyeler ve teşkili düşünülen Cemaat-ı İslamiye’nin müşterek yardımları sağlanmalıdır.
Genç Dernekleri Umumi Müfettişliği’ne bağlı olmak üzere bölgelere göre dernekler müfettişlikleri ihdas edilmelidir.
Okullarımızda mesleki ve bedeni eğitim konusunda esaslı bir program ve faaliyet yoktur. Kulüplerde gençler, basit oyunlar ve fikirleri zehirleyen politika ile meşgul oluyor. Gençliğin gelişmesine yararlı başka bir cemiyet hemen yok gibidir. Bu gibi kulüp ve cemiyetlerde sağlığı koruma, iyi geçinme, fikri eğitim, anatomi ve fizyolojiye ait umumi derslerin konusu bile yer almıyor. (…)
Son zamanlarda Milli Eğitim okullarında sınırlandırılan beden eğitimi ders saatleri arttırılmalı, Genç Dernekleri ile alakalı görev ve kuruluşlar devam ettirilmeli ve köylere kadar esaslı bir şekilde yayılmaları sağlanmalıdır.
Spor kulüplerinin ıslahı ile müdavimlerine gençlik dernekleri teşkilatı ile de münasebet teşkil etmeleri kabul ettirilmelidir.
Gerek okullarda, gerek spor kulüplerinde ve cemiyetlerde Genç Dernekleri kıyafetinin kabulü, sağlığı koruma, sosyal eğitim, fizyoloji ve anatomi derslerinin öğretimi ve umum için gece derslerinin ihdası temin edilmelidir.
Cüz’i de olsa, bütçenin müsaadesi nispetinde ödenek sağlanmalıdır.
Bütün Genç Dernekleri’nin teşkilatına girecek olan fakir çocuklara memleketin sanatı ile mütenasip iş bulup sanatkar olarak yetiştirilmek sureti kişisel çalışmalarına dayanan geçimlerini sağlamaları öngörülmektedir.
Terbiyevi ve İçtimai Genç Dernekleri Mecmuası’nın eskiden olduğu gibi yayımına devam edilmelidir.
Vaktiyle astsubay okullarına 13-14 yaşındaki öğrencinin bile çantasız, silahlı talim ve terbiyeyi ifaya muktedir olduğunun tecrübe edilmesini istemiş idim. Bu talebim is’af edilmiştir. Binaenaleyh, kulüp ve okullarda nişan taliminin milli bir eğlence tarzından ihdası, milli bayramların ihyası ele alınmalıdır.
İzci, keşşaf veya spor kulübü adı altında vücuda getirilecek bütün teşkilat, Genç Dernekleri meyanında addedilerek, dernekler genel müfettişliğine bağlı olmalıdır. (…)
Genç Dernekleri Umumi Müfettişi Miralay Mustafa Kemal”[4]
Mustafa Kemal’in “spor ve beden eğitimi” konusunda hükümete önerileri, onun Osmanlı’da “sporun” ve “beden eğitimin” yaygınlaştırılmasını istediğini ve gençlerin askeri, kültürel, sosyal ve toplumsal gelişimleri için spor ve beden eğitiminin çok önemli olduğunu düşündüğü göstermektedir.
Mustafa Kemal’in Osmanlı Hükümeti’ne verdiği bu raporun 11. Maddesindeki “milli bayramların ihyası ele alınmalıdır.” ifadesi çok dikkat çekicidir. Mustafa Kemal’in bu önerisi dikkate alınarak 12 Mayıs 1916 tarihinden itibaren Osmanlı’da bir “milli bayram” havasında “İdman Şenlikleri” düzenlenmeye başlanmıştır.
Araştırmacı Ergun Hiçyılmaz, 11 Şubat 1977 tarihinde Tercüman gazetesinin spor sayfasında, Mustafa Kemal’in bu raporunu yayımlamış ve şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“İzcilik (keşşaflık), bu biçim ve özle oluşurken Atatürk, Genç Dernekleri Müfettişi olarak spor ve gençlik kavramının tam içinde bulunuyordu. Miralay (Albay) rütbesindeki Atatürk, hem denetleyici hem de uygulama alanının içinde faal bir sporcu olarak çalışıyordu. Mustafa Kemal, bu çalışmalar sonunda elde ettiği bilgileri, bulduğu çareleri sıralıyordu. Mustafa Kemal, Genç Dernekleri yönetmeni olarak hazırladığı bu raporu Harbiye Nezareti’ne vermişti.”[5]
Hükümet, Mustafa Kemal’in raporunu dikkate almış ve 17 Nisan 1916 günü “Genç Dernekleri Teşkili Hakkında Kanunu Muvakkat ve Talimatnamesi”ni yürürlüğe koymuştur.[6]
Genç Dernekleri Talimatnamesi’nin 12. Maddesi’nde, “Umum Osmanlı Genç Derneklerinin yürüyüş halinde ‘Dağ Başını Duman Almış’ şarkısını terennüm edecekleri” belirtilmiştir.[7]
Bu marş, İsveçli besteci Feliks Körling’e aittir. Yüksek Beden Eğitimi öğrenimi aldığı İsveç’ten yurda dönen Selim Sırrı Tarcan, bu marşı getirip güfte yapılması için Ali Ulvi Bey’e vermiştir. 1915 yılında güfte yapılan bu marş, ilk defa İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’nda söylenmiştir. İlk söylenişinden itibaren çok beğenilen bu marş çok kısa bir zamanda yurdun dört bir yanına yayılmıştır.
İşte, daha sonra Kurtuluş Savaşı’nın ve Atatürk Devrimi’nin “Gençlik Marşı” biçiminde dillere düşecek olan bu “Dağ Başını Duman Almış” marşı, 12 Mayıs 1916 tarihinde, Kadıköy’de Papazın çayırında yapılan o ilk “İdman Şenliği”nde Selim Sırrı Tarcan tarafından şenliğe katılan öğrencilerce seslendirilmiştir.[8]
Mustafa Kemal’in Genç Dernekleri Başkanı iken hükümete verdiği rapor doğrultusunda Selim Sırrı Tarcan’ın hazırladığı “Genç Dernekleri Kanunu Muvakkat Talimatnamesi”nin 12 maddesinde yer alan “Dağ Başını Duman Almış” marşını çok geçmeden Mustafa Kemal de öğrenmiştir.[9]
Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmış ve bir hafta kadar sonra da Samsun’dan Havza’ya geçmiştir. Mustafa Kemal 1919 Haziranı’nda Samsun’dan Havza’ya giderken, otomobilinin bozulması üzerine, otomobilinden inerek mahiyetindekilerle birlikte yürümeye başlamıştır. İşte bu yürüyüş sırasında bir ara dudaklarından, bu “Dağ Başını Duman Almış Marşı” dökülmeye başlamıştır.
Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’na başlarken bizzat söylediği “Dağ Başını Duman Almış Marşı”, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Cumhuriyetin en önemli “sembol” marşlarından biri olarak sıkça söylenmeye başlanmıştır.
20 Haziran 1938 tarihinde 19 Mayıs, Gençlik ve Spor Bayramı olarak kabul edilirken bu bayramın marşı olarak da “Dağ Başını Duman Almış Marşı” kabul edilmiştir.[10]
Cumhuriyet’in ilk yıllarında spor ve beden eğitimi konusunda Osmanlı Devleti’nden aynen devralınan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı, Türkiye Cumhuriyeti’nin, sporu ulusal ölçekte örgütleyen ilk üst spor kurumu olma özelliğini taşımıştır. Kurum, 1923 yılında yürürlüğe giren bir kararnameyle, ‘kamu yararına hizmet eden kurumlardan biri’ olarak kabul edilmiştir. Bu karar, “devrimci kadronun” sporu kamu hizmeti olarak gördüğünü gösteren önemli bir belge niteliğindedir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı, “federatif” bir yapı içinde, özel kulüplerin kendi kendilerini yönetimi ilkesiyle çalışmakta ve sporu kişilerin / kulüplerin malı olarak kabul etmektedir. Cumhuriyet yönetimi, sporun örgütlenmesini kulüplerin kendilerine bırakmıştır.[11] Yani “faşist” değil “özgürlükçü” ve “özerk” bir anlayış söz konusudur.
Şimdi taşları üst üste koyalım:
« 1914 yılında “Osmanlı Güç (Genç) Dernekleri” kurulmuştur.
« Mustafa Kemal, Aralık 1915’te “Genç Dernekleri Genel Müfettişliği”ne atanmıştır.
« Genç Dernekleri Genel Müfettişi Mustafa Kemal, 1916 yılı başlarında hükümete “spor ve beden eğitimi” konulu bir rapor vermiştir.
« Mustafa Kemal’in Osmanlı Hükümeti’ne verdiği bu raporun 11. Maddesindeki “milli bayramların ihyası ele alınmalıdır.” ifadesi çok dikkat çekicidir.
« Bu rapor doğrultusunda Selim Sırrı Tarcan tarafından hazırlanan “Genç Dernekleri Teşkili Hakkında Kanunu Muvakkat ve Talimatnamesi”, 17 Nisan 1916 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
« Genç Dernekleri Talimatnamesi’nin 12. Maddesi’nde, “Umum Osmanlı Genç Derneklerinin yürüyüş halinde ‘Dağ Başını Duman Almış Marşı’nı söyleyecekleri”, belirtilmiştir.
« 12 Mayıs 1916 tarihinde Kadıköy’de Papazın çayırında, Selim Sırrı Tarcan başkanlığında ilk “İdman Şenliği” düzenlenmiştir. Tarcan, bu şenlikte “Dağ Başını Duman Almış Marşını” söyletmiştir.
« Mustafa Kemal, Haziran 1919’da Samsun’dan Havza’ya giderken “Dağ Başını Duman Almış Marşını” söylemiştir.
« 20 Haziran 1938 tarihinde 19 Mayıs, “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edilirken “Dağ Başını Duman Almış Marşı” da bu bayramın marşı olarak kabul edilmiştir.
Kısacası, 19 Mayıs kutlamaları,“büyük profesör” Mümtazer Türköne’nin iddia ettiği gibi 1930’ların faşist İtalya’sından alınmış “faşist bir ritüel” değil; ilki 12 Mayıs 1916’da Osmanlı’da kutlanan “İdman Şenliği”nden esinlenerek 1938’den itibaren kutlanmaya başlanmış “gençlik ve spor” bayramıdır. Üstelik bu öyle bir esinlenmedir ki, 1916’daki “İdman Şenliği”nde kullanılan “marş” bile aynen 1938’de kutlanmaya başlanan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı”nda kullanılmıştır.
Ayrıca, 19 Mayıs, Atatürk döneminde (ki bu bir yıldır) sadece “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmıştır. 19 Mayıs’ın “Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanması” 12 Eylül Darbesi’nden sonradır.
“Ölümsüz olmak için şehirlerin temellerine sığınmak gerekmez” diyerek adını hiçbir şehre vermeyen Atatürk, hatırlanmak için de hiçbir bayrama adını vermemiştir.
Şimdi “büyük profesör” Mümtazer Türköne’nin şu satırlarını tekrar hatırlayalım:
“Yobazlık tam olarak böyle bir şey olmalı. Bir şeyi hiç sorgulamadan, anlamı üzerinde hiç düşünmeden, bir çift öküzün tarla sürerken yanında gördüğü izi takip etmesi gibi hûşû içinde tekrarlamak…”
Ve şimdi soralım!
Acaba öküz kim?
Not: Fransa’da yayınlanan “L’ Auto” adlı Spor Dergisi, Kasım 1938 sayısında Atatürk’ü “Dünyada ilk defa beden eğitimini zorunlu kılan devlet adamıydı” diye tanımlamıştır.
Cumhuriyet tarihi yalancılarına cevap vermeye devam edeceğim….
[1] Cem Atabeyoğlu, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Spor”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, C.6, s.1478; Kurthan Fişek, Türkiye Spor Tarihi, İstanbul, 1985, s. 88.,[2] Haluk San, Türk Spor Tarihinde Atatürk, 2.bs, İstanbul, 1999, s. 55,56.,[3] age, 56.,[4] “Atatürk Diyor ki”, İz Dergisi Özel Sayısı, Türkiye İzciler Birliği Yayını, 15 Aralık 1973, s.2; San, age, s.58-61.,[5] Tercüman, 11 Şubat 1977.,[6] San, age, s.62.,[7] age, s. 73.,[8] İbrahim Ural, Bu da Bilmediklerimiz, İstanbul, 2009, s.79.,[9] San, age, s.74.,[10] Meydan Larousse, C.5, s.98; San, age, s.74; Ural, age, s. 80.,[11] Hilal Akgül, “Cumhuriyet Dönemi Spor Adamlarından Burhan Felek” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S.49, C. XVII, Mart, 2001.
Sinan MEYDAN 21 Mayıs 2011
İLK KURŞUN

19 Mayıs 2011 Perşembe

Samsun'un "Gazi Günü" ya da 19 Mayıs Bayramı

Milletlerin hayatında önemli günler vardır. Bunlar ya sevinçle, coşkuyla kutlanan gurur günleri, ya da üzüntüyle hatırlanan felâket anlarıdır. Her iki halde de millî bilinç kuvvetlenir ve birlikte yaşamak arzusu artar. Çünkü millet, kıvançta ve tasada birleşebilen, aynı duyguları paylaşabilen dinamik bir organizmadır. Toplumun dinamiğini harekete geçiren olgular arasında millî günler ve bayramlar başlıca yeri işgal ederler. Malatya mebusu Feyzi Efendi’nin 23 Nisan 1921’de söylediği gibi, “mukaddes günleri takdir etmezsek, o günlerin kıymeti kalmaz”1 Bu konuda Edhem Veysi Bey2 de “Gazi Günü” münasebetiyle yazdığı makalede diyordu ki: “Millî hayatta bayram ve törenlerin pek büyük tesiri vardır. Milletler ve bilhassa bizim gibi üst üste inkılâp geçirmiş olan cemiyetler, sadece bir veya iki defa mazi hatıralarını ihyaya girişirlerse istikbalde yönelinecek istikameti belirlemiş olurlar. Mazi ara sıra yoklanılmalıdır. Orada mevcut menkıbeler, kahramanlık ve hatta hıyanetler ve cinayetler yadedilmelidir. Tâ ki iyinin kadri ve kötünün hakkı belirlenmiş olsun”3. Bu açıdan bakıldığında, 19 Mayıs’ın anılmağa değer olaylardan biri olduğu şüphesizdir. Ancak söz konusu olayın, resmî bayram sayılması, diğer bayramlarımız gibi ülke genelinde kutlanması yıllar sonra, 1938’de gerçekleştirilebilecektir.

Millî Mücadele ve Cumhuriyet Tarihimizin önemli olayları, ya mahallî günler, ya da millî bayram ve genel tatil günleri şeklinde kutlanmaktadır. Bir günün bayram sayılması, her şeyden önce yasa ile mümkün olabilmektedir. Çünkü devlet daireleriyle, özel ve resmî kuruluşların, kendilerinden beklenen işleri durdurarak çalışmalarına ara vermeleri düzensizliğe yolaçar. Bayramlar, yasa koyucu tarafından tesbit edilir, yasa ile kaç gün tatil yapılacağı ve bunu hangi devlet organının ya da organlarının icra edeceği belirlenir.

Millî Mücadele döneminin ilk bayramı, “23 Nisan Bayramı”dır. TBMM’nin açılışımı birinci yıldönümünde, 23 Nisan 1921’de kabul edilmiştir. 112 sayılı iki maddelik kanunun birinci maddesinde 23 Nisan millî bayramlardan sayılıyor, ikinci maddesinde yayımı tarihinden yürürlüğe gireceği ve yürütülmesinden TBMM’nin sorumlu olduğu belirtiliyordu. 23 Nisan, bayram olarak kabul edilince, o gün Meclis’te başka oturum yapılmamış ve pazartesi toplanılmak üzere çalışmalara ara verilmiştir4. 23 Nisan, bundan sonra her yıl 23 Nisan Bayramı, müteakip senelerde 23 Nisan Çocuk Bayramı ve 1935’ten itibaren de Ulusal Egemenlik Bayramı olarak kutlanmıştır.

Millî Mücadele döneminin ikinci bayramı, “Hakimiyet Baramı”dır. Saltanatın kaldırıldığı günün ertesi, yani 2 Kasım günü, o sene 12 Rebiulevvel’e tekabül etmişti. 12 Rebiulevvel, Hz. Peygamber’in doğum günü olarak kabul edildiğinden, aynı gece Mevlid Kandiliydi. Yozgat mebusu Süleyman Sırrı Bey, bir önerge ile hem mevlid-i nebeviyi ve hem de alınan karan kutlamak için dua okunmasını ve mutad olduğu üzere top atılmasını, Burdur mebusu İsmail Suphi Bey de bu günün millî bayram olarak ilânını teklif ettiler. İcra Vekilleri Reisi Rauf Bey, her iki teklifteki hususları birleştirerek, 1-2 Kasım gecesi ile ertesi günün bayram kabul edilmesini önerdi. Bu teklif, sevinçle karşılandı. El kaldırmak suretiyle yapılan oylamada prensip itibariyle benimsendi. Kanun şeklinde tesbiti sonraya bırakıldı5. Rauf Bey, 2 Kasım’da Sivas mebusu sıfatıyla, 12 Rebiulevvel yani 2 Kasım’ın, “vilâdet kandili ile beraber aynı zamanda milli bayram olarak kabulü için” TBMM Başkanlığına bir yasa teklifi sundu. Üç maddelik bu önergenin birinci maddesinde 12 Rebiüllevvel gecesi ile gününün Hakimiyet Bayramı sayılması, ikinci maddesinde kabulü tarihinden yürürlüğe girmesi, üçüncü maddesinde de icrasına TBMM’nin memur edilmesi isteniyordu. Söz konusu önerge, aradan bir yıl kadar bir zaman geçtikten sonra, Cumhuriyet’in ilânından beş gün önce 24 Ekim 1923’te Meclis’te görüşülerek kabul edildi6. 362 sayılı Hakimiyet Bayramı Kanunu, 1935’te 2739 Sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılacaktır.

Üçüncü bayramımız, “Cumhuriyet Bayramı”dır. 29 Ekim 1923’te TBMM, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda yaptığı değişiklikle, hükümet şeklini cumhuriyete dönüştürdü. Aynı gece, 101 pare top atılmak suretiyle Cumhuriyet’in kutlanması Meclis’çe kararlaştırıldı7. Ertesi sene Cumhuriyet’in ilânı günü, şenliklerle kutlandı. Fakat bunun bir kanunla tesbiti daha sonra gerçekleştirilmiştir. Konu ile ilgili olarak, Hariciye Vekâleti’nce düzenlenen ve hükümet tarafından TBMM’ne sevkedilen 2 Şubat 1925 tarihli kanun teklifinde, 29 Ekim’in millî bayram sayılması isteniyor ve gerekçesi şu şekilde açıklanıyordu: “medenî ülkelerden her biri kendisi için millî bayram olmak üzere tek bir gün kabul etmiştir. Her millet bu şekilde belirlediği günü, resmî özel gün sayarak yalnız o günü gerek ülke içinde, gerek dış temsilciliklerinde millî törenle icra eder... Yabancılara da kutlattırılması gereken, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve milletimizin resmî özel gününü öteki medenî ülkeler gibi bir gün olarak belirlemek lâzımdır. O gün ise Cumhuriyet’in ilânı günü olan 29 Ekim’den başkası olmamalıdır” Hemen ifade etmek gerekir ki bu teklif, dinî ve o zamana kadar kabul edilmiş millî bayramlarımızı ilgaya yönelik değildir. 23 Nisan Bayramı ile Hakimiyet Bayramı yine kutlanmaya devam etmektedir. Bu itibarla, yurt içinde kutlamakta olduğumuz millî bayramlarımıza bir üçüncüsü ilâve edilmiş, yurt içinde ve yurt dışında kutlanması gereken tek bayramımız tesbit edilmiş bulunmaktadır. Hükümetin teklifi, Meclis Anayasa Komisyonu’nda görüşülerek 18 Nisan 1925’te karara bağlandı ve 19 Nisan’da TBMM’nde kabul edildi. 628 sayılı üç maddelik kanunun birinci maddesinde içeride ve dışarıda devlet adına yapılacak bayram töreninin 29 Ekim olduğu, ikinci maddesinde bu kanunun yürütülmesinden hükümetin sorumlu bulunduğu, üçüncü maddesinde de yayımı tarihinden yürürlüğe gireceği belirtiliyordu8. Böylece Cumhuriyetin ilânı, 29 Ekim 1925’ten itibaren, içeride ve dışarıda millî bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Dördüncü bayramımız, 30 Ağustos “Zafer Bayramı”dır. Millî Mücadelemizin dönüm noktası olan ve düşmana nihai darbenin vurulduğu 30 Ağustos günü, 1924’te Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın katıldığı bir törenle ilk kez Afyon’da kutlanmıştı9. Bugünün bayram sayılması hakkındaki kanun tasarısı Müdafaa-ı Milliye Vekâleti tarafından hazırlanarak 7 Ocak 1926’ da Bakanlar Kurulu’na getirilmiş, 27 Ocak’ta Bakanlar Kurulu’nda görüşülerek TBMM’ne şevkine karar verilmiştir. TBMM, 1 Nisan 1926’da yasa tasarısını kabul etti. 795 Sayılı Zafer Bayramı Kanunu’nun birinci maddesinde 30 Ağustos gününün Cumhuriyet ordu ve donanmasının zafer günü olduğu, ikinci maddesinde kara, deniz ve hava kuvvetleri tarafından kutlanacağı ve bugün askerî dairelerin tatil olunacağı, üçüncü maddesinde yayımı tarihinden yürürlüğe gireceği, dördüncü maddesinde de icrasına Müdafaa-ı Milliye ve Bahriye Vekillerinin memur edildiği belirtiliyordu10. Şu halde 30 Ağustos, 1926’dan beri millî bayram olarak kutlanmaktadır.

Görülüyor ki Cumhuriyet Türkiyesi’nin bayram günleri, ayrı ayrı yasalarla (112, 362, 628 ve 795 Sayılı Kanunlarla) tesbit edilmiş olduğu halde, 19 Mayıs’la ilgili olarak böyle bir düzenleme yapılmamış ve bugün resmen bayram olarak ilân edilmemişti. 19 Mayıs’ın ayrı tutulmasının, millî bayramlarımız arasında yer almamasının sebebi ne olabilirdi? Hemen belirtmek gerekir ki 1926’ya kadar yasalarla kabul edilen dört millî bayramımız, niteliği itibariyle 19 Mayıs’tan farklı görünmektedir. 19 Mayıs 1919’da Osmanlı Hükümeti’nin sıradan sayılabilecek icraatlarından biri gerçekleşmişti. Bu olay, o anda ülke gündeminin ilk sırasında yer almıyordu. Hemen herkes, hükümet, basın, halk İzmir’in işgali hadisesiyle meşguldü11. Paris Barış Konferansı ve Osmanlı Barışı gündemden hiç düşmemişti ve hâlâ sıcaklığını muhafaza ediyordu. Böyle bir ortamda Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gelişi o kadar dikkati çekmemiş, basın bile bu olaydan çok fazla sözetmemişti12. Anlaşılacağı üzere 19 Mayıs, bir sonuç değil, bir başlangıçtı. Sonuçları itibariyle önemli bir gündü. Eğer sonuçları bu derecede büyük olmasaydı, hiç şüphesiz unutulup gidecek, belki bundan hiç bahsedilmeyecekti. Halbuki 112, 362, 628 ve 795 sayılı Kanunlarla kabul edilen bayram günlerine bakılacak olursa, bunların, önemli girişimlerin, büyük çabaların ve çalışmaların sonuçları olduğu görülür. Üstelik bu günler daha işin başında, ülke gündemini birinci derecede meşgul etmiş, gündemin ilk sıralarında yer almışlardı. TBMM’nin açılması, millet egemenliğinin fiilen uygulamaya konulduğu, İstanbul’daki yönetimin bir yana itildiği, başlangıcı ve sonuçları itibariyle önemli bir gündür. 30 Ağustos’ta saldırgan düşmana kesin darbe indirilmiştir. 1 Kasım’da altıyüz yıllık Osmanlı yönetimine resmen son verilmiştir. 29 Ekim’de devletin hükümet biçimi değiştirilmiş, Cumhuriyet ilân edilmişti. Bütün bunlar gerçekleştirildikleri anda birinci dereceden ve Türk toplumunun her kesimini ilgilendiren olaylardır.

1926’ya kadar yasalarla kabul edilen bayram günleri, “genellik” niteliği de taşımakta idiler. Belki 19 Mayıs, daha özel, mahallî bir gün olarak kutlanabilirdi. Tıpkı 3 Temmuz (1919), 23 Temmuz (1919), 4 Eylül (1919) vb. gibi. Fakat Samsunlular, ya 19 Mayıs’ın resmî bayram günü olarak yasayla onaylanmasını beklediklerinden, ya da bugünün unutulmasına gönülleri razı olmadığından, 1926’da 19 Mayıs’ı “Gazi Günü” ilân ederek kutlama törenleri düzenlediler. Bundan sonra 19 Mayıs, programlı törenlerle her sene kutlanmaya devam etti. 1927 yılı kutlamaları münasebetiyle vilâyet gazetesinde yer alan bir yazıda deniliyordu ki: “Samsunlular, tarihin kendilerine bahşettiği bu şerefli fırsatı fevtetmeyerek vak’ayı geçen sene tesbit ve memleket (yani Samsun) hesabına bir bayram olarak kabul eylediler. Bu bayram iki senedir büyük tezahüratla tes’id olunuyor. Bundan sonra da devren alâ devr tes’id olunacağına şüphe edilemez. Fakat gönül pek arzu ederdi ki istiklâl ve inkılâp tarihinde pek mühim olan bugün, umum vatan için tebcil ve tes’id olunsun. Bu gün de inkılâp ve ihtilâlin başlangıcı olmak hasebiyle sair bayramlar arasına girsin”13. Bu yazıdan anlaşılacağı üzere Samsunlular, 19 Mayıs’ın diğer dört millî bayramımız gibi bir yasayla resmî bayram ilân edilmesini bekliyorlardı.

Burada yeri gelmişken, 1927 ve 1928 yıllarında icra edilen 19 Mayıs’ı kutlama törenlerinden sözedelim. Çünkü bu törenler, günümüze kadar süregelen Samsun’daki 19 Mayıs törenlerinin esasını teşkil etmektedir. 1927’de Vilâyetçe hazırlanan kutlama programı önce Samsun gazetesinde yayınlanmış14, daha sonra el ilânları şeklinde halka dağıtılmış ve şehrin belirli yerlerine asılmıştır15. Bu program gereğince, törenlere fabrika ve demiryolu kuruluşlarının düdüklerini çalmasıyla başlanmış, parktaki töreni müteakip Gazievi’nin önüne gelinmiş ve orada günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapılmıştır. Nitekim Gazievi, 1926’da Samsun halkı tarafından “Büyük Kurtarıcı” ya hediye edilmişti. Gazievi’nin önündeki törenden sonra Mecidiye Caddesi’ni takiben belediye binasına gidilmiş, akşam da belediyede bir şükran balosu, gece şehirde fener alayları düzenlenmiştir.

Öte yandan Samsun gazetesinde konu ile ilgili makaleler yayınlanmış, kutlama törenleri hakkında haberlere geniş ölçüde yer verilmişti. Edhem Veysi Bey, “Gazi Günü” unvanlı makalesinde şunları yazmaktaydı: “Ordu müfettişi nâmı altında memleketimize ayak basan bu simadan o zaman kimse bir şey anlamamıştı.. Çünkü o zaman memleket kafası yerinde anlayacak vaziyette değildi. Muhtelif ve müttezâ kavgaların hasıl ettiği hây-hûy içinde kendinden geçmiş gibi idi. O büyük sima, burada bir hafta sessiz durdu. Etraf ve eknaht dinledikten sonra mekânı Anadolu içlerine nakletti. İşte o zaman o büyük simadan bir şeyler okunmağa başladı. Meğer o sima, o zât, o zekâ ordu müfettişi değil, bir vatan mübeşşiri imiş... üç sene sonra vatanın nail olacağı şerefli istiklâlini müjdeliğe gelmiş...

“Samsun, bunu o gün anlamamış ise herkes gibi mazurdur. Çünkü o beşaretin cihanı hayrette bırakan mevzu ve medlulünü idrak eylemekte cihan dahi izhâr-ı acz eylemiş idi...

“Her ferd ve her memleket bu cihanşümul cidal ve zaferden payını alsın diyoruz. Ortada taksim-i ganaim yok. Hisse-i şeref ve zafer var... Pek sarih olarak malûmdur ki böyle bir nasib davasındaki hakkımızın mertebesi yüksektir. Belki de birincidir. Çünkü Anadolu’yu kurtarmağa gelen o büyük Türk, Anadolu toprağı olarak ilk adımını Samsun iskelesine atmıştır”16.

1927 yılı 19 Mayıs kutlamalarının bir diğer yönü de parkta halk tarafından yaptırılacak olan Gazi heykelinin temelinin atılması ve İş Bankası Samsun şubesinin açılmasıydı. Gerek temel atma ve gerekse İş Bankası şubesinin açılış törenleri parlak bir şekilde icra edilmiş, bu sene 19 Mayıs daha görkemli bir tarzda kutlanmıştı. İş Bankası Samsun şubesinin açılışında bulunmak üzere Ticaret Vekili Rahmi Bey Ankara’dan, İş Bankası Genel Müdürü Celâl Bey de İstanbul’dan gelip törenlere katılmışlardı17.

19 Mayıs’ın mahallî bir gün olarak törenlerle kutlanması, öteki vilâyetler için de örnek teşkil etti. Onlar da Gazi ile ilgili günlerini anmaya, mahallî günler düzenlemeye başladılar. Sivas Kongresi, Millî Mücadelemizin önemli hadiselerinden biri idi. O nedenle, kongrenin başlangıç tarihi olan 4 Eylül, 1927’de Sivas’ta özel mahallî gün kabul ve ilân edilerek, bu günü anmak için hazırlıklar yapıldı. Bu çerçevede tarihî kongrenin toplandığı lise binasında “Gazi Köşesi” adıyla bir yer ayrıldı18.

1928 senesi 19 Mayıs kutlamaları için yine önemli hazırlıklar yapıldı. Halk Fırkası, Belediye ve Park önünde taklar inşa edildi19. İlk tören, saat dokuzda Gazi Paşa’nın karaya ayak bastıkları iskele hizasında, okulların, askerî birliklerin, askerî ve mülkî erkân ile memurların ve halkın toplanmasıyla başladı. Bando eşliğinde geçit resmi yapıldı. Bu ilk törenden sonra, kutlamalara katılanlar Saathane Meydanı’na geçmiş, burada bir süre bekledikten sonra Mecidiye Caddesi yoluyla Gazievi önüne gitmişlerdir. Gazievi önündeki törende günün önemini belirten konuşmalar yapılmış, bando marşlar çalmış ve kutlamalara nihayet verilmiştir. Aynı gün, diğer bir etkinlik de Gazievi’nin açılmasıydı. Gazievi ziyaretçiler tarafından gezilmiş ve bundan böyle devamlı olarak ziyaretçilere açık tutulmuştur. Şehrin manzarası görülmeye değerdi. Her taraf baştan başa bayraklar ve defne dallarıyla donatılmış, bütün kuruluşlar, mağazalar, dükkânlar rengârenk süslenmişti. Daha önceki kutlamalarda olduğu gibi, gece fener alayları ve belediyede şükran balosu düzenlenmişti20.

Samsun’da halkın coşkusuna basın da katılmış, daha doğrusu bu coşkuya tercüman olmuştu. Edhem Veysi Bey, konu ile ilgili olarak yazdığı makalede, 19 Mayıs’ın “üçüncü defa” ve fakat “dokuzuncu yıldönümü olarak” kutlandığını belirterek, “Bu tarihin Samsun’dan başlamasıdır ki memleketimiz için yegâne şeref teşkil eyler... Bugün, her sene tes’id edilmelidir. Çünkü bugünkü halâsı, bugünkü rehâ ve selâmeti ve nihayet bugünkü hakikat ve hürriyeti temin eden cidalin başıdır”21 diyordu. Görülen odur ki 19 Mayıs, resmî bir bayram olarak değil, fakat geleneksel mahallî bir gün olarak kutlanmaktaydı. Bugünün Samsun’a özgü olması, ona verilen değerin artmasına, coşku ve heyecanın çoğalmasına sebep oluyordu.

Öte yandan İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ve Bakanlar Kurulu’nca TBMM’ne şevki kararlaştırılan “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” tasarısı, 20 Mayıs 1935’te Meclis İçişleri Komisyonu’nda görüşüldü. Komisyon, tasarı metninde bazı değişiklikler yaptıktan sonra, 23 Mayıs 1935’te tasarıyı TBMM Başkanlığı’na sundu22. Meclis Genel Kurulu’nun 27 Mayıs günkü birleşiminde müzakere olunan söz konusu tasarı, aynı gün kabul edildi. Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2739 sayılı kanunun birinci maddesinde yurtiçi ve yurt dışında kutlanacak ulusal bayramın Cumhuriyetin ilânı olduğu belirtilmiş, ikinci maddesinde genel tatil günleri sıralanmıştır. Buna göre, 30 Ağustos Zafer Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı, 1 Mayıs Bahar Bayramı, 1 Ocak Yılbaşı Günü olarak kabul edilmiş ve ayrıca Şeker Bayramı’nda üç, Kurban Bayramı’nda dört gün tatil yapılması kararlaştırılmıştır. Kanunun üçüncü maddesi ile hafta tatilinin pazar günü olduğu, dördüncü maddesi ile önceki düzenlemelerin yürürlükten kaldırıldığı, beşinci maddesi ile yayımı tarihinden yürürlüğe gireceği ve altıncı maddesi ile de icrasından Bakanlar Kurulu’nun sorumlu olduğu belirtilmiştir23. Bu yasa ile 1926’ya kadar dört ayrı kanunla kabul edilmiş bulunan dört milli bayramdan üçü muhafaza olunurken, bir bayram, yani 1 Kasım Hakimiyet Bayramı yürürlükten, kaldırılmıştır. Aynı yasada 19 Mayısla ilgili herhangi bir ifadenin bulunmadığı ve dolayısıyla 19 Mayıs’ın bayram olarak kabul edilmediği görülmektedir. Halbuki Atatürk, bugüne çok değer vermiş, Büyük Nutku’nu 19 Mayıs’la başlatmış, kendisine doğum gününü soranlara “neden 19 Mayıs olmasın” cevabını vermişti. Samsun halkının beklentisi, isteği ve coşkusu kadar, “Atatürk’ün özel ilgisi”24 de bugünün millî bayramlarımız arasında yer almasını sağlamıştır.

Atatürk, 19 Mayıs gösterilerini ölümünden altı ay kadar önce, Ankara’da 19 Mayıs Stadyumu’nda son kez izledi25. Ulu Önder, Türk gençliğine ve Türk sporculuğuna bugünün tahsis edilmesini istiyordu. O nedenle, İçişleri Bakanlığı’nın 2739 Sayılı Kanunun 2. maddesine bir fıkra eklenmesi hususunda hazırlamış olduğu yasa tasarısı, Bakanlar Kurulu’nda görüşülerek, 1 Haziran’da TBMM Başkanlığı’na sunuldu. Meclis İçişleri Komisyonu’nda müzakere olunan tasarı, 8 Haziran’da Meclis Başkanlığı’na takdim edildi26. Meclis Genel Kurulu, söz konusu tasarıyı, 13 Haziran’da birinci kez, 20 Haziran’da ikinci kez görüşüp kabul etti27. Böylece 20 Haziran 1938 tarih ve 3466 sayılı Kanunla 2739 Sayılı Kanun’un ikinci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiş oldu: “G) Gençlik ve Spor Bayramı, Mayıs’ın 19 ncu günü”28.

Görüldüğü üzere, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 20 Haziran 1938’de, ondokuzuncu yıldönümünden sonra, bir yasa ile kabul edilmiştir. Halbuki Samsun’da 1926’dan, yedinci yıldönümünden itibaren “Gazi Günü” ya da 19 Mayıs Bayramı adıyla kutlanıyordu. Cemal Kutay, 19 Mayıs’ın ayrıca bayram olarak kutlanması kararını, Atatürk’ün hastalığının acı bir gerçek olarak ortaya çıkmasıyla ilgili görmektedir29. Sebep ne olursa olsun, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, kaynağını Samsun’un “Gazi Günü”nden almış bulunan millî bir bayramımızdır.
Prof. Dr. Dursun Ali Akbulut
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 33, Cilt: XI, Kasım 1995


1. TBMM Zabıt Ceritesi, C. 10, Ankara 1958, s. 70.
2. Canik Sancağı, Cumhuriyetin ilânından bir kaç gün önce, 1923 yılı Ekim ayı başlarında vilâyete tahvil olunmuştu (Haber, 15 Teşrinievvel 339/15 Ekim 1923). Samsun Canik vilâyetinin merkezi idi. Vilâyet gazetesi “Samsun”, 1926’da yayın hayatına başlamıştı. Haftada iki gün, pazar ve salı günleri çıkan bu gazetenin başyazarı Edhem Veysi Bey’di.
3. Samsun, 22 Mayıs 1928, N. 216. Metin kısmen sadeleştirilmiştir.
4. TBMM Zabıt Ceritesi, C. 10, s. 69-74. Görüşmeler sırasında bazı mebuslar, bugünün kanunla millî bayram sayılmasına karşı çıktılar. Konya mebusu Vehbi Efendi, “... bu gibi bayramlar milletin kabinden doğar. Zahirde nümayişle bayram olmaz”. Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey de “... umum milletin takdir ve tasvibettiği bir gün bayram olur... bunu son gayenin istihsaline bırakalım” diyerek teklifin aleyhinde konuştular. Öte yandan teklifin lehinde söz alanlardan Bursa mebusu Muhiddin Baha Bey “... bugünü yevmi milli tanımak şerefi millete aittir... neticemiz muzaffer olmaktır... binaenaleyh bu millî bayramı üç sene sonraya tehire lüzum yoktur” demekte, Kırşehir mebusu Müfid Efendi, bugünün her bayramdan daha ziyade takdis edilmesi gerektiğini söylemekte, Saruhan mebusu Refik Şevket Bey de bütün şereflerin, bütün başarıların başlangıcının 23 Nisan olduğunu belirtmekteydi.
5. TBMM Zabıt Ceridesi, C. 24, Ankara 1960, s. 315-316.
6. TBMM Zabıt Ceritesi, Devre II, C. I, Ankara, ? , s. 14-16; Gotthard Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, C. II, Ankara 1973, s. 43.
7. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre II, C. 3, Ankara, ? , s. 99.
8. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre II, C. 18, (Ankara) 1976, s. 164-167.
9. Geniş bilgi için bkz. Prof. Bedrettin Tuncel, Atatürk ve 30 Ağustos Zaferinin ilk Kutlanışı, Ankara 1972.
10. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre II, C. 24, Ankara, ? , s. 7-9.
11. İzmir’in işgalini müteakip ülkenin her tarafında mitingler yapılmış, ilgili makamlara protesto telgrafları çekilmiş, kamuoyu günlerce bu olayın etkisi altında kalmıştı (Prof. M. Tayyib Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, Birinci Kitap, Ankara 1959, s. 87-90. B. Sıtkı Baykal, “İzmir’in Yunanlılar Tarafından işgali ve Bu Olayın Doğu Anadolu’daki Tepkileri”, Belleten, XXXIII (1969), s. 517-575.).
12. Bkz. Zeki Saruhan, “İstanbul Basınında Mustafa Kemal”, Yıllar boyu Tarih, 10 (Ekim 1984), s. 24-28.
13. Samsun, 24 Mayıs 1927, N. 118.
14. Samsun, 15 Mayıs 1927, N. 115.
15. Samsun, 17 Mayıs 1927, N. 116.
16. Samsun, 15 Mayıs 1927, N. 115.
17. Samsun, 22 Mayıs 1927, N. 117.
18. Samsun, 28 Ağustos 1927, N. 144.
19. Samsun, 17 Mayıs 1928, N. 215.
20. Samsun, 22 Mayıs 1928, N. 216.
21. Samsun, 22 Mayıs 1928, N. 216.
22. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, C. 3, Ankara 1935, s. 2-4.
23. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, C. 3, Ankara 1935, s. 302-304. TBMM Kavanin Mecmuası, devre V, C. 15, Ankara 1935, s. 411.
24. “Milli Mücadele’nin İki Yüzü”, Sabah Gazetesi, 11.6.1995. Sayın ismet Bozdağ, Şükrü Kaya’dan duyduklarını Nuriye Akman’a şöyle anlatıyor: “Yıl 1936. Günlerden 19 Mayıs. Atatürk Dolmabahçe’de, yanında Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Kılıç Ali, Salih Bozok, Mehmet Soydan, Nuri Conker var, konuşuyorlar. Birden bire Atatürk soruyor: “Bugün günlerden ne?” Diyorlar Salı, Çarşamba neyse. Ayın kaçı: 19’u. Aylardan ne: Mayıs. “Ne oldu bugün söyleyin bakalım?” diyor. Düşünüyorlar, 19 Mayıs’ta ne oldu? “- Bilmiyorlar mı nasıl olur? “-Nasıl bileceksin canım, o zamana kadar 19 Mayıs’ın lâfı yok. Onun için soruyor Atatürk. Şimdi bunlar arıyorlar, “İzmir’in işgalinin 3. günü” diyorlar, “Ankara mitingi yapılmıştı” diyorlar. Atatürk, “Değil” diyor, “ismet Paşa’nın Lozan’dan Gazi’ye çektiği telgraf” diyorlar. “Hayır. O 1923’te, Mayıs’da değil” diyorlar. “Haliç Konferansı” diyorlar, “İngilizlerle Irak meselesi üzerinde konuşmuştuk” diyorlar. “-Kim anlatıyor bunu size? “- Şükrü Kaya anlattı. “Terakki Perver Fırka’nın kapatılması da bu aylarda olmuştu” diyorlar. Atatürk, “Bırakın yahu bunları” diyor. “Öyle bir şeydir ki bu ülkenin kuruluşudur.” Yine bulamıyorlar. En sonra Şükrü Kaya hatırlıyor. “Bu sizin İstanbul’dan ayrıldığınız gün mü?” deyince, “Yaklaştın” diyor, “Samsun’a çıktığımız gün.” Sonra “Asıl yapacağımız bayram bu” diyor. Ertesi sene 19 Mayıs’ta Şükrü Kaya’nın tertibiyle 19 Mayıs Bayramı kutlanıyor.”
25. Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türk Devrimi Kronolojisi 1918-1938, Ankara 1973, s. 398.
26. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, C. 26, Ankara 1938, s. 1-3.
27. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, C. 26, s. 126.
28. TBMM Kavanin Mecmuası, Devre V, C. 18, Ankara 1938, s. 904.
29. “Milli Mücadele’nin iki Yüzü” Sabah Gazetesi, 11.6.1995.

Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıktığı 19 Mayıs 1919'da Türkiye'nin İçerisinde Bulunduğu Şartlar


ÖZET

Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında Anadolu’nun durumu çok kötüydü. Uzun savaşlardan çıkmış halk, yorgun, bezgin ve moralsiz idi. Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletlerinin esiri olmuş, İstanbul işgal edilmiş idi. Sultan Vahideddin ise çaresiz ve zavallı bir durumdaydı.

Gayesiz ve uzayıp giden savaşlardan bıkmış, halk bir savaşı daha göze alamıyordu. Ancak Anadolu yer yer işgalci devletler tarafından işgal edilmeye başlayınca her yöre bulunduğu yerde canını, malını, namusunu savunmaya başladı. Böylece Kuva-yı Milliye ortaya çıktı.

Mustafa Kemal, Kuva-yı Milliye birliklerini organize ederek düzenli bir ordu kurabilmişti. Böylece Anadolu insanı, bu kez öz toprakları için milli ve dini değerleri için Milli Mücadele’yi başlattı. Mustafa Kemal’in önderliğindeki Türk halkı bütün dünyaya bir kez daha Türk istiklalini ve Türk mevcudiyetini ilan etmiştir.

Bu makalede amacımız, M. Kemal’in Samsun’a çıktığı tarihte, Anadolu’nun sosyo-psikolojik bir analizini yaparak, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu şartlara bir nebze olsun ışık tutmak ve yeri geldikçe Anadolu’nun dört bir bucağından örnekler vererek, Türk halkının durumuna kısaca değinip, Milli Mücadele’nin hangi şartlar altında başladığını göstermeye çalışmaktır.

Balkan ve Birinci Dünya Savaşları geride yoksulluk ve sıkıntı içinde acı çeken, mısır ve süpürge tohumundan yapılmış ekmeği bile güçlükle bulabilen, savaşta yakınlarını kaybetmiş olmanın üzüntüsüyle yaşayan milyonlarca insan bırakmıştır. Asker-sivil yaklaşık üç milyon insan kaybedilmiş, geride kalan 11 milyon nüfusun çoğu çeşitli hastalıklardan savaş sakatı kalmıştı1. Memleket genelinde 1919 yılı itibariyle Misak-ı Milli sınırları içinde Müslüman-Türk nüfusu 11 milyondur. Bunun %80’i köylerde yaşıyordu. Yüzyıllarca süren saltanat baskıcılığı Türk halkını ve Anadolu’yu tümden savsaklayıp boşlamıştı; geri yıkık bir ülke, eğitimden, sanattan yoksun, nüfusunun yalnızca %9 kadarı, kadın nüfusunun ise %0.4’ü okuma yazma bilen bir halk; bunlar da herhangi bir eğitim düzeyini anlatacak seviyede değildi2. Daha XIX.yüzyılda Ziya Paşa bu durumu ne büyük acıyla dile getirmişti:

“Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kaşaneler gördüm,

Dolaştım mülk-ü islamı, bütün viraneler gördüm”

Mondros Mütarekesi başlangıçta, genel olarak memlekette bir ferahlık yaratmıştı. Milletin o sırada muhtaç olduğu tek şeyin asayiş ve barış olduğu bunun da elbirliğiyle gerçekleştirilebileceği basın tarafından açıklanıyor ve umumi efkarda müspet yankılar bırakıyordu. Yenilgiye rağmen ümitler azalmamıştı. Mütareke şartlarının nispeten hafif olduğu hakkında hükümetçe yapılan telkinler ve Wilson Prensiplerinin anılan amaçları, Türk halkına yeniden düzenlenme ve çalışma imkanları verdiği zannediliyordu. Bu ümitler kısa zamanda söndü, çünkü İtilaf Devletlerinin işgale başlamaları, Azınlıkların aşın davranışları, Wilson Prensiplerinin hiçbir uygulama sahası bulmamasından anlaşılmıştı. Mütarekenin imzalandığı tarih ile İzmir’in işgali arasındaki altı aylık sürede “Türklerin morali en düşük seviyeye inmişti” diye anlatan A. Toynbee, Mütareke günlerindeki durumu şöyle izah etmektedir: “Türkiye’nin elinde Anadolu’dan ve Boğazların batısında Avrupa’dan kalan toprak parçaları ise fikir ve moral bakımından da çöktü. Boşuna yapılan bir savaşta kaybedilen insanlarla ve kaynaklarla ülke, felakete uğramıştı. Üstelik yenilginin acısı da beraberinde ümitsizlik getirmişti. On iki yıl süren savaşlar ülkenin iç gelişmesini engellemişti...Türkiye düşmanları tarafından çevrilmişti. Büyük devletler bir kampın etrafında dolaşan kurtlar gibi aç gözlerini Türkiye’ye dikmişlerdi. Çünkü Türkiye tabiat yönünden hayli zengin ve emperyalizm de doymak bilmezdi.3

Bu ülke bir de “yabancı imtiyazları” demek olan kapitülasyonlar ve 1881’den beri de “Genel Borçlar Yönetimi” yoluyla dünyanın en güçlü devletlerinin, hukuki ve kültürel işgaline uğramıştı. XIX. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı İmparatorluğu’na “hasta adam” denmeye başlanmış olması diğer sahalarda olduğu gibi iktisadi ve mali sahada da hızla gerilemeye başlamasından kaynaklanmaktaydı.

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul nüfusunun hemen hemen yansını Türk, diğer yansını da Gayri Müslimler teşkil oluşturmaktaydı. Bu Türkiye adına çok acıklı bir durumdu. Bir “var olma mücadelesi”ne girecek olan Türkler, kendi evlerinde yalnız değillerdi. Trakya’da, İstanbul’da, Batı Anadolu ve Karadeniz sahillerinde bir milyondan fazla Rum ahali ve Kızılırmak’tan başlayarak Doğuya doğru bütün Anadolu’da yarım milyon Ermeni ahali yaşamaktaydı. İttihat ve Terakki idaresinin bütün dünyada mübalağalı bir şekilde akisler yapan bazı tedbirlere rağmen, sadece Türkiye Rumları, İstiklal Harbi’nde Türk Ordusunun Batı Cephesinde harbe soktuğu ölçüde asker çıkarabilecek bir nüfusa sahip bulunuyordu. Bununla beraber, 13 Kasım 1918’de İstanbul’a giren İtilaf kuvvetleri, 2616 İngiliz, 540 Fransız ve 470 İtalyan askerinden oluşuyordu4. Bu güçlerden kuvvet alan Ermeni ve Rumlar, Trakya’da Batı Anadolu’da ve Karadeniz havzasında köyleriyle, şehir ve kasabalarda kabarık ve tehlikeli bir topluluk teşkil ediyorlardı. Batı Anadolu’nun ancak birkaç ilçesinde Rum ahali yoktu. İzmir, Aydın, Manisa, Akhisar, Kırkağaç, Bandırma vs. birçok yerde nüfus yüzdesinin önemli bir kısmı Rumlarda idi. Anadolu ve Trakya’da Rum ve Ermeni azınlıkların her tarafta bu derece yaygın bir vaziyette ve düşman tavrıyla bulunmaları Türk kurtuluş hareketinin en önemli meselelerinden birisini teşkil etmiştir. İşte Mustafa Kemal, böyle bir vaziyetten milli bir devlet çıkarmayı başarabilmiştir.

Böyle bir toplum yapısında Milli Mücadele halka dayandırılmış, çekirdek daima halk olmuştur. Mali imkanlar halktan sağlandığı gibi, hadisenin insan kaynağını da ne şekilde olursa olsun yine halk teşkil etmiştir. Türkleri zayıf düşüren iç düşmanlar bu kadar da değildi. Yokluk, yoksulluk, yorgunluk da bir tarafa verem, tifo, sıtma ve frengi büyük mücadelenin insan kaynağını son derece verimsiz kılıyordu. Üstelik halkın moral durumu da bozuk idi. Hakim unsur olmasına rağmen bir imparatorluğun tebası olarak yaşamak, Türk halkında milli şuurun gelişmesini önlemişti.

Anadolu’da yaşayan Türk insanı perişan haldeyken, Osmanlı Sarayı, iki şeyin peşindeydi; biri, orduyu asırlardır süregelen saldırılara koyabilecek güce ulaştırmak ve böylece İmparatorluğun hakimiyeti altındaki toprakları kaybetmemeye çalışmak. Yani ünlü deyişte anlatımını bulduğu üzere “Akıl der Frengistan, Servet der Hindistan, Haşmet der Al-i Osman”. İkincisi, Tanzimatla beraber artık ülkeyi sömürge durumuna getirmeye koyulmuş ve saltanat hükümetini ağır borçlar altına sokmaya başlamış bulunan Avrupalıların Osmanlı topraklarındaki temsilciliklerini, aracılıklarını üstlenen gayri müslimlerin, yani Rum, Ermeni, Yahudi gibi azınlıkların güvenliklerim sağlamaktı. Müslüman değiller diye onların zımmî sayılmasına yasa dışı aşağılayıcı her türlü işlem ve davranışla karşılaşmalarına son vermekti. Osmanlı yönetimi, böylece hem Avrupa devletlerinden borç almayı sürdürmeyi hem de onların azınlıkları koruma bahanesiyle Osmanlı içişlerine müdahelesini önlemeye çalışmıştı. Aslında Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet gibi süreçler, Avrupa ve gayrimüslimleri memnun ederken, Türk halkının ikinci plana atılmasına neden olan vasıtalar olmuştur.5

Osmanlı Devleti’nin müttefiki Almanlar dahil, Türkiye topraklarında yabancı sermayenin yaptığı demiryollarına bakılacak olursa, hepsinin toplumun hammaddelerini sömürgecilerin ülkesine taşımak orada, yapılmış mala dönüştürüp yeniden ülkeye daha pahalıya satmak üzere yapılmış olduğu anlaşılır. Zonguldak’ın kömürünü, Musul’un petrolünü taşımak üzere yapılan İzmir, Adana, Zonguldak Bağdad demiryolları. Osmanlı ulaştırma ağının belkemiğini teşkil eden Bağdad demiryolu; Alman emperyalizminin Yakın Doğu’da yayılması için bir araç olduğu gibi bütün büyük devletlerin menfaatlerinin birbiriyle çatıştığı alan olmuştu.

Mütareke’nin imzalanmasından sonra M. Kemal İstanbul’a çağrılmıştı. Adana’dan tren yolculuğuyla İstanbul’a gelen M. Kemal’i karşılayan Cevat Abbas karşıya geçişlerini şöyle anlatır: “Şehir çok acıklı bir durumdaydı. İstanbul düşman donanmalarının limana girmeleri yıkımının yasını tutuyor, bu büyük yasına M. Kemal’i de ortak ediyordu. M. Kemal’le ben askerî ulaşımın bir köhne motoru ile deniz ortasına yaslanan bir çelik ormanının içinden geçiyorduk. M. Kemal’in ince dudaklarından “geldikleri gibi giderler” cümlesini işitince, mütarekenin doğurduğu derin ve hüzünlü umutsuzluğu unutmuştum. “Size nasip olacak, siz bunları kovacaksınız Paşam!” dedim. Gülümsedi, aziz başının içinde biçimlenmeye başlayan yurdu kurtarma planlarını bir an için yeniden geçiriyor gibi daldı, sonra bakalım dedi.6 M. Kemal 16 Mayıs 1919’a kadar burada kaldı. Bu süre içerisinde ülkenin içinde bulunduğu bu kötü durumdan nasıl kurtarılması gerektiği noktasında bir çözüm arayışı içinde oldu. Başta Sultan Vahideddin olmak üzere üst düzey devlet adamlarıyla birtakım görüşmelerde ve tekliflerde bulundu. Ancak M. Kemal’in bu temasları olumlu bir netice vermezdi. O, yakın arkadaşlarıyla kurmuş olduğu temaslarda kurtuluş hareketinin Anadolu’dan başlatılması gerektiğini ifade etmiş ve bunun için de resmi bir görevle Anadolu’ya geçmenin yollarını aramıştır.

M. Kemal, 9. Ordu müfettişi olarak Samsun’a geçmeden önce Sultan Vahideddin’e bir veda ziyaretinde bulunmuştu; “Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahideddin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk.... Salonun Boğaziçi’ne açılan penceresinden gördüğüm şu: birbiri hizasında düşman zırhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş. Padişah söze başlar: Paşa Paşa şimdiye dek devlete çok hizmet ettin: bunların hepsi artık tarihe girmiştir. Bunları unutun asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir. Paşa devleti kurtarabilirsin! Elimden gelen hizmeti esirgemeyeceğime lütfen güveniniz! demekle yetindim ... Muvaffak olunuz dedi”.7 Bu durum, Osmanlı Padişahının acziyet ve çaresizliğini göstermektedir.

İngilizler, Türkleri tamamen yıldırmak için başkent İstanbul’u havadan da bombalamışlardı. Temmuz 1918’de başlayan hava akınlarıyla birlikte, halkın maneviyatını bozmak için çeşitli beyannameler atmayı da ihmal etmemişlerdi. Dört yıldır çok büyük fedakarlıklarla yapılan bu savaşın sonucunun böyle olması, İstanbul’un Türk halkını çok acı bir ıstırap ve üzüntüye sevk etmişti.8 M. Kemal daha askerî Kurmay okulu öğrencisi iken arkadaşlarına verdiği gizli konferansta şu acı dolu sözleri söylüyordu; “Bugün Ali Fuat’la Beyoğlu’nda dolaştık. Bütün dükkanlar İngiliz, Fransız, İtalyan, Rum ve Yahudi levhalarıyla (reklam) dolu. Bu memleket onların mı bizim mi? Yüzyıllardır Türk çocuklarını savaş meydanlarında harcamışız, azınlık ise memlekette kalmış, ilerlemiş. Ekonomi bir ulusun yaşamının temelini oluşturur. Yıllardır Yunan gemicileri Türk bayrağı altına dolaşarak Akdeniz ve dünya ticaretini eline almış...”

M. Kemal, Samsun’a çıktığında Anadolu’nun bir panoramasını çizerek, Türkiye’nin o zamanki durumunu özetlemektedir:

“1919 yılı Mayısının 19. günü Samsun’a çıktığım gün umumi durum ve manzara: Osmanlı Devleti’nin içinde yer aldığı topluluk savaşta yenilmiş, şartları ağır bir mütareke imzalamış. Savaşın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Millet ve ülkeyi savaşa sürükleyenler kendi hayatlarının kaygısına düşerek yurttan kaçmışlar padişah ve halife olan Vahdettin soysuzlaşmış kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Hükümeti güçsüz, onursuz, korkak yalnız padişahın isteğine bağımlı onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş. Ordunun elinden silahları alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri ateşkes antlaşması hükümlerine uymayı gerekli görmüyor. Birer uydurma nedenle itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana İli Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizlerce işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri, Merzifon’la Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ile özel adamları çalışmakta. İtilaf Devletlerinin uygun bulması üzerine Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor.

Yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, kendi istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlar. Durumun korkunçluğu ve ağırlığı karşısında, her yerde bir takım kişilerce kurtuluş yolları düşünülmeğe başlanmış. Edirne ve çevresinde Trakya Paşaeli, Erzurum ve Elazığ’da merkezi İstanbul’da olan Vilayatı Şarkiyye Müdaffaa-i Hukuk-i Milliye Derneği, Trabzon ve Çevresi Adem-i Merkeziyet Derneği gibi...

İzmir’de birtakım genç yurtseverler, İzmir’in Yunanistan’a katılmasını önlemek üzere Red-di İlhak ilkesini ortaya atmışlardı. Ülkede daha başka birtakım girişim ve kuruluşlar da vardı. Özellikle Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Derneği vardı. Bu derneğin amacı yabancı devletlerin koruyuculuğunda bir Kürt hükümeti ortaya çıkarmaktı. Konya ve dolaylarında İstanbul’dan yönetilen İslam Teali Derneği kurulmasına çalışılıyordu. İstanbul’da önemli sayılacak kuruluşlardan biri İngilizseverler Derneği idi. Bu derneği kuranlar Kendilerini ve şahsi çıkarlarını sevenler ve bunların korunmasını İngiliz desteğini elde etmede görenlerdir. Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Yeryüzü Halifesi sanını taşıyan Vahideddin, Damat Ferit Paşa, İçişleri Bakanı olan Ali Kemal, Sait Molla bulunuyordu. Derneğin başkanı Rahip Frew idi. Asıl amacı yurt içinde örgütlenip ayaklanmalara yol açmak, milli bilinci yok etmek ve yabancı devletlerin müdahalelerini kolaylaştırmak gibi haince girişimlerde bulunmaktı.

İstanbul’da kadın, erkek birtakım ileri gelenler de gerçek kurtuluşu, Amerika’nın güdümünü istemek ve sağlamakta görüyorlardı. Bunlar görüşlerinde çok direndiler, kesin doğru tutumun kendi görüşlerinin benimsenmesinde olduğunu kanıtlamaya çok çalıştılar. Millet ve ordu, padişah ve halifenin hainliğinden haberli olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunan kişiye karşı, yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek duygularıyla bağlı. Kendinden önce halife ve padişahlığın kurtuluşunu düşünüyor, halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavramaktan uzak. Bu inanca aykırı görüş bildirecek olanların vay haline! Hemen dinsiz, vatansız, hain sayılır; toplumdan dışlanır!

Bir başka önemli noktayı da söylemek gerekir: Kurtuluş yolu ararken İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke sayılmaktaydı. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkamayacağımız kuruntusu bütün beyinlerde yer etmişti. Bu bilgiler ve gözlemlere göre üç türlü karar ortaya atılmıştı: İngiltere’nin himayesini istemek, Amerika’nın mandasını istemek ve mahalli kurtuluş yolları aramak.

İlk iki karara varmış olanlar, Osmanlı Devleti’nin bir bütün olarak kalmasını isteyenlerdir. Efendiler ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım.

Çünkü bu kararların dayandığı temeller ve mantıklar çürüktü, dayanaktan mahrumdu. Gerçekte Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkeleri hepten parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son konu bunun da paylaşılmasıydı. Neyin ve kimin dokunulmazlığı için, kimden ve ne gibi bir yardım istemek düşünülüyordu? Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı; o da milletin egemenliğine dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak. İşte daha İstanbul’dan çıkmadan düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur. Bu kararın dayandığı en sağlam düşünce ve mantık şuydu:

Temel ilke, Türk milletinin onurlu ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsızlıkla sağlanabilir. Ne denli zengin ve refah olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet uygar insanlık karşısında uşak olmaktan daha yüksek bir işlem görmeğe layık olamaz! Yabancı bir devletin himaye ve korumasını kabul etmek insanlık vasıflarından mahrumluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği kabul etmekten başka bir şey değildir. Oysa Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet, tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya istiklal ya ölüm! İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı”9

İzmir’in işgali ve Yunanlıların sahilden içerilere doğru ilerlemeye başlaması, umumi bir infiale sebep olmuş, İstanbul Hükümeti’nin fazla etkilenmemesine rağmen Türk halkının tepkisi büyük olmuştu. İzmir’in işgalinden bir hafta sonra XVII.Kolordu Kumandanlık vekaleti göreviyle Anadolu’ya geçip Yunanlılara karşı ilk direnme hareketlerini tertiplemeye çalışan Bekir Sami Beyin anlattıkları, Milli Mücadele’nin ne ağır şartlarla başladığını açıkça göstermektedir; “23 Mayıs 1919 sabahı Bandırma’dan trenle yola çıktık...güneş batarken Balıkesir’e geldik, bütün istasyonlara Yunan bayrakları çekilmiş gördük...ertesi sabah Akhisar’ın manzarası şöyleydi; bütün caddelere Yunan bayrakları asılmış, herkes Yunanlıların gelmesini bekliyor. Birçok kimse yerli Rumların yanına sokulmuş dalkavukluk ediyor ve bu sayede Yunan şehre girince hayatını, malım mülkünü emniyete sokacağını sanıyor. Bütün terzi dükkanları geniş Yunan bayrakları dikmekle meşgul.”10

İzmir, I.Dünya Savaşı’na dek, İstanbul’dan sonra Osmanlı’nın en güçlü sanayi kuruluşlarının toplandığı merkezdir. Bu sanayi kuruluşlarının tamamı Gayrimüslimlerin elinde idi. İktisadi durumları çok iyi olan ve bu sahada tek söz sahibi olan azınlıklar ve yabancı uyruklular tüccar ve sanayi zümresini teşkil ediyorlardı ki ekonomik güç tamamen bunların elinde idi. Şehir bu zamanda bir ecnebi diyarı görünümündeydi. Müslüman Türklerin pek çoğu fakir bir hayat sürüyor ve küçük esnaflık, zanaatkarlık ve amelelikle uğraşıyorlardı. Bu sosyal yapıdaki büyük farklılık ve uçurum İzmir’i adeta ikiye bölmüş, Türk kesimi fakir bir Anadolu kasabası görünümündeyken, azınlıkların, yabancıların yaşadıkları iş ve eğlence yerleri Avrupa şehirlerinden farksızdı. Bundan dolayı Müslüman Türkler, kendilerinden farklı olan bu bölgelere “gavur İzmir” diyordu.11 Zira Milli Mücadele’de İzmir adı, bilhassa Yunan işgalinden sonra memleketin işgaliyle eş anlamlı olarak kullanılmıştır. İzmir’in ileri gelenleri Reddi İlhak Heyeti adıyla, İtilaf Devletleri temsilcileri nezdinde Yunan işgalini protesto etmişler, memleketin her tarafına telgraflar çekerek Yunan işgaline karşı yapılacak mukavemete iştirak edilmesi istenmiştir.

İstanbul ve İzmir’den sonra Anadolu’nun merkezi olan Ankara’da da durum farksızdı. Milli Mücadele yıllarını yaşamış bir Ankaralı olarak Vehbi Koç: o günlerdeki Ankara ahalisini şöyle anlatmaktadır. “Ankara’nın en önemli insanları Resmi Erkandı. Şehirde Vali, Belediye Reisi, Defterdar, Müftü, Nüfus Başkatibi çok büyük kişilerdi. Vali vilayetten çıkıp çarşıdan geçerken, herkes işini gücünü bırakıp “Vali Paşa gidiyor” diye selamlardı. Halka gelince, Ankara halkının çoğu Müslüman Türklerdi. Bir de Hıristiyanlar ve Museviler vardı. Hıristiyanlar çalışırlar kazanırlardı. İyi yer içer eğlenirlerdi, iyi giyinir, güzel evlerde otururlardı. Pazarları hafta tatili yaparlardı. Türkler de çoğunlukla ya hoca ya bakkal ya bekçi ya da ambarcı olurlardı. Hıristiyanlar askere alınmazlar bedel öderlerdi. Askere gitmediklerinden daha rahat iş yapma dükkan açma olanağı bulurlardı. Türkün ise tükenmek bilmeyen bir görevi vardı. Kur’a, İhtiyat, Redif denilen, sonu gelmeyen askerlik hizmeti ve bu hizmet sırasında açlıktan, sefaletten veya düşmanla çarpışırken ölmek. İşte Ankara’nın hali bu, Türkiye’nin hali buydu...”12

Anadolu’nun diğer bölgelerinde de durum farklı değildi. Her yerde halk bezgin, bitkin, ümitsiz ve askerliğe karşı isteksizdi. Terhis olduktan sonra 1919 yılı başında memleketine dönmekte olan subay Cevat (Dursunoğlu) Bey, Doğu Anadolu’yu şu halde bulmuştu; “yollar Rus ordusunun çeşitli döküntüsüyle dolu idi. Köylerin çoğu boştu. Halkın pek azı yurtlarına dönebilmişti. Bunlar da birer virane olan evlerine yerleşmeye çalışıyor, günlük geçim derdiyle çırpınıyorlardı. Hele Gümüşhane’den öteye kışı sertleşmeye başlayan amansız iklimde yoksul halkın durumu bir afet halini almıştı. Köylerde ot yok, ocak yok. Geçen dört yılın çetin kış savaşlarında insan eti yemeğe alışan kurtlar geceleri sürülerle dolaşıyor ve insanlara saldırıyorlardı. Biz ancak kafileler halinde ve günde on beş yirmi km. yürüyebiliyorduk. İklim şiddeti savaş sonrası musibeti yetişmiyormuş gibi bir de hükümetsizlik felaketi her tarafa çökmüştü. Memleketin şirazesini ancak bu sınır vilayetleri halkının siyasi olgunluğu ve sağ duyusu koruyordu. Bu kötü şartlar altında birçok günler yavan ekmek dahi bulamadan han viranelerde ışıksız ve ateşsiz geceleyerek çeşitli güçlüklerle yirmibir günde Erzurum’a varabildik. Çocukluğumun en mesut günlerini içinde geçirdiğim ve 1915-19 kışında tabyalarında döğüştüğüm Erzurum şehri bir enkaz yığını olmuştu. Savaştan önce seksen bin nüfusu oldukça refahla besleyen, çarşılarında pazarlarında kalabalıktan geçilmeyen bu gösterişli sınır kentinden kocaman bir köy harabesi ortada kalmıştı. Savaş yıllarında onbinlerce insan tifüsten ve çeşitli bulaşıcı hastalıktan ölmüş, istila öncesinde eli ayağı tutanlar muhacir olmuş, on bin kadar hemşehriyi de Ermeniler çekilirken öldürmüşlerdi. Şehirde kılıç artığı olarak üç dört bin kişi kalmıştı. Bir bu kadar da köylerden buraya göçmüşlerdi. Bu yüzden şehir köyleşmişti. Ölümlerden kurtulan hemşehrilerle muhacirlikten dönenler yangınlardan ve patlayan cephaneliklerin depremlerinden kalan eski refahlı evlerinin harabelerinde birer ikişer oda tamir ederek içine sığınmışlar, geri kalan enkazı yakarak kışı geçirmeye uğraşıyorlardı. Dış görünüş umut verecek gibi değildi”.13

I.Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ağır şartlarda bir de mütareke imzalayan devlet, ne hükümeti ne de ordusu ile fiili bir müdahele imkanına sahip değildi. İzmir’in işgaliyle hükümetin itidal tavsiye etmesi bizzat halkın kendi kendisini savunma zorunluluğunu ortaya koymuştu. Halk orduyu sevmediği gibi güvenmiyordu da. Türk halkı birbiri ardından gelip çatan uzun harplerin yarattığı acılar sebebiyle pek haksız da değildi. Kimsenin düşman işgaline karşı durmak için de olsa asker olma hevesi ve niyeti yoktu. Esasen devlet de ne seferberlik ne de Yunanlılara karşı harp ilan etmişti. İşte kısaca bu durum Milis kuvvetlerinin doğmasına sebep olmuştur14. Kuvayı Milliye, ordunun yeniden kurulurcasına düzenlenmesi sırasında büyük faydalar sağlamıştır. İşgalciler Anadolu’yu kolayca sömüremeyeceklerini bu sayede anladıkları gibi bilahare teşekkül edecek düzenli ordunun da işi kolaylaşmıştı. Ordunun teşkilatlanmasında, Ankara Hükümeti’nin organize olmasında, milli davaya düşman cemiyet ve isyanları bastırmada, Rum ve Ermeni çetelerine karşı Türk halkını korumada önemli işlevleri olmuştur. Her şeyden önce gerek dünya kamuoyuna gerekse İstanbul Hükümeti’ne, Anadolu hareketini milli bir ihtilal olarak ilan etmiştir.

Genel olarak “Milli Kuvvetler”, “Milli Güçler” anlamında kullanılan Kuva-yı Milliye’ye Milis Kuvvetleri de denilmektedir. İstiklal Harbi yıllarında Kuva-yı Milliye dar ve geniş olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır. Dar anlamda, sevk ve idari merkezi bir komutanlığa bağlı olmadan adeta bir nevi gerilla savaşı ile mücadele veren düzenli ordu birlikleri dışında kalan silahlı guruplara denir. Geniş anlamda ise Milli Mücadele’deki her türlü milli faaliyeti, başka bir deyişle, İstiklal Harbi’nin bütününü ifade eder ki daha çok dar anlamda kullanılmıştır. 30 Ekim 1918’den sonra memleketin çeşitli yerlerinde Kuva-yı Milliye teşkil etme faaliyetleri başlamış idi. Bu birliklerin etkili ve faal oldukları dönem 1919 ortalarından 1920 yılı sonlarına kadar olmuştur.15 Erzurum ve Sivas kongrelerinde “Kuva-yı Milliye’yi amil ve irade-i milliye’yi hakim kılmak esastır” prensibiyle millet hakimiyetiyle onun teşkil ettiği milli kuvvetlerin, Milli Mücadele’nin temel hareket noktası olduğu vurgulanmıştır.

Kuva-yı Milliye, Yunan tehlikesi ile Batıda, Ermeni tehlikesi ile güneyde Pontus tehlikesi ile de Karadeniz bölgesinde kendini göstermiştir. Batı Cephesi’nde düzenli ordunun ilk nüvesini Kuva-yı Milliye’nin ilk kahramanlarından Çerkeş Ethem ve kardeşleri oluşturmuştur. Kuva-yı Milliye, Mütarekeden zafere kadar etkili olan, devletten ayrı bütün güçleri ve faaliyetlerin icra edildiği bir devrin adıdır. Bu sebepten Milli Mücadele’ye katılan ve taraftar olan her şahsa Kuva-yı Milliyeci deniliyordu. Yunanlıların İzmir’e çıkarak Anadolu’yu işgale başlaması üzerine yer yer teşekkül etmeye başlayan milis kuvvetler o günün şartlarının zorunlu kıldığı bir gereklilik idi.16 Yani Anadolu insanı, Kuva-yı Milliye denilen milis kuvvetleriyle mücadele etmekten başka çaresi kalmamıştı.

Kuva-yı Milliye’yi oluşturan unsurlar arasında subaylar, efeler, eşkıya reisleri, komiteciler, zeybekler bulunmaktaydı. Demirci Mehmed Efe, Yörük Ali Efe, Çerkeş Ethem, Sütçü İmam vb. şahıslar önemli Kuva-yı Milliye’ci örnekleridir. Milli Mücadele’de 1920 sonlarına gelindiğinde silahlı kuvvetlerde önemli yapı değişiklikleri gerçekleştirilmiş, düşmanla mücadelede Kuva-yı Milliye devrine son verilmiştir. Bundan sonra savaşı, cephe komutanlıklarının emrinde, emir-komuta zinciri içinde teşkilatlanan Türk ordusu yürütecektir.

Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetleri; Müdafa-ı Hukuk Cemiyetleri de Kongrelerin ilk nüvesini teşkil etmiştir. Kongreler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında çekirdek rolünü oynamıştır. Amasya’da’’Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” kararı, Erzurum’da, M. Kemal’in tarihte eşi az bulunur büyük bir eser olarak kaydedileceğini belirttiği “milli egemenlik” ilkesi ve Sivas’ta “irade-i milliyeyi hakim kılma esası”, yeni devletin temel ilkelerini oluşturmuştur.

Osmanlı’da uzun yıllardan beri anlamı kalmamış olan uzak seferler, Birinci Dünya Harbi ile tam bir iflasa uğramıştı. Her seferde biraz daha daralan İmparatorluk sınırları, şimdi bütün açıklığıyla her yönden Anadolu kapılarına yaklaşıyordu. Böylece savaş daha başka bir anlam kazanmış oluyordu. Artık ne için olduğunu pek bilmeden anavatandan uzakta dövüşmenin tatsızlığı ve güçlülüğü yerini memleket kaygısına bırakıyor ve savaş milli bir renk kazanıyordu. Bu gerçekte yakında başlayacak olan Milli Mücadele’nin kokusu tütmekte idi. Çeşitli cephelerde yıllardır süren I.Dünya Savaşı’nda Anadolu insanı, hiçbir savaşta olmadığı kadar çok ezilmişti. Harbin her türlü musibetini bütün millet çekmişti. Bu sebeple ilk defa savaş bezginliği, savaşa karşı nefret pek yaygın ortak bir duygu haline gelmişti. Enver Paşa ve takımı harbin baş sorumlusu görüldüğü için bütün subaylar ittihatçı sayılıyor ve halk arasında tehlikeli bir subay düşmanlığı duygusu yerleşiyordu. Subay demek savaş demekti.17 Kimsenin asker olmağa hevesi yoktu.

İttihatçıların önde gelen isimlerinden Ahmet Ağaoğlu 1919-1920 yıllarında Türk halkı hakkında şunları yazar: “Anadolu’da Türk köylüsü, Türk halkı başında kendisine yol gösterebilecek M Kemal Paşa gibi azim ve irade sahibi bir önder görür görmez milletinin dininin ve toprağının şeref ve şanını onurunu bağımsızlığını son ekmeğine ve son damla kanı ile müdafaaya koyuldu... Büyüklerin kafasızlığı ve ahlaksızlığı yüzünden mahv ve perişan olmak üzereyken bu halk güvendiği önderi bulur bulmaz milleti ve devleti nice felaketlerden buhranlardan çökmelerden kurtarmıştır... Mütarekeden sonra devletin asıl kurucusu olan Türkler, Ankara’nın etrafına toplanarak ocaklarını, din ve milliyetlerini son bir gayretle müdafaya” başladığını söylemektedir.18

Milli Mücadele’de, Anadolu’da yaşayan ağalar, eşraf, şeyhler, din adamları, aydınlar ve halk (büyük çoğunluğu köylü olmak üzere) gibi sosyal grupları içerisinde en büyük fedakarlığı halk üstlenmiştir. Kuva-yı Milliye’yi teşkil edenler içinde, özellikle Batı Anadolu’da, ağa ve eşraftan kimseler, müfrezeleri kendi imkanlarıyla silahlandırıp besleyenlere ve başında savaşanlara çokça rastlamaktayız. Ağaların ve eşrafın, kongrelerin teşekkül ve zararlı telkinlerin önlenmesindeki katkıları da kayda değer. Din adamları da halkın kendilerine olan sadakat ve bağlılıkları, dolayısıyla onların kitleleri harekete geçirici ve Milli Mücadele’ye sevkindeki rolleri önemlidir. Mondros Mütarekesi arifesinde, dinî bir teşkilat olarak kurulan ve Milli Mücadele yıllarının manevi cephesinin güçlendirilmesinde önemli bir tesiri bulunan Darü-ül Hikmet-il İslamiye’nin milli harekete önemli katkıları olmuştur19. Aydınların ise ezici çoğunluğunu subaylar oluşturmaktaydı.

Mücadeleyi omuzlayacak, onun esas yükünü ve zorluklarını taşıyacak olan ulema, eşraf, halk ve köylünün davaya kazandırılması, bu sınıf insanların duygularının canlandırılması, Milli Mücadelenin teşkilatlanması konusundaki en önemli meselelerden biri olmuştur. M. Kemal’i Milli Mücadele’nin tabii lideri yapan en önemli hususlardan biri de bu tespiti iyi yapmış olması ve buna göre bir yol takip etmesini bilmesidir. Elinde hiçbir maddi gücü kalmadığı gibi maneviyatı da iyice sarsılmış olan Türk milletinin dini inancını canlandırmak, vatan, millet, istiklal, din, ırz namus gibi manevi hislerini uyandırarak yeniden güçlendirmek gerektiği iyi tespit edilmiş ve bu hislerle millet yeniden canlandırılmıştır.

Milli ve dini dayanışma sınıflar arası zıddiyetlere karşı çıkıp bunların tesirlerini yatıştırabilir. Böylece Anadolu’da sosyal sınıflar arasında bir ahenk ve düzen oluşturulmuş, Milli Mücadele bu tesanüt ve dayanışmayı zorunlu kılmıştır. Zaten asırlardır, Türklerde milliyetçilik demek din demekti. Dolayısıyla Anadolu ihtilalinde milliyetçilikle din bir arada yürümüştür. Türklerde milli ruhun canlanabilmesi için takip edilen yolu İstanbul’da bulunan bir İngilizin, 25 Aralık 1919 tarih ve 647 nolu raporunda şu şekilde görüyoruz. “Milliyetçiler şimdi iki yol kullanıyor: milliyetçi ol çünkü İslamı kurtaracak yegane yol odur. İslama sadık ol çünkü senin milli varlığını kurtaracak yegane yol odur”20. Keza Akif’in Milli Mücadele günlerinde yazdığı ve Anadolu insanının hissiyatına tercüman olan İstiklal Marşı, bu devrin milli olduğu kadar dinî heyecanını da aksettirir.

Türk toplumunda, Osmanlı’dan beri sürüp gelen Aydın-halk ikilemi, Milli Mücadele döneminde ortadan kalkmış, Türk münevveri, ulemasıyla, eşrafıyla, halk ve köylüsüyle bir bütün teşkil ederek, diyebiliriz ki, sadece bu dönemde gerçek manada anlaşmış, birleşmiş hatta kaynaşmış ve böylece zaferin kazanılmasında sosyal bir faktör olarak önemini hissettirmiş ve göstermiştir. Bir yazarın “Tarihsel bir blok dediği”21 bu birleşme olmasaydı, İstiklal Harbi’nin zaferle bitmesi mümkün olmazdı diyebiliriz. Halk ve münevver ikilisinin birlikte hareket etmeleri, hele kaynaşmaları halinde Türk milletinin her türlü zorluğun altından kalkabileceğine ve her türlü güçlüğü yenebileceğine güzel bir emsal teşkil etmiştir.

Her ne kadar cemiyet kurmalarda, ya da teşkilatlanma faaliyetlerinde halk ve köylü pek görülmüyorsa da, Milli Mücadele’nin en çok sıkıntı ve yükünü taşıyan sınıfın bunlar olduğu inkar edilmez bir hakikattir. Müfafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurulup faaliyetlerini sürdürmelerinde ulema ve eşraf ön planda gözüküyorsa da; onların da istinatları, o zamanki nüfusun %80’ini ve Türk milletinin asıl güç ve kuvvetini teşkil eden halk ve köylü sınıfıdır. M. Kemal’in “Köylü milletin efendisidir” sözünde de bu hakikati görmek mümkündür. Zaten halka ve köylüye dayanılmadan İstiklal Harbi’nin kazanıldığını ileri sürmek de pek inandırıcı olamaz.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali günlerinde Samsun’a çıkan M. Kemal, hemen gerekli yerlere telgrafla emirler verip, İzmir’in işgalini protesto ederek mitingler ve toplantılar yapılmasını istemiş ve tezahüratın sırf halk yüreğinden doğduğunun vurgulanmasını belirtmişti. Daha Amasya’da kendisini karşılayanlar arasında şehrin müftüsü Hacı Tevfik Efendi, “Paşam bütün Amasya emrinizdedir” demiş ve burada; “Milletin istikbalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sesi yükselmişti.22 M. Kemal, 9.Ordu müfettişi, daha sonraları da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla askeri ve sivil yetkilerle yazışırken, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine de yazmayı ihmal etmemiştir. Bu konuda Mustafa Kemal, Nutku’nun hemen başlangıcında oldukça geniş malumat vermektedir. Bu harekatın halka mal edilmesine özen göstermiştir. Havza’da iken maiyeti erkanıyla, görülmemiş bir kalabalıkla birlikte Cuma namazı kılmışlar, müteakiben yapılan dualardan sonra halka, İzmir’in işgalini hatırlatmak üzere, şeker yerine İzmir üzümü dağıtılmıştı.23

“Müdafaa-i Hukuk”, “Müdafaa Heyeti” veya “Muhafaza-ı Hukuk” gibi tabirlerle kurulan cemiyetlerin niçin ve nasıl doğduğunu bir araştırıcı şöyle belirtir: “Devlet iktidar ve hakimiyeti kaybolmuştu; kararsız, bulanık, zehirli bir hava içinde haksız işgallere dahilde azınlıkların indirdikleri darbeler inzimam etmekte ve millet halinde taazzuv (şekillenmek) ve yaşama hakkı, hiçbir surette tanınmamaktaydı. Bu girdaptan kurtulmak lazımdı, ama nasıl?”...24

Daha Balkan savaşları günlerinde Trakya bölgesinin Balkan Devletleri tarafından işgal tehlikesine “Müdafaa-i Milliye” adıyla savunma cemiyeti kurulurken, I.Dünya Savaşı sonunda çok daha vahim ve kötü durum karşısında memleketin Doğu-Batı, Kuzey-Güney bölgelerini (yine yabancıların ve bunların destekledikleri Rum Pontus ve Ermeni çetelerinin işgaline karşı) savunma amacıyla Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri teşkil edilmişti.
Bir yabancı yazarın, o dönem ki Anadolu insanı hakkında söyledikleri konumuzu teyit etmektedir; “....Bu Anadolu köylüsü (halkı), hayatının en olgun ve en verimli yıllarını genellikle köyünden uzakta geçirmişti. Çünkü Mesih’in anası Meryem gibi, Anadolu, asırlarca yavrularını Osmanlı İmparatorluğunun şan ve şerefine feda etmiştir. Üç kıta üzerinde Bağdad’tan Viyana’ya Podolya bozkırlarından Afrika çöllerine Halife-i Rûy-i Zeminler namına durmadan pala sallayanlar ve her yıl bir başka noktada kah Kürdlere, kâh Araplara kâh Rumlara, Arnavud’lara, Sırplara karşı isyanları bastıranlar ve birbirinden ayrılmak isteyen parçaları kanlarını dökmek suretiyle birbirine lehimleyenler hep Anadolu çocukları olmuştur. Nabzı böylece şah damarlarında çarpmış olan adam evine nasılsa bir yıl uğradığı sırada çocuğunu yaparak onu bir daha ancak delikanlı gören adam; köyüne vücutça yorgun, kafaca bitkin ve askerliğe artık yaramaz bir şekilde dönen adam, köyünde nasıl olur da bir yeni yaşayışa, bir sağlam ahlaka, bir ileriye doğru gidişe rehber olsun? O hayatını bir başka işe harcamıştır. Bir insan ömrü iki büyük işi başarmaya yetmez”25.

İşte M. Kemal’in önderliğindeki Anadolu insanı, dünyada eşi görülmemiş bir fedakarlık ve kahramanlık örneği göstererek Türkiye Cumhuriyeti’ni bizlere miras bırakmışlardır. Mondros Mütarekesi’nden TBMM’nin açılışına kadar süren (1918-1920) devrine Müdafaa-i Hukuk-Reddi İlhak” dönemi denilebilir ki yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri Kuva-yı Milliye, Mudafaa-i Hukuk-u Milliye adı altında atılmış, Türk milleti, aynı gayeye istinaden bir araya gelmiş, aynı ruhla ateşlenmiş, Türk istiklalini bütün dünyaya kabul ettirmiştir.

Dr. Selahattin Döğüş
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 50, Cilt: XVII, Temmuz 2001


1 Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I, Ankara 1995, s. 155.
2 Vedat Eldem, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu Ekonomisi, TTK Yay., 1994, s. 130.
3 A. Toynbee, Türkiye-Büyük Bir Devletin Yeniden Doğuşu, Çev. Kasım Yargıcı, İstanbul 1971, s. 79, 86.
4 Mehmet Temel, İşgal Yıllarında İstanbul’un Sosyal Durumu, Kültür Bakanlığı Yay, Ankara 1998, s.ll.
5 Özer Ozankaya, Cumhuriyet Çınarı, K.B.Yayınları, Ankara 1997, s. 56.
6 Ö. Ozankaya, a.g.c.s. 120.
7 F.Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1980, s. 126.
8 Takvim-i Vekayi’ nin 30 Teşrinievvel 1334 (1918) Çarşamba (Numara 338İS.2) tarihli nüshasındaki şu haberde İstanbul’a hava saldırıları olduğunu göstermektedir. “Mahhalin (bu ayın) yirmi beşinci Cuma günü Dersaadete vuku bulan son düşman tayyare taarruzunda rakip olduğu tayyare ile yalnız başına beş düşman tayyaresine karşı şanlı bir şekilde mücadele veren tayyare yüzbaşısı Mehmet Fazıl Efendiye madalya verildiği” belirtilir.
9 M. Kemal Atatürk, Nutuk I, MEB Yay. 1987, s. 1, 2, 7, 8, 11, 13.
10 Rahmi Apak, İstiklal Savaşında Garp Cephesi Nasıl Kuruldu. İstanbul 1942, s. 22.
11 Bayram Sakallı, Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi, İz Yayıncılık, İstanbul 1997, s. 201.
12 B.Sakallı, a.g.e., s. 269.
I3S. Selek, Anadolu İhtilali I, Kastaş Yayınları, İstanbul 1987, s. 76-77.
14 S.Selek, Anadolu İhtilali I, İstanbul 1987, s. 119.
15 Yavuz Ercan, “Kuvayı Milliye’nin Yapısı ve Niteliği Üzerine Bir Tahlil”, İkinci Askerî Tarih Semineri Bildirileri, Ankara 1985, s. 231; S.Selek, a.g.e., s. 119.
16 S. Selek, a.g.e., s. 118.
17 S. Selek, a.g.e., s. 28.
18 A. Ağaoğlu, Üç Medeniyet, İstanbul 1972, s. 51.
19 Stanford Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Türkçesi; Mehmet Harmancı, C.II, İstanbul 1983, s. 369.
20 Bkz. A.Kemal Meram, Belgelerle Türk-İngiliz İlişkileri Tarihi, İstanbul 1969, s.232.
21 Atilla İlhan, Hangi Atatürk?, 2 bs., 1982, s. 107.
22 Y. Kemal Beyatlı, Eğil Dağlar, İstiklal Harbi Yazıları, İst. 1970, s. 122-125; Yazar M. Kemal’in şu sözünü naklediyor: “Ben evvela herhangi bir suretle Anadolu’ya geçmek ve orada milletin efkar ve hissiyatını bir defa daha yoklamak ve menab-i (kaynakları) milleti takip etmek istiyordum. Samsun’a ayak bastıktan sonra derhal milleti ve memleketi yokladım. Gördüm ki memleketin ve milletin temayülatı İstiklal müdafaasında tereddüd edenleri hacil (utanmış) mevkide bırakabilecek bir mahiyet-i aliyedir. Filhakika iki seneden beri bütün dünyanın şahit olduğu vekaayi ve hadisat düşüncelerinde isabet ve milletin azmü imanında hakiki salabet olduğunu isbat etti. Bundan dolayı cidden müftehirim”(s.l23). Ayrıca bkz. Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler,
3.bs. Ankara 1981, s. 109.
23 B.Sakallı, Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi, s. 127.
24 Bk. B.Sakallı, a.g.e., s. 155.
25 Norbert Von Bischoff, Ankara-Türkiye’deki Yeni Oluşun bir İzahı, Çev. Burhan Belge, Ank. 1936, s. 61-62.

19 MAYIS ATATÜRK'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun !


Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı her yıl 19 Mayıs tarihinde kutlanan Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ulusal bayramıdır. 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun'a çıkmıştır ve bu gün Kurtuluş Savaşı'nın başladığı gün kabul edilir. Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmiştir.

Tarihçe
20 Haziran 1938 tarihli kanunla "Gençlik ve Spor Bayramı" olarak kutlanan bu ulusal bayramın adı 12 Eylül Darbesinden sonra "Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı" olarak değiştirildi.

Kutlamalar

Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramı Türkiye'nin dört bir yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. Üzerinde "Gençlikten Atatürk Sevgisiyle Cumhurbaşkanına" yazan ve "Sevgi Bayrağı" olarak adlandırılan dev bir bayrak Kurtuluş Yolu'ndaki Tütün İskelesi'nden karaya çıkarılarak Samsun valisine verilir. Daha sonra bayrak Cumhurbaşkanına sunulmak üzere genç atletlere teslim edilir. Samsun'dan yola çıkarılarak Amasya Tokat Sivas Erzincan Erzurum Kayseri Nevşehir Kırşehir ve Kırıkkale'den sonra 19 Mayıs törenlerinde Ankara'da Cumhurbaşkanına sunulur.


Atatürk diyor ki;


"Gençler, Cesaretimizi güçlendiren ve sürdüren sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve kültür ile, insanlık değerinin, vatan sevgisinin en değerli örneği olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve sürdürecek sizsiniz...


"Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri (Türkiye Cumhuriyetini) ona bırakacağım ve gözüm arkamda kalmayacak."

"Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir."Kaynakwh webhatti.com:

"Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle bugünkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum: Batı senden, Türk´ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi. Eğer bugün batı teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk Çocuğu, o kabahat da senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur. Şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin! .. Bu belli. Fakat zekânı unut! .. Daima çalışkan ol..."

"Rica ile, merhamet dilenmekle bir millet ve devletin şeref ve istiklâli kurtarılmaz. Türk milleti, gelecek nesiller için bunu unutmamalıdır."



Atatürk'ü Anma ve Gençlik Spor Bayramımız kutlu olsun

19 Mayıs 1919′dan bugüne Türkiye

İnsanlık tarihinde üç büyük devrimci dönüşümden söz edilmektedir. İlki aristokrasiye karşı kazanılan Fransız Devrimi, ikincisi feodalizme ve oligarşiye karşı kazanılan Sovyet Devrimi ve üçüncüsü emperyalizme karşı kazanılmış Türk Devrimidir.

Baskıya, sömürüye, dogmatizme, eşitsizliğe, Emperyalist işgallere karşı verilen mücadeleler sonucunda meydana gelen devrimler, insanlığın daha özgür ve eşit bir dünyada yaşama isteğinin haklı ve meşru talebiydi.
Bizim kurtuluş serüvenimiz hem işgallere karşı bir bağımsızlık ve özgürlük hareketi hem de yeni, çağdaş bir ulus olma amacına dönük çoklu bir karakter taşımaktadır.
Gazi Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında yeni bir dünyaya ilk adımı atmaktaydı.
Bu yeni dünyaya ulaşmak her şeyden önce işgale son vermek, bağımsızlığı kazanmak sonrada çağdaş insanlık ailesinin bir parçası olmak için Cumhuriyet idaresini kurmak, demokratik, laik ve hukuka dayalı bir düzene geçişi sağlamakla mümkün olabilirdi. Mustafa Kemal bütün bu sürecin yol haritasını zihninde oluşturmuş, insanlığın ve ulusumuzun bu büyük yolculuğuna öyle çıkmıştı.
Ulusumuzun bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin dünya tarihinde bir eşi bulunmamaktadır. Bu mücadeleyi eşsiz kılan, onun demokratik ve özgürlükçü karakteridir.
Kurtuluş Savaşı öncesinde kongrelerin toplanması ve sonrasında meclisin oluşturularak mücadelenin kolektif, toplumsal, dayanışmacı bir temelde örgütlenmesi örneği olmayan bir kurtuluş serüvenine işaret etmektedir. Mustafa Kemal’in “Milletin istiklal ve istikbalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözü aslında mücadelenin ruhuna ve metodolojisine ilişkin sağlam ve tutarlı bir siyasetin temel felsefesini ortaya koymaktadır.
Mustafa Kemal’in en büyük başarısı milletin azim ve kararlılığını ortaya çıkarmak, onu örgütlemek ve kurtuluş için seferber etmektir. Kendi milletine verdiği inanç bağımsızlığın ve Cumhuriyetin en temel dayanağı ve gücü olmuştur. Sanıldığı gibi bizim en büyük savaşımız düşmana karşı değildir. Bizim en büyük savaşımız kendimize, yüzyılların verdiği yılgınlığa, açlığa, yokluğa, yoksunluğa ve kimsesizliğe karşı olmuştur.
Mustafa Kemal’in büyüklüğü ve eşsiz bir lider oluşu onun kendisini bir yok oluşa terk eden halkı ayağa kaldırması, kimlik ve kişilik kazandırmasıdır. Bu devrimci atılımın, değişimin ve dönüşümün mimarı olan Mustafa Kemal, yaşamı boyunca halkının iyiliğini ve geleceğini düşünmüş ve bu uğurda büyük bir çaba ortaya koymuştur.
19 Mayısın 91. yılında dünya bildiğimiz dünya. Bu dünyada var olmak, bağımsız ve özgür yaşamak, kendi kendine yetebilmekle orantılı bir durum. Dünya kapitalizminin emperyalist karakteri, 1919’da ve 2010’da da aynı içeriğe ve yönteme sahip. Başka ulusların, halkların ve toplumların sömürüsü üzerine kurulu bu düzen, ülkelerin işgal edilmesi dahil her türlü ekonomik, askeri, siyasal, sosyal ve kültürel aracı kullanarak bir bağımlılaşma yaratmaktadır. Bugün dünya üzerinde özellikle ülke içi çatışmalar klasik “böl-parçala-yönet” politikası, emperyalist siyasetin vazgeçmediği bir yöntem olarak ülkemizde de uygulanmaktadır.
Etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar emperyalist siyasetler ve devletler tarafından kışkırtılmakta; birlikte yaşama istenci kırılmaya çalışılmaktadır. 19 Mayıs 1919 öncesinde ve sonrasındaki isyan ve ayaklanmalara bakıldığında Anadolu coğrafyasında yüzlerce yıldır bir arada yaşamış halklar birbirlerine karşı kışkırtılmış ve çok büyük acılar yaşanmıştı.
Bu gün aynı acıların ve gerilimlerin tekrar yaşanmaması için kardeşlik, barış, dostluk ve dayanışma duygusunu öne çıkarmak, inadına demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri savunmak karanlık güçlerin oyununu bozmanın en önemli anahtarıdır.
Vazgeçilmez bir rehber
Mustafa Kemal’in başlattığı kurtuluş mücadelesi en nihayetinde bir ulus yaratmak ve yurttaşlık bağını esas almak kurgusu üzerine inşa edilmiştir. Bu kurgu bugün hala geçerliliğini koruyan, bir arada yaşamamıza imkân sağlayan devrimci ve ileri bir nitelik taşımaktadır.
Cumhuriyet, demokrasi ve yurttaşlık olguları bugün hala aşılamamış, yeni türevleri üretilememiş kategorilerdir. Bu noktada 19 Mayıs ve bunun sonucunda ortaya çıkan bağımsız ve özgür bir ülke tablosu bu topraklarda yaşayan bütün toplumsal kesimler için vazgeçilmez bir rehberdir.
Mustafa Kemal, kurtuluş mücadelesi örgütlerken hiçbir etnik, dinsel, mezhepsel, sınıfsal ve cinsel ayrım gözetmemiş ve herkesi aynı amaç etrafında birleştirmişse; bugün de birlikte yaşamak konusunda hiçbir ayrım söz konusu olamaz. Herkes bu ülkede eşit derecede yaşama imkânına sahip olduğunun bilincinde ve kararlılığında olursa ülkemizdeki dostluk ve kardeşlik daha da pekişecek ve ülkede farklı bir iklim yaşanmaya başlayacaktır.
1919; bizlerin birlikte, eşit ve özgür biçimde yaşamamıza imkan sağlayan kurtuluş serüveninin başlangıç tarihidir. Bu tarihi sürekli akılda tutmak, onun anlam ve öneminin farkında olmak bizlerin ulus olarak büyük acılar yaşamamıza engel olacaktır.
Mustafa Kemal’i ve 1919 Mayısla başlayan ve bugünlere kadar süren, bundan sonra da sürecek olan bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine adanmış bütün hayatlara sevgi ve şükranlarımı sunuyorum.

Ali Ulusoy (Cumhuriyet)