Mustafa BALBAY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa BALBAY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2011 Salı

Gerilimli Yıllar Mustafa Balbay,ın Yazı dizisi

11 Mart 2011 Cuma

Beşiktaş Türkiye Mahkemesi! -Mustafa BALBAY

 Beşiktaş Türkiye Mahkemesi!

Silivri 4 No’lu Cezaevi’nde bir gelenek vardı; özellikle hafta sonları televizyonun kapalı devre kanalından DVD film izliyorduk.10-15 dakika önce anons ediliyordu. Biz de televizyon kanallarında reklamlardan arta kalan zamanda film izlemek yerine bunu tercih ediyorduk.
Cezaevi yönetimi daha çok hapis ya da mahkeme etrafında geçen filmler getiriyor. Rekorumuz, “Bayrampaşa Ben Fazla Kalmayacağım”… Kimi gösterimleri es geçtim, 3 defa izledim.
Son izlediğimiz filmlerden birinin konusu, jürinin üvey babasını öldüren gençle ilgili tartışmasıydı. Film baştan sona bu tartışma ile geçti.
İlk oylamada 12 jüri üyesinden 11’i delikanlının suçlu olduğu yönünde oy kullandı. Herkes hayır diyene takıldı. Onun da ikna olmasını istiyorlardı. Zaman zaman ciddi gerilimler yaşandı. Bir, iki, üç derken durum tam tersine döndü; 11 kişi genci suçsuz buldu, bir kişi direniyordu: Sonunda o da ikna oldu, oylamaya geçildi. Beklenen, gencin oybirliğiyle beraat etmesiydi. Oylama yapıldı; ilk suçsuz diyen beraata karşı çıktı.
Üyelerin her birinin önemli işleri vardı. Filmin sonuna kadar anlatılması uygun değil ama öylesine ilginç bir örnek ki devam etmeden geçemeyeceğim.
Delikanlıyı suçsuz ama beraatı erken bulan jüri üyesi gerekçesini şöyle açıkladı:
“Bu suçun üvey evlada atılması için çok ustaca bir plan yapılmış. Bizim bu planı ortaya çıkarma, en azından çıkarılması için karar alma sorumluluğumuz var. Sadece gencin suçsuz olduğuna karar vererek görevimizi yapmış sayılmayız.”
***
Ergenekon dalgaları, soruşturmaları, iddianameleri artık bu noktaya geldi.
Bu kurgu nedir, kimler tarafından hazırlanmıştır, tahminlerde, uzman görüşleriyle ortaya konan delil oluşturma işlerinin gerçeği nedir, ortaya çıkarılması gerekiyor.
Her şey bir yana “delil hukuku” uluslararası standartlara göre uygulandığında bugün ortaya delil diye konanların çok büyük bir bölümünün çöpe atılması gerekecek. Ne yazık ki bu işletilmiyor.
Örneğin, dijital verilerin delil sayılıp sayılmayacağına ilişkin mahkemenin bir karar vermesi istendiğinde şu karar çıkıyor:
“Bunun hüküm aşamasında karara bağlanmasına…”
Hüküm aşamasına ne zaman gelinir?
Belli değil.
Bu konudaki bir görüş şu:
Yargıtay’daki son düzenlemelerden sonra yargılama hızlandırılabilir.
Ancak davaların birbirine eklenmesi nedeniyle “hüküm aşamasına” görünür gelecekte tarih vermek zor.
***
Özel yetkili mahkemelerin (ÖYM) şöyle bir yetkisi de var:
Kendisine yetki verme yetkisi!
Yasa hükümleri çok açık, hiçbir tartışmaya meydan vermeyecek kadar kesin olduğu halde ÖYM’ler bunları dikkate almama yetkisini kullanıyor.
Örneğin; her ÖYM’nin belli bir yetki alanı var. O alan dışında faaliyet gösteremez. Beşiktaş’taki ÖYM’lerin yetki alanı Bolu’ya kadar. Ötesine Ankara karışıyor. Yasaya göre İstanbul’da süren bir soruşturmayla ilgili Ankara’daki bir kişi de sorgulanacaksa; İstanbul, Ankara’daki ÖYM’ye yazacak. Ankara bakacak.
Şu anda Beşiktaş’ın çerçevesi şöyle:
Türkiye özel yetkili olağanüstü mahkemesi!

Nevresimden Bavul! -Mustafa BALBAY

 Nevresimden Bavul!

6 Mart 2009’da, 31 saatlik kesintisiz polis-savcı-yargıç üçgeninin ardından tutuklandığımda Metris Cezaevi’nde T-24 No’lu tecrit hücresine konmuştum. Burada bir hafta tutulduktan sonra Silivri 4 No’lu Cezaevi’ne götürüldüğümde kalabalık, en azından 3-4 kişilik bir koğuşa konulmayı beklerken yine tek başıma ayrı bir koğuşa kapatıldım.
Yalnızlığımın birinci ayı dolduğunda, Adalet Bakanı Sadullah Ergin Meclis kürsüsünde şöyle konuşmuştu:
“Mustafa Balbay adlı şahıs sadece 6 gün tek kişilik hücrede tutulmuştur.”
Haberi tek başıma dinlerken bunca hukuk birikimi olan Türkiye’nin Adalet Bakanı’nın böylesine gerçeklerin dışına çıkmasına hüzünlenmiştim.
Aradan 2 yıl geçti; yine tek başımayım, 2 yılın bir haftası Metris T-24’te tek, 1.5 ayı Silivri B9-Üst’te tek, 5 ayı B-7’de 2 kişi, 5 ayı F-7’de 3 kişi, 1 yılı F-12’de 3 kişi…
İkinci yılda Silivri 1 No’lu Cezaevi F-3 alt koğuşun müşahade hücresinde tek kişi.
Anadolu’da bir söz vardır:
İki göç bir yangın eder.
İki yılda 6 göç; demek ki, 3 yangın yaşamışız. Yazı aramızda döküntüm de çoktur. Bir şey atamam. Hele kitap; okuyacak birine ulaşacağından emin olmadıktan sonra nasıl feda edersin?
Apar topar olunca nevresimimi bohça, yastık kılıfımı torba yapıp taşındım. Aklınızda bulunsun çok sıkışırsanız yastık kılıfının açık tarafını tutamak yeri yapıp çanta olarak kullanabilirsiniz. Ama sakın kolay tutmak için delik açmayın, yırtılır.
Nevresimi bavul olarak kullanmak durumunda kalırsanız en altına kartonumsu bir şey koyun. O zaman sürüyerek taşıyabilirsiniz. Nevresimin içine 2-3 bavulluk eşya koyabilirsiniz. Ama koyarken arada ellerinizle tartın. Yerleştirmeyi tamamladıktan sonra üstten boğum yapıp eşyaları olabildiğince sabitleyin. Aksi halde eşyalarınız çok hırpalanır, polisin eline düşmüş eylemciye döner.
***
6 saatte 4 No’lu Cezaevi’ni, Nazi kampı boşaltır gibi terk edip 1 No’lu Cezaevi’ne getirildik. Tuncay’la birlikte ayrı bir bekleme yerine konduk. Camdan öteki tutukluların önceki koğuşta kimlerle kalıyorlarsa onlarla birlikte getirilip 15-20 dakika geçmeden yine aynı şekilde yeni koğuşlarına götürülüşünü izlerken bize ayrı bir muamele yapılacağını hissettik.
O an müthiş bir ıssızlık çöktü içime.
Bütün duygularım beni terk etmişti. Ne hüzün, ne kızgınlık, hiçbir şey hissetmiyordum. Meğer duygusuzluk çöl gibi bir şeymiş.
***
Silivri’de 10 cezaevi var. Bir anlamda cezaevleri zinciri.
Dünya oteller zinciri, marketler zinciri yapar; biz cezaevleri zinciri. Bu işin bir yanı, bir de yapım öyküsü var.
Cezaevi zinciri Türkiye’nin en verimli tarım arazisi üzerinde kurulu. İleriye dönük planlar yaparken buranın bir bölümünün müze, bir bölümünün de büyük bir tarım işletmesi olması için çaba harcasam diyorum…
Bahar aylarında betonun arasından ot fışkırıyor, 3-4 yaprağa kadar ulaşıp bize umut veriyor.
Silivri cezaevleri zincirinin planlaması yapılırken AB standartları esas alınmış. AB temsilcileri de inşaata bakıp, “çok uygun” demişler. Kaba işler bittikten sonra iç düzenleme yapılırken AB’ye karşı hile yapmışlar bir kişilik odalara ikili ranza yerleştirip üç kişilik yapmışlar.
Şu anda benim kaldığım müşahede hücresi yan yana 5 hücreden oluşan bir koğuş. Her hücrenin kapısı kapanıyor, yemek ve benzer dağıtım hücre kapısının mazgalından yapılıyor. Ama bizi müşahede hücrelerinde değil de normal odada tek başına tuttuklarını söylemek için 5. hücreyi yıkmışlar. Havalandırmaya bir kapı açmışlar. Bu da projeye karşı hile.
Noktayı ilk günün en gerilimli anıyla koyalım. 28 Şubat sabaha karşı 03.00’te tek tek hücrelere koyacaklarını selamsız-sabahsız pat diye söylediklerinde itiraz ettik. Tartışma büyüyünce 50 kadar gardiyan ve görevli çevremizi sardı. Gardiyanların çoğu genç, iyi niyetli insanlar. Bir an önce işlemin bitmesini istemekten başka düşünceleri yok. Çoğuyla selamlaştık.
Tek kişilik hücreden dönüş yok, kesin deyip, bizimle muhatap olanlardan bazılarının öyle bir yüz ifadesi vardı ki…
O an Ankara’dan emir gelseydi:
“İkisi asılacak. İçinizden bu işi yapacak olan var mı?”
En az iki el kalkardı.
Onlardan biri ertesi gün koğuş kapısına gelince, bu gözlemimi, aynen yukarıdaki ifadelerle yüzüne söyledim…
Gerisi kalsın…

Ya Bendensin Ya Terörist! -Mustafa BALBAY

 Ya Bendensin Ya Terörist!

Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmasının ardından iki yıldır kaç kez, “meslektaşlarıma” diye başlayan yazı yazdığımı anımsamaya çalıştım. Beşi bulunca, saymayı bıraktım.
Eğer bir gazetecinin arşivinden, edindiği çevreden ve ürettiklerinden suç oluşturmaya başlarsanız, bunun sonu gelmez. Her an her gazeteci hakkında istediğiniz kadar suç yaratabilirsiniz.
Yazıya “ahh meslektaşlarım” diye başlamayı düşündüm ama, bunun ne gereği var ne faydası. Gün, artık gerçeği bütün çıplaklığıyla görme günü.
Gerçek şu:
Ya bendensin ya teröristsin!
Ortası?
Yok…
İstersen yıllarca benim hedeflerime su taşıyan işler yapmış ol; bana zarar vermeye başladığın an, teröristsin.
İçinde birazcık gazetecilik dürtüsü olan herkes böyle bir tehlike ile karşı karşıya. Çünkü bugün olmasa bile yarın yapılanların en azından bir bölümünü doğru bulmayacak. İşte o gün onun da terörist kimliği iddianamesine konacak.
***
Yararı olup olmayacağına ilişkin düşüncelerimi bir kenara koyuyorum. Son gelişmelerin ardından meslektaşlarıma bir çağrı daha yapıyorum:
Gelin, artık olaya bütün bakın. “Sizinkini bilmem ama, bizimkinin Ergenekon’la hiç alakası olamaz”, “Son operasyon, işi sulandırmaya dönük” gibi yorumları bir yana bırakın. Bir bütün olarak olay ne, onu araştırın.
Kabaca bir hesap yaptım. Mahkeme salonunda bugüne dek yaklaşık 50 saat konuşmuşum. Bu konuşmalarımın çoğunda sordum:
- Bizi terör örgütü üyesi olmakla yargılıyorsunuz ama, 4 yıldır iddia ettiğiniz terör örgütünün varlığını kanıtlayamadınız. Bugüne kadar yargılananlardan bir kişi dahi çıkıp, “Evet, ben bu örgüte üyeyim” demedi. Hal böyleyken nasıl olur da bizi tutuklu yargılarsınız?
Yasa, bir kişiyi tutuklu yargılamaya devam edecekseniz, mutlaka somut gerekçelerini karara yazmalısınız, diyor ama dinleyen kim?
Ergenekon tartışmalarının bütünü anlamında anımsatmak gerekirse; 4 yıl önceki ilk dalgada tutuklanan Ergun Poyraz’dı…
Ergun Poyraz kim?
AKP ve yöneticileri hakkında kitap yazan kişi.
O gün başlayan süreç, bugün hangi noktaya geldi… Ne olursa olsun, geç kalınmış sayılmaz. Meslek kuruluşlarının bir araya gelerek oluşturduğu Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) 3 Mayıs’ta uluslararası bir girişimde bulunacağını aylar öncesinden duyurmuştu. Bu girişim daha anlamlı hale geliyor.
***
2 yıldır meslektaşlarımıza yaptığımız çağrılarda mutlaka toplum yanına da değiniyoruz.
Gazetecilere yönelik saldırının ana amaçlarından biri şu: Toplumun haber alma hakkını kısıtlamak. Bu anlamda saldırı aynı zamanda topluma.
Şu anda tutuklu bulunan, kamuoyunun da yakından tanıdığı bütün gazeteciler; isteselerdi bu mesleği bir başka türlü icra ederek hem çok daha iyi koşullarda yaşarlardı hem de hiç başları ağrımazdı. Onlar zor olanı seçtiler. Görüşlerine katılırsınız katılmazsınız, ayrı konu; ama bu mesleğin hakkını vermeye, araştırmaları sonucunda ulaştıkları gerçekleri topluma aktarmaya çalıştılar.
Şimdi bütün bunlardan suç üretiliyor.
Eyy insanlar,
Size ulaşan bütün hatları kesiyorlar.
Ama kesilen sadece hatlar değil,
Sizin ışığınız!
Sessiz mi kalacaksınız?
Madem öyle, karanlıkta oturalım mı diyeceksiniz?

6 Mart 2011 Pazar

Uzatılan Dava… -Mustafa BALBAY

 Uzatılan Dava…

İkinci Ergenekon davasının duruşma sayısı üç haneli rakamlara ulaştı. Ceza davalarında yılda ortalama 3-4 duruşma yapıldığı dikkate alınırsa yaklaşık 30 yıllık yargılamaya karşılık gelen bir süreç geride kaldı.
Önümüzde daha ne kadar yıl var?
Belli değil.
Bu yöntemle gidilirse; ki öyle görünüyor, kestirmek de olanaksız. Zira yeri geldikçe vurguladığımız gibi dava görüldükçe uzuyor. Önceki genel, yüzeysel bilgilerim bir yana; 2 yıldır Silivri’de tarihteki önemli davaların hemen hemen tümünü okudum. Silivri’deki gibi bir yargılama görmedim.
Silivri’deki davalar bilerek, planlanarak iki ana yöntemle uzatılıyor. Dosyanın kapsadığı sanık ve olay sayısını arttırarak, sanıklarla ilgili yeni soruşturma konuları üretilerek.
İkinci şıkka bir örnek vermek gerekirse; 25 Şubat’taki son duruşmada savcı, Ergenekon davasında yargılanan tüm sanıkların, kullanmaya başladıkları günden bu yana kredi kartları harcama dökümümü istedi.
Sanıkların tüm mali durumu incelendi, banka hesapları, mal varlıkları didik didik edildi. Bunların hiçbirinde varlığını iddia ettikleri ama, hâlâ kanıtlayamadıkları Ergenekon terör örgütünün “mali kaynağına” ilişkin bir şey bulunamadı.
Hiçbir kişisel endişem yok. Ancak merak ediyorum; herkesin kredi kartı harcamasını ayrıca inceleyerek neyi ortaya çıkaracaklar. Davada pek çok sanık için “kişisel verileri elde etmek” suçlaması var. Savcıların yaptığı ne?
***
En son 25 Şubat’taki aylık karar duruşması dahil tutukluluğuna devam kararı verilen tüm sanıklar için sürekli aynı gerekçe gösteriliyor.
Gerekçe aynen şöyle:
“Dosya kapsamı, her sanığa iddianamede ayrı ayrı isnat olunan suçlamalar ve bunlarla ilgili sevk maddeleri, delillerin tamamen toplanmamış olması ve dosyadaki belgeler ve raporlar, atılı suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığının devam etmekte olması ve bir kısım sanıkların halen savunmalarının alınmamış olması dikkate alınarak mevcut hallerin devamına…”
Tahliye kararı verilen sanıklarla ilgili gerekçe de aynı şekilde hiç değişmiyor.
O da şöyle:
“Dosya kapsamı, delil durumu, suç vasfının değişme ihtimali, tutuklulukta geçen süre dikkate alınarak tahliyesine…”
Yukarıdaki iki cümle eski deyimle arasına kopya kâğıdı konmuş gibi, yeni deyimle kes-yapıştır yöntemiyle tüm kararlarda yer alıyor.
Yasa şöyle diyor:
“Bir sanığı savunmasını aldıktan sonra tutuklu yargılamaya devam edeceksen mutlaka tutukluluğun niçin sürmesi gerektiğini açıkça yazmalısın.”
Bu emredici hüküm sanıkların ve avukatların sürekli dile getirmesine karşın uygulanmıyor.
***
Özel yetkili mahkemeler (ÖYM) ayrıcalıklarını çok acımasız ve hukuku hiçe sayar biçimde kullanıyor. Öteki mahkemelerden daha çabuk delil toplama olanağına sahip olduğu halde çok daha yavaş yürüyor.
Bu konuya da bir örnek verelim. ÖYM’lerin kuruluş yasasına göre bu mahkemeler herhangi bir kişi ya da kuruluştan bilgi-belge isterse her kim olursa olsun bu isteği 15 gün içinde yerine getirmek zorunda. Getirmezse hakkında işlem yapılabiliyor. Hal böyleyken, tutukluluğun devam nedenleri arasında delillerin toplanmamış olması var.
DGM’lerin yerini ÖYM’ler aldı.
ÖYM’ler tamamen siyasallaştı.
Doğal olarak çözüm de siyasallaşmış oluyor.

4 Mart 2011 Cuma

Paylaşım… -Mustafa BALBAY

 Paylaşım…

Tunus’ta başlayan, buradan çapraz gidişle çevre ülkelere yayılan “tek adam yönetimine başkaldırı”, öncelikli olarak “Arap dünyasında değişim” şeklinde algılandı.Tunus, Mısır, Libya, Cezayir, Fas bir başka yanıyla Afrika kıtasının Akdeniz hattı.
Bugün gelişmelere “21. yüzyıl biçimlenirken Afrika” gözlüğüyle bakalım. Bahtı kara Afrika’da ilan edilmemiş bir paylaşım yaşanıyor. Derler ya; av öykülerini hep avcılar anlattığı sürece kaybeden hep aslanlar olur. Tarihi egemen devletler yazdığı sürece, baskın olan doğal olarak bu ülkelerdir.
***
Yelpazeyi genişçe tutup satırbaşlarıyla Afrika turu yapalım:
- Mısır 7. yüzyılda Arapların eline geçtikten sonra bir asır içinde bütün Kuzey Afrika Araplaştı. Bunun için kullanılan başlıca güç şuydu: Dil ve din.
- Magrib ülkeleri Fas, Cezayir, Tunus 9. yüzyıla kadar Bağdat Halifeliği’ne bağlı kaldılar. Sonra bağımsız krallıklar, ardından Osmanlı.
- Kuzeyi, güneyi dahil bütün Afrika kıtası, özellikle 15. yüzyıldan itibaren çok sistemli bir şekilde köle ticaretinin merkezi oldu. 1441’de Moritanya kıyılarından 12 Afrikalının yakalanıp Portekiz’e götürülmesiyle yüzyıllarca sürecek köle ticareti başladı.
- Afrika’dan en büyük köle ticareti Amerika’ya yapıldı. 16. yüzyılda götürülen köle sayısı 130 binken 17. yüzyılda bu sayı 1 milyon 300 bin, 18. yüzyılda 6.5 milyon oldu. Tarih boyunca Afrika’dan Amerika ve Avrupa’ya götürülen köle sayısının 150 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.
- Beyazlar köle ticaretini büyütürken en büyük yardımı yine Afrikalılardan aldılar. Kıyılarda yaşayan kabilelere, “Size dokunmayacağız, Afrika’nın iç kesimlerinden kabileleri yakalayıp getirin, bize satın. Siz rahat yaşarsınız” dediler. Böyle bir “işbirliği” kurmasalardı, köle ticareti bu kadar yoğun ve uzun süreli olamazdı.
- 20. yüzyılın başında Avrupa ülkeleri Afrika’yı paylaşmaya girişti. Birinci Dünya Savaşı sürecinde Afrika’nın 3.7 milyon milkaresi İngiltere’nin, 3.6 milyonu Fransa’nın, 1 milyonu Almanya’nın, 900 bini Belçika’nın, 800 bini Portekiz’in oldu.
- Üzerinde en ciddi çekişmenin olduğu yerlerin başında Mısır geliyordu. İngiltere’ye Fransa da ortak oldu. Kıtada en etkin kazanım İngiltere’nindi.
- 20. yüzyılın ortasına doğru Afrika kabilelerinde uyanış başladı. Topraklarının mülkiyetini beyazlardan almak istiyorlardı. Beyazlar buna karşı kiralama yöntemini geliştirdiler. “Bu topraklar tabii ki sizin, biz sadece kiralayıp işletmiş oluyoruz” dediler. Bu alanda rekor sanırım Amerikan Başkanı Obama’nın köklerinin olduğu Kenya’dır. Beyazlar 999 yıla kadar toprak kiralayabiliyorlardı. Kenya’nın toprak zenginliğini şöyle anlatalım: Bilinen 3 bin çeşit tıbbi bitki yetişiyor.
- 20. yüzyılın ikinci yarısında art arda bugün tanıdığımız ve halen iç karışıklıklar nedeniyle gündeme gelen ülkeler kuruldu. Bunların çoğu sömürgecilik döneminin biçim değiştirmesinin koşutu olarak uluslararası konferansların sonucunda bağımsız devlet oldu.
***
Geldik 21. yüzyıla… Sözünü ettiğimiz ülkeler yine iç hareketliliklerinin yanı sıra uluslararası kurumların, büyük devletlerin gündeminde.
Başta vurguladığımız gibi; Akdeniz’in güneyindeki ve doğusundaki toplumsal hareketlere bir bütün olarak Afrika’nın yeniden biçimlenmesinin parçası olarak da bakmak gerekiyor.
Önümüzdeki günlerde sık işleyeceğimiz bir konu başlığını soru olarak yöneltelim:
Afrika’nın kuzeyinde demokrasiyi arayan toplumsal dinamikler mi öne çıkıyor, 21. yüzyıla yön veren ülkeler yerli müttefik mi değiştiriyor?

3 Mart 2011 Perşembe

Korkuya Karşı… -Mustafa BALBAY

 Korkuya Karşı…

Kâbus görmek tarifsiz bir gerilime sokar insanı. Sürekli kanı akmaktadır ama ölmez. Derin bir uçurumdan aşağı düşmektedir ama bir türlü uçurumun dibini bulamaz. Bütün sevdikleri ondan yardım istemektedir ama, bir türlü ulaşamaz.
Bitmek bilmez kâbus…
Bazen de çok kötü şeyler görür ama, bir türlü seçemez, her şey bulanıktır.
İnsan ne kadar süreyle kâbus gördüğünü de kestiremez. Geçmek bilmez zaman. Acıyla kıvranan biri için birkaç dakika bile, ay gibi gelir.
Birden uyanırsınız…
Ter içinde kalmışsınızdır. Silkinip elinizi başınıza götürürsünüz. Gözlerinizi ovuşturursunuz, derin bir ohh çekersiniz. Uyandığınız an, kâbus geride kalır. Belki etkisi bir süre devam eder, belki ertesi gün, çevrenize, sevdiğinize anlatırsınız.
***
Türkiye bir kâbus görüyor. Artık bundan uyanma vaktidir. Hiçbir kâbus, mutlak değildir. Elbet geçecektir. Ama bunun için uyanmak gerek.
İçinde bulunduğumuz durum iyimser olmayı güçleştirebilir. Ancak hiçbir kâbus sabaha dek sürmez.
Yapılacak şey belli; uyanmak, uyandırmak.
İktidar sahipleri; toplumsal uykunun olabildiğince uzun sürmesi için elinden gelen her şeyi yapıyor.
Türkiye artık kanun devleti bile değil. İktidar, kendi çıkardığı yasaların istediği sonucu vermediğini görünce hemen yasayı değiştirip yenisini çıkarıyor. Yani icraatı yasalara göre yapmıyor, yasaları kendi icraatına uyduruyor. Bu bağlamda hukuk, hükümete doğrudan bağlı icra kurumlarından biridir.
Türkiye artık yoksullukla mücadele eden bir sosyal hukuk devleti değil. Yoksulluğu istediği gibi yöneterek, toplumu kendisine muhtaç etmek gibi kabul edilemez bir strateji uygulayan hükümetimiz var. İnsanlar, her türlü propaganda yöntemi kullanarak, “Niçin yoksul durumdayız” sorusunu sormak yerine, “hükümetin yardımına şükreden” bir kaderci davranışa sürükleniyor.
Türkiye artık bir devlet modeliyle değil, hükümet modeliyle anılır ülke haline geldi. Kabile devletlerinin bile gelenekleri vardır, tartışmaların dışında tutulan temelleri vardır. Biz, kabile devletlerini aratmayan bir kabine devletine dönüşmekteyiz.
Türkiye artık iç barışını, devlet ciddiyeti içinde kurumlaştıran bir ülke olmaktan çok hükümetin dönemsel pazarlıklarıyla ve uzatmalarla sürdürmeye çalışmaktadır. Bazen sosyal faaliyetlere dayalı her şey terör sayılırken bazen terör örgütüyle pazarlık demokratik açılım olarak sunuluyor.
***
Verilebilecek onlarca örnekten birkaçını paylaştık.
Bu tabloda genel seçimlere gidiliyor.
Yapılacak ilk iş belli:
Toplumu uyandırmak.
Her şeyi, yukarıda aktardığımız bütün olumsuzlukları bir yana bırakalım; Türkiye’yi Arap ülkelerindeki çalkantılarla karşılaştıralım:
Kuzey Afrika’daki, Arap yarımadasındaki ülkelerin halkları çölde nasıl demokrasi yetişir arayışında, bizim iktidarın başı ise demokrasinin tüm olanaklarını kullanarak tek adam yönetiminin nasıl yerleştirileceği sorusuna yanıt aramakta. Üstelik bunu, ileri demokrasi ilerliyor, diye sunmakta.
Toplumu uyandırma vaktidir.
Bir kişiyi uyandırmak için 500 metreden bağırır mısınız, yanına gidip gerekeni yapar mısınız?
Yanıt ikinci şıksa…
Herkese düşen görev var.
Hiçbir şey yapamıyorsan, Rıfat Ilgaz’ın dediği gibi…
Aç kollarını iki yana.
Korkuluk ol…
Korkuya karşı!

24 Şubat 2011 Perşembe

H-Arap Dünyası ve Biz… -Mustafa BALBAY

 H-Arap Dünyası ve Biz…

M
ısır’da yaşananların ardından bir dizi çengelli soru ortaya çıktı:
- Mısır ordusu, demokrasinin rayına oturması için nasıl bir yol haritası belirleyecek?
- “Nil devrimi” Arap dünyasında başka hangi ülkeleri etkileyecek?
- Batı, diktatörlerin devrilmesini istiyor ama hiçbir ülkenin de İran’a benzemesini istemiyor. Bu denge nasıl kurulacak?
Bu sorulardan öne çıkan; öteki Arap ülkelerinde yaşananlar.
Libya’da yıllar sonra ilk kez insanlar sokağa döküldü. Yoksulluktan yakındı.
Yemen’de zaman zaman yükselip alçalan eylemler yönetimi zorluyor.
Yönetimleri Sünni, halkının ağırlığı Şii Basra Körfezi devletleri diken üstünde.
Ürdün yönetimi, halkın istemlerini iş meydana dökülmeden sezip önlemler alma peşinde.
Suriye’de 2000 yılında yönetime gelen oğul Esad’ın “hemen” dediği reformların ne zaman başlayacağı merak ediliyor.
***
Arap ülkelerinden birinde yaşanan, hemen akla baştaki soruyu getiriyor:
Acaba başka hangi ülkeyi etkiler?
Bu soruya pek çok yanıt verilebilir. Biri de şu olsa gerek:
Bugünkü Arap ülkelerinin pek çoğu Birinci Dünya Savaşı’yla İkinci Dünya Savaşı’nın ürünü. Bir başka deyimle; iki paylaşım savaşının ardından sınırları büyük ölçüde cetvelle çizilen, yönetim şekline ülke insanlarından çok uluslararası konferansların karar verdiği ülkeler.
Zaman zaman yapılan; Türkiye o ülkelere benzer mi ya da o ülkeler Türkiye’ye benzer mi sorusunun yanıtı burada yatıyor.
Bu ülkelerin hemen tümü; tarihin eteğimizden çektiği coğrafyada.
“Giden gelmiyor, acep nedendir” diye türküler yaktığımız Yemen’de halen 500 bin kadar “Türk kökenli” diye anılanlar var.
Kim onlar?
İşte o giden gelmiyor dediklerimizden, ölmeyen ama geriye de dönemeyen askerlerimizden orada kalıp yuva kuranlar. Eski cumhurbaşkanlarından Cevdet Sunay’ın akrabalarının bir kolu hâlâ Yemen’in başkenti Sana’a’da yaşıyor.
Osmanlı döneminde, imparatorluğun bir kazası olan Katar’la bir nahiyesi olan Bahreyn arasındaki küçük adalarda mülkiyet sorunu çıktığında hâlâ Osmanlı arşivlerine bakılıyor.
Mısır’da Kahire’nin başlıca merkezlerinden Han Halil’deki kahvelerde naneli çay içerken Türkiye’den geldiğinizi söylerseniz hemen şu tür karşılıklar alırsınız:
“Benim babaannem Bursa’dan gelmiş…”
“Biz Adana kökenliyiz…”
“Baba tarafımız İstanbul’dandır…”
***
Böylesine bir coğrafya yeniden biçimlenirken elbette Türkiye de öyle ya da böyle tartışma potasına girer. Yakın geçmişte sıklıkla bu yaşandı. Ancak hiçbir zaman bugünkü gibi olmamıştı.
Türkiye’nin başta Mısır olmak üzere Arap ülkelerine model olabileceği gündeme gelince şu soru ortaya atılıyor:
- Hangi Türkiye?
Kuruluş kökenlerinin erozyona uğradığı Türkiye mi, hükümetin muhatap ülkeye göre kendini biçimlendirdiği Türkiye mi?
Sosyolojik bir kavramdır:
Bir ülkedeki devleti kuran güç tıpkı insan geni gibi sürekli varlığını ve etkinliğini hissettirir.
Türkiye, Kurtuluş Savaşı’nın ardından topyekûn bir kuruluş savaşı verdi. Arap ülkelerinin büyük çoğunluğu ise uluslararası anlaşmalardan doğdu.
Bu temel bir ayrımdır.
Bütün dileğimiz, ortak tarihleri paylaştığımız Arap ülkelerinin iç dinamiklerini sağlam dengelere oturtup sağlıklı bir demokrasiye kavuşması…
Bizim mücadelemiz, yaşamakta olduğumuz sorunları, genlerimizin de refleksiyle aşmak.
Aşacağız…

Mustafa BALBAY

23 Şubat 2011 Çarşamba

En Ciddi Eleştirmen: İsmail Gülgeç… Mustafa BALBAY

 En Ciddi Eleştirmen: İsmail Gülgeç…

Cumhuriyet gazetesi, Türk basını en ciddi eleştirmenlerinden birini kaybetti.
Mizah için yapılan şu tarif en çok İsmail Gülgeç’e yakışır:
Bir kişiyi ya da olayı gülünç hale getirmek çok ciddi bir eleştiridir.
İsmail Gülgeç bunu en ustaca, en acımasızca, en sahip çıkar, en işe yarar biçimde yapanlardan biriydi. Cumhuriyet gazetesi dahil ondan çizgi yememiş kurum yoktur. Cumhuriyet’in yöneticileri dahil onun çizgisinden payını almamış toplumsal profil yoktur.
Cumhuriyet de kendisine yakışan büyüklüğü ona gösterdi; her gidiş-dönüşünde kapısını açık tuttu.
Karşılaştığı hiçbir güçlük onun çizgisini bozamadı.
Türkiye’de pek çok değer gibi karikatür sanatı da erozyona uğradı. Karikatürün ruhu muhalefettir, eleştirmektir, daha iyiyi aramaktır. Daha iyiye ulaşınca onun ötesini sorgulamaktır. Karikatür sadece güldürüyorsa çok gülünç olur. Ruhu olan karikatür güldürürken düşündürür. Gülgeç böyle bir karikatüristti.
***
Mizah, hoşgörü ağacının meyvesidir. Hoşgörünün olmadığı yerde mizah da olmaz.
Ortaçağda mizah en büyük toplumsal “belalardan” biriydi. Yasaklanmıştı.
Avrupa rönesansının tanyeri mizahtır. Rönesans sonrasında da mizahın yasaklandığı dönemler olmuştur.
Ne zaman?
Diktatörlük ve yobaz yönetim anlayışının hüküm sürdüğü dönemlerde.
Mizah taşlandı mı; hoşgörü ağacının da dalı, gövdesi kırılır. Yeşermez olur. Hoşgörü ağacı kuruyunca genel çölleşme başlar. Artık o topraklarda insanlık adına bir şey yeşermez olur.
Anadolu toprağı öyle değildir. MÖ 6. yüzyılın Ezop’undan 13. yüzyılın Nasreddin Hoca’sına kadar mizahın pek çok meyvesini vermiştir Anadolu. Nasreddin Hoca fıkralarına aynı zamanda “güldüşün” denmesi boşuna değildir.
***
Sevgili İsmail Gülgeç bizi nerelere götürdü. Yine Gülgeç’le bugüne dönelim.
Şöyle bir benzetme yapsak, acaba İsmail Gülgeç üzerinde çizgi oynatmaya değer bulur mu:
Kara mizahın yerini para mizah aldı!
Mizahçıların iyi para kazanmasında gözüm yok. Daha çok kazansınlar. Sanatçı iyi yaşasın. Ama bu sadece para için yapılırsa o zaman mizah da paranın karşısında değerini yitiriyor.
Belki de pek çok mizahçı şu ikilemi yaşıyor:
Karikatür mü kârı götür mü?
Sanıyorum bu soruyu gerçek yaşama şöyle aktarmak gerekecek:
Her türlü baskıyla karşı karşıya kalmak, korkuyla yaşamak mı; hoş ve boş şeylerle uğraşıp bir tatlı su ikliminde hayat sürmek mi?
Elbet ideal olan, bir sanatçının, bir mizah ustasının böyle bir ikilemle karşı karşıya kalmamasıdır.
Kalmışsa?
Sanatçının seçeceği yol toplumu da etkileyecektir. Ya toplum tümüyle karanlığa sürüklenecek ya da mizahın yarattığı tanyeri toplumu aydınlatacaktır.
İsmail Gülgeç gibi çizgisini koruyan karikatür sanatçılarımıza selam olsun…
İnsanlar ve hayvanlar âleminin başı sağ olsun…

Mustafa BALBAY

22 Şubat 2011 Salı

Bir Gazeteci Tutuklandığında…- Mustafa BALBAY

 Bir Gazeteci Tutuklandığında…-

S
oner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu’nun önce gözaltına alınması, ardından tutuklanmasıyla birlikte basın özgürlüğü bir kez daha tartışma konusu oldu. Mesleğimizin bütün yönleri bir kez
daha gözler önüne serildi.
Soner Yalçın, gazeteciliğe Ankara’da başladı; şehri ve mesleki hedefleri büyüttü, İstanbul’a taşındı. Yıllardır kitaplar, belgeseller üretiyor.
Her şeyi bir yana bırakalım; Ergenekon savcılarının mantığıyla baktığınızda Soner Yalçın’ın gazeteciliğinden en az bir düzine suç üretebilirsiniz. Niyetiniz onu “terör örgütü üyesi” yapmak olduktan sonra gerisi kolay.
Hemen en basit oluşturulabilecek birkaç “suçu” sıralayalım:
- Halkı kin ve nefrete sürüklemek.
- Kaos ortamı oluşturmak.
- Hükümeti görevini yapamaz hale getirmeye teşebbüs etmek.
- Meclis’i kısmen ya da tamamen işlevini yapamaz hale getirmeye teşebbüs etmek.
- Gizli belge bulundurmak.
- Devlete ait açıklanması sakıncalı bilgi- belgeleri açıklamak.
- Terör örgütüne üye olmak.
- Medyayı terör örgütünün amaçları doğrultusunda yönlendirmeye girişmek.
Yukarıda kolayca üretiverdiğimiz bu suçların cezası iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ve kabaca 200 yıl kadarcık hapis. Bu cezaları çektikten sonra sürgün!
***
Öncelikle meslektaşlarıma olmak üzere tüm kamuoyuna anımsatmak isterim ki: Yukarıdaki suçlamalar için öyle Soner Yalçın’ınki gibi koca bir arşiv de gerekmez. İki kitap, beş telefon görüşmesi, bir de yayın organı çıkarmaya bakar bu iş!
Yukarıdaki gerçekleri iki yıldır haykırıyorum.
Her fırsatta dile getiriyorum:
- Sevgili meslektaşlar, bir gazetecinin mesleki faaliyetleri nedeniyle tutuklanması, tüm gazeteciliğe yönelik saldırıdır. Bunun yol olması halinde kimin başına geleceği belli olmaz.
- Gazetecinin iki temel zenginliği vardır: Arşivi ve çevresi. Bir arşivden, hele hele araştırmacı gazetecinin arşivinden istediğiniz “suçu” çıkarabilirsiniz. Buna izin verilmesi halinde uygulamayı yaygınlaştırırsanız dışarıda gazeteci kalmaz.
- Gazeteci herkesle görüşür. Sabah bir gecekondu semtinde olabilir, akşam çok yıldızlı otelin ışıklı bir salonunda. Her ilişkiden suç, her telefon bağlantısından terör örgütü kurarsanız, bir gazeteci üzerinden en az 7-8 örgüt kurabilirsiniz. Biraz daha ileri giderseniz gazeteciyi o örgütlerin koordinatörü bile yapabilirisiniz.
Suçları, olasılıkları daha uzatmanın gereği yok. Artık tablo bütün açıklığıyla ortada.
***
Sözüm sadece meslektaşlara değil, tüm topluma. Zira bir gazetecinin tutuklanması, fiili bir sansür olduğu gibi, aynı zamanda toplumun haber alma hakkına yönelik bir saldırıdır.
Dünya, iletişim çağından demokrasi, toplumsal açılım çıkarıyor; biz suç örgütleri çıkarıyoruz.
Dünya, bilişim sistemlerini sosyal paylaşımın önemli bir parçasına dönüştürüyor; biz dijital işkence aleti olarak kullanıyoruz.
Dünya, bilgisayar ortamlarıyla şeffaflık sistemi geliştiriyor; biz toplumu susturma yöntemlerinden biri olarak kullanıyoruz.
Son olarak yine meslektaşlarıma sesleniyorum: Her gazeteci en sevdiği ve en sevmediği beş gazetecinin adını yazsa kaçı benzer olur?
Bir de sıralamaya baksak, sanırım hiçbir liste ötekine benzemez.
Gelin birbirimizin “sicil amiri” olmayalım.
Kendi meslektaşının düşüncelerine saygı duymayan, toplumdan gelen farklı seslere nasıl saygı duyacak?
Soner Yalçın’ı seversiniz sevmezsiniz ayrı konu, ama kim olursa olsun, bir gazeteci tutuklandığında tüm gazetecilerin özgürlüğü kısıtlanmış demektir.

Mustafa BALBAY

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bir Yakarış: Hedef Ortaklığı… Mustafa BALBAY


Hızlandırılmış yasaların Meclis’ten geçmesinin ardından Ankara tümüyle seçim atmosferine girmiş olacak; hava dalga dalga Anadolu’ya yayılacak.
Seçim sonuçları ne olur?
Kazana ne koyarsan, sonuçta pişen yemek de o olur. Koydunuz nohutla suyu, başladı kazan kaynamaya… Usul usul mırıldanıyorsunuz:
“İnşallah kazandan güzel bir et haşlama çıkar.”
Elinin körü çıkar, olur mu öyle şey!..
Diyeceğimiz o ki, seçim sonuçları, seçim atmosferi başladığında adım adım oluşur.
Tabloya önce iktidar kanadından bakalım:
Alt yelpazeleri çok geniş bir koalisyon.
Her şeyi bir yana bırakalım, sadece tarikat gerçeğinden hareket edelim.
Türkiye’de gücü geniş coğrafyaya yayılmış kaç tarikat var?
Ben diyeyim 30, siz deyin 50.
Kimileri arasında o kadar büyük farklar, çelişkiler var ki, biri ötekinin camisine gitmiyor.
Çok parçalılar, çok çeşitliler ama tek hedefliler:
İktidar gücüne ulaşmak ve bırakmamak. Erbakan’ın bile en ağır lafı şu:
“Bunlar bizim okuldan kaçan talebelerimiz!”
***
İktidarla ilgili söylenebilecek daha çok şey var ama salt bu örnekle yetinelim, muhalefete geçelim…
MHP kendisine şöyle bir yol seçmiş görünüyor:
AKP’ye vurduğun kadar CHP’ye de vur, ikisinden ayrı bir yerde dur!
İki ayrı muhalefet gücü demokrasinin zenginliğidir.
Merkez-sol yelpazede ise daha net olması gereken bir tablo ile karşı karşıyayız.
Solda birlik geçmişte çok konuşuldu, çok tartışıldı, çok uygulandı. Sonuçları ayrı bir tartışma konusu… Ne olursa olsun gönülden geçen birlik. Ama gönüllü birlik. Zorla sadece güzellik değil, birlik de olmaz.
Eğer bu olmuyorsa, olamıyorsa, iktidarın hukuk kılıflı saldırılarına uğramış bir aydın, bir mücadele insanı olarak ortaya bir tanım atmak istiyorum:
Hedef ortaklığı.
İstanbul Barosu’nun son seçimlerinde ilginç bir yarış yaşandı. Birbirine çok yakın düşünen, listeler itibarıyla aynı yolun yolcusu iki grup oluştu. Onlara gönül verenler, “keşke tek liste halinde gitselerdi” dediler. İki grup birbirinin kuyusunu kazmadı. İkisi de enerjisini ilkeleri doğrultusunda baro seçimlerini kazanmak için harcadı. Sonuç; toplam oyları arttı, ilk ikiyi paylaştılar.
Kritik bir seçime gidiyoruz…
Bir bedenin sol eli, gücünü sağ eli alt ederek kanıtlamaya kalkarsa, ne derler?
Diyelim ki; biri Edirne’de, biri Ardahan’da yakın düşünen, hedefi Ankara’ya ulaşmak olan iki grup var. Biri ötekine diyor ki; “birleşeceksek, önce sen bana gel, buluşup birlikte gidelim.”
Bunun mantığı olabilir mi?
Var gücünüzle Ankara’da buluşmaya çalışın!
***
Anlatım kolaylığı için verdiğim örnekleri hoş görün.
Önümüzdeki seçimlerde hedef, hukuk rayından çıkmış Türkiye’nin yeniden hukuk devleti haline getirilmesi olmalı… Hukuk raydan çıktı mı, ekonomiden eğitime her alanda adalet de bozulur.
Aklın yolunu izleyen herkes ortak hedefin ne olduğunu çok iyi görür.
Her kim ki, ortak hedef yerine yanındakini çelmelemeye çalışır…
O, gaflet, dalalet ve hatta kötü niyet içinde demektir!
Ötesine dilim varmıyor.
Yapmayın…
Bunu bir yurtseverin yakarışı kabul edin.

13 Şubat 2011 Pazar

Diktatörleri Kazıyınca…Mustafa BALBAY

Diktatörleri Kazıyınca…

Diktatörleri kazırsanız altından ne çıkar?
Bu soruya yalın bir mantıkla yanıt vermek gerekirse şu söylenebilir:
Toplumun içinde ne varsa o çıkar.
Almanya’da Hitler devrildi; altından Alman toplumunun tarihsel birikiminin ürünü bir yönetim çıktı.
İtalya’da da öyle. Buna İspanya ve Portekiz de eklenebilir.
İran’da ne çıktı?
Ortada.
Irak’ta Saddam devrilince yerine ne kondu?
Yaşamaya devam ediyoruz.
Mısır’da 30 yıllık Mübarek rejimini kazırsanız altından ne çıkar?
***
Soruyu bir doz daha genişletelim; Arap dünyasında mevcut yönetimler giderse yerine ne konabilir? Yaşama şansı olan yapı hangisidir?
Beni çok etkileyen bir gezi anımın, bu sorunun yardımcı yanıtlarından biri olabileceğini düşünüyorum.
Mısır gezimi bitirmiş, Kızıldeniz kıyısına gelmiştim. Buradan gemiyle Ürdün’ün Akabe Limanı’na geçeceğim. Oradan Amman, devamında Bağdat.
Liman nasıl kalabalık. Ürdün, Yemen, Irak’tan Nil kıyısına çalışmaya gelen mevsimlik işçiler ülkelerine dönüyormuş.
Görevlilerin elinde bir kırbaç var. Yolcuları bilet-pasaport kontrol ve gemiye biniş sırasına sokmak için kırbacı kullanıyorlar. Tüm yolcular çevre ülkelerden, boynunda fotoğraf makinesi, sırtında çantasıyla tek farklı kişi benim.
Gemiye bindik. Güverte altları, dış demir kollarının çevresi, her taraf öbek öbek insan dolu. 8-10 kişilik her grup sanki tek beden. Halka olup oturuyorlar. Kimileri daha gemi hareket etmeden ortaya sofralarını kurmuş, karnını doyuruyor. Çok bakınca beni de davet eden oldu. Yola çıkan bulunduğu yere aitti, karıştım aralarına.
Orta bölümde kanepe tipi koltuklar var. Önce oraların dolduğunu, insanların onun için dışa taştığını düşünmüştüm. Baktım, bomboş. Birkaç kişi var. Görevliye nedenini, burası için ayrı bir para ödemek mi gerektiğini sordum.
Şu yanıtı verdi:
“Ne parası, geç istediğin yere otur. Biz bu koltukların bu insanlar için olduğunu anlatamadık…”
4 saatlik yolculuktan sonra Akabe’ye vardık. Uzun işlem kuyruklarında girişi yapıp otobüs terminali bölümüne minibüslerle götürüldük. Çoğu çuvallardan oluşan bagajlar tüp kamyonuna benzer araçlarla getirildi.
Kamyonların toprak meydanda park etmesiyle yolcuların kasaya tırmanması, görevlilerin de kırbaçlamaya başlaması bir oldu.
Üste birkaç kişi çıkıp bagajı aşağı atacak, yolcular da alacak… Bunun yerine herkes önce almak için hücum edince, düzeni kırbaçla kurmuşlar.
Kırbacı başına yiyen armut gibi aşağı düşüyor. Ulaşabilen eline geçen çuvalı aşağı atıp kendisininkini bulmaya çalışıyor.
Manzarayı izlerken düşünmeden edemedim, Osmanlı döneminde bu topraklar en az Anadolu kadar önemliydi. Kahire, Bağdat, Şam, belki daha da önemliydi… Ama bugün bu topraklar Anadolu’nun Atatürk devrimlerinden geçmemişiydi…
***
Amacım kesinlikle o insanları aşağılamak, hor görmek değil. Tam tersine sevdim onları, arkadaş oldum. Ama ortada da böyle bir toplumsal gerçek var.
Baştaki soruya dönelim.
Geçen hafta da vurgulamıştık; Arap dünyasının bütün yarışı kendi içiyle. Atatürk devrimlerinden geçmemişi dediğim o.
Mısır’da toplum içinde en güçlü örgütlerin başında gelen Müslüman Kardeşler’in temsilcisi Türkiye’de şu demeci verdi:
“Laiklik bize uymaz.”
Aynı coğrafyayı paylaştığımız ülkelerde tam demokrasi olmasını kim istemez?
Ama madalyonun sadece iki değil, çok yüzü var…

9 Şubat 2011 Çarşamba

Frida ile Diego İstanbul’da…Mustafa BALBAY

 Frida ile Diego İstanbul’da…

Adları, ülkeleri Meksika ile bütünleşmiş Frida Kahlo ve Diego Rivera’nın İstanbul Pera Müzesi’ndeki sergisi açıldığında, ne kadar süreceğine baktım.
20 Mart 2011.
“İyi” dedim, “uzunca bir zaman”. Bir ara Meksika gezimi konu ederim. Birleşmiş Milletler, doğumunun 400. yılı nedeniyle 2011’i Evliya Çelebi yılı ilan etti. Ünlü seyyahımızı da böylece selamlamış olurum:
Hapiste zamana iltifat edilmez. Günler geçmek bilmez ama, takvim yaprakları geçiverir. Bazen 3-4 gün takvim yaprağını yırtmadığımız olur. Toplu yırtmak iyi gelir. Zamana karşı, en az onun kadar güçlü olduğumuzu her gün yakasına yapışmayarak da göstermiş oluruz.
Derken bir baktım Frida-Diego sergisi ömrünün yarısını doldurmuş.
Dünyanın önemli koleksiyonlarından biri olarak kabul edilen resimlerin sanatsal anlatımını uzmanlarına bırakıyorum. Zaten yaptılar da… Pera Müzesi de yaptığı bu güzel organizasyonun hakkını vermiş, zengin içerikli katalog hazırlamış.
Ben gezimsel yanını paylaşmak isterim.
***
Frida-Diego çiftinin yaşamlarının en önemli dönemlerini geçirdikleri, en güzel eserlerini verdikleri Mexico City’nin unvanı şu:
“Sonsuz bahar ülkesi.”
Mexico City, dünyadaki 2500 metre rakımın üzerinde kurulu 5 başkentten biri. Çevresindeki dağların yüksekliği ise 3500-4000 metre. Yazları 30-35, kışları 20-25 derece. Yağmur dönemi hiç değişmiyor; temmuz sonundan ekim başına kadar her gün saat 14.00-16.00 arası yağmurlu.
Frida Kahlo, 1907’de Mexico City’nin Carme semtinde Londres Caddesi 247 No’lu evde doğdu. 800 metrekarelik arsa üzerine kurulu, birkaç avlulu bu mavi ev, Kahlo’nun ölümünden sonra müze haline getirildi.
Evin doğal halini korumuşlar. Çok gösterişli değil. Evde Kahlo’nun 18 yaşında geçirdiği trafik kazasından izler var. Uzun süre bağlı kaldığı yatak ziyarete açık. Çevresiyle, tavanıyla yatak, bir atölye bölümünü andırıyor.
Yatağın köşesinde bir sandalye… Ayaklarından sırtı yaslama bölümüne kadar tümüyle Kahlo’nun portresi şeklinde kesilip resmedilmiş. Ziyaretçilerin uzun durdukları yerlerden biriydi. İnsan yaşamöyküsünü okuduktan sonra, “böyle bir şeyi ancak aşkın ve acının insanı çılgın Frida akıl eder” diye düşünüyor. Bu bölümün devamında her biri roman gibi okunması gereken tablolar var.
Frida’nın çocukluğu, bugün çok büyük bir müzenin kurulu olduğu Çapultepek koruluklarında geçmiş.
Çapultepek sözcüğü kulağınıza tanıdık geldi mi? Meksika yerel dillerinden birinde, “düzensiz, dağınık, tepelik alan” demekmiş.
***
Diego Rivera’nın eserleri ise devlet başkanlığı sarayının duvarlarını süslüyor. Sarayın bu bölümleri ziyarete açık. Bir tam günü ayırmak gerekiyor.
Saray Zocalo alanında. Bu alan, İspanyollar geldiğinde Meksika yerlilerinin tapınağının bulunduğu yer. İspanyollar o tapınağı yıkıp taşlarından dev bir kilise yapmışlar. Bu, Latin Amerika’nın ilk kilisesi.
Bu alanın bir özelliği de sürekli eylem sahası olması. İsteyen burada çadırını kurup eylemini yapıyor. Eylem alanının karşısı devlet başkanlığı sarayı. Duvarları Diego Rivera.
Sarayın giriş merdivenlerinin duvarlarında Azteklerin yaşamı, İspanyolların gelişi var. Üst bölümde Meksika devrimi, Zapata ölümsüzleştirilmiş. İkinci kat sömürge döneminden bugüne Meksikalıların yaşamından kesitleri içeriyor. Pek çok bölüm Rivera’nın politik görüşlerini yansıtıyor. Değişik görüşleri savunan devlet başkanları gelmiş, gitmiş ama kimse bu resimlerin kılına dokunmamış.
Noktayı Frida Kahlo’nun yaşamını kaleme alırken kullandığı bir cümle ile koyalım:
“Yıldızlara tekmeler savuracak gücümün olmasını isterdim.”

7 Şubat 2011 Pazartesi

Mı-Sır Üzerine…

Mı-Sır Üzerine…

Mısır’daki günlük, hatta saatlik gelişmeleri “sıcak haberci” meslektaşlarımıza bırakalım, geçmişteki Mısır gezilerimiz ışığında olabildiğince geniş bir yelpaze çizmeye çalışalım.
Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek yaşamın her alanında…
Örneğin sinemaya gittiniz. Diyelim kigüzel bir aşk filmi. Mısır’ın efsanevi sanatçısı Ümmü Gülsüm’ün şarkıları eşliğinde filmi izlemeye hazırlanıyorsunuz. Önce 10 dakika Hüsnü Mübarek’in o haftaki etkinliklerini ve konuşmalarından özetleri izlemeniz gerekiyor.
Bizim mübarek yöneticilerimiz demokrasiyi canlı yayınlara kadar ilerlettiler ama henüz bu noktaya ulaştıramadılar!
***
Mısır, ABD açısından “Arap dünyası merkez üssü” olarak adlandırılabilir. O nedenle Mısır’ı kimin nasıl yöneteceği ABD için çok önemli.
Arap ülkelerinde görev yapacak olan Amerikan diplomatları önce Mısır’a geliyor. Burada ortalama 6 ay Arapça öğreniyor, bölgeyi kavrıyor, ondan sonra görev yerine gidiyor.
***
Arap dünyası da doğal olarak Mısır’ın sahibine göre biçimleniyor. Bu sadece bugün değil tarihte de böyleydi.
1517’de Yavuz Sultan Selim’in Kahire’ye girdiğini öğrenen Yemen Emiri İskender hemen padişaha bağlılığını bildirdi. Yavuz Sultan adına hutbe okuttu. Temsili olarak Yemen’in anahtarını gönderdi.
***
Kahire’den gelen haberler, olayların merkezi konumundaki Tahrir Alanı’nın hemen yanında kurulu Mısır Müzesi’nin yağmalandığı yönündeydi. Kimi görüntüler yağmanın vahşice olduğunu gösteriyordu.
Mısır Müzesi’ni yazarken şu başlığı kullanmıştım.
Dünyaya akan tarih ırmağı.
Nil’in verdiği ilhamla kullandığım bu başlıkta abartı yok. Bugün ABD, İngiltere, İtalya ve Almanya başta olmak üzere dünyanın 40’a yakın büyük müzesinde Mısır eserleri bölümü var.
Mısır Müzesi’ndeki eser miktarını anlatmak için şöyle bir ölçü verelim:
Her eserin önünde yarım dakika durursanız, 1.5 ayınızı ayırmanız gerekiyor.
***
Mısır’da din yaşamın her alanında var. İskenderiye’den otobüse bindiniz, Kahire’ye geleceksiniz. Otogarda Mısır giyimli bir kişi otobüse biner, en önde yüzü yolculara dönük Kuran’dan bir parça okur. Sonra gönlünden ne koparsa.
Otobüs yola çıkar, şoför teybe bir Kuran kaseti koyar.
Kuran için şöyle bir tanımlama da yapılır:
Mekke’de indirildi, İstanbul’da yazıldı, Kahire’de okundu.
***
Mısır’ın Nobel ödüllü yazarı Necip Mahfuz’u yazı yazdığı gazete Al Ahram’da ziyaret etmiştim. Halit Çelenk tipi bir duruşu vardı. Ankara’dan çıkarken yanıma, eserlerinin Türkçe basımlarını almıştım. Niçin görüşeceksiniz diye sorduklarında, bunu söyledim.
Çay içimi sohbet ettik. Mısır’ın sosyal, siyasal, bölgesel durumuna ilişkin soruma şu yanıtı vermişti:
“Mısır sadece kendi sınırları içinden sorumlu bir ülke değil. Arap dünyası çok parçalı görünse de, birbirinden etkilenen büyük bir coğrafya. Din toplumsal yaşamın en önemli unsuru. İşin zaman zaman İslam adına teröre dönüşmesi beni üzüyor.”
Mahfuz ünlü eseri Midak Sokağı’nda Kahire’den söz ederken şöyle diyor:
“Hangi Kahire demek istiyorum acaba? Fatımilerinki mi, Memlûklularınki mi, yoksa Sultanlarınki mi?”
***
Mısır’ın yanı sıra pek çok Arap ülkesini dolaştım. Ürdün’den Yemen’e, Suudi Arabistan’dan Bahreyn’e…
Arap dünyasının bütün yarışı kendisiyle.
Örneğin bir Yemenli diplomat şöyle diyordu:
“Arap dünyasının en demokratik ülkesi biziz. Çünkü cumhurbaşkanlığı seçimlerine birden fazla aday katılabiliyor.”
Bahreyn’de Celil de şunu söylemişti:
“Arap dünyasında en özgürlükçü ülke biziz. Çünkü kadınlar araç kullanabiliyor.”

6 Şubat 2011 Pazar

Yıldız Kenter’e… Mustafa BALBAY

 Yıldız Kenter’e…

Sevgideğer, saygıdeğer Yıldız Kenter…
Size içimden geçenlerin tümünü aktarabilir miyim; bilemiyorum. Deneyeceğim…
En sonda yazmayı düşündüğümle başlamak isterim!
Esaretteki kişinin sanatçıdan aldığı destek, onun özgürlüğüdür.Siz, benim özgürlüğümsünüz.
Sizinle özgürlüğü, tutukluluğumun birinci yılında, hücremde, hücrelerime kadar hissetmiştim.
O gün sahnede şunları söylemiştiniz
“Mustafa Balbay sorgusuz sualsiz, nedensiz tutuklandı. 5 gün, 25 gün, 90 gün, 200 gün, 300 gün, 365 gün… Nedeni mi? Bilmiyorum, anlayamıyorum. Demokrasiyle, hukukun üstünlüğüyle hiç bağdaşmayan biçimde… Güven duygum yok oluyor, canım acıyor, korkuyorum. Utanıyorum.
Bu durumda pek çok insan var. Balbay’ın kişiliğinde onları da anıyorum.
Hep saydım günleri çıkar diye ama 365 gün dolunca bir şey kabardı içimde… Neden tutuklu olduklarını anlayamadığımız insanların neden tutuklu olduklarını anlamamız lazım. Anlayamıyorsak, bu işte bir bit yeniği var demektir.”
Şimdi tutukluluğun ikinci yılı yaklaşıyor. Sözleriniz hâlâ güncel.
Ama asıl söz etmek istediğim bu değil…
***
Siz, “Aydın sorumluluğuysa, sanatçı sorumluluğuysa yerine getirdim işte. Sahnede toplumla paylaştım düşüncelerimi. Vicdanım rahat” demediniz. Defalarca Silivri’ye, duruşma salonuna gelerek eski deyimle “ispatı vücut” ettiniz. Ben 6 saydım.
Her gelişinizde, o gülümseyişiniz, o beden dolu heyecanınız, bende taptaze duruyor. Kalbimin hemen girişindeki “toplumsal güzellikler müzesinin” en güzel yerinde. Arada girip dokunuyorum.
Ama asıl söz etmek istediğim bu da değil…
8 Ocak’ta Kadıköy Belediyesi’nin düzenlediği “Meslekte 30. yıla saygı” toplantısı için bir mektup yazmamı istediler. Mektubu sizin okuyacağınızı söylediler. Nasıl özgürleştim…
O gün Caddebostan Kültür Merkezi’nde mektuba kattığınız ruhun ardından Belediye Başkanımız Selami Öztürk’ün konuştuğunu, sonra da meslektaşlarımız, dostlarımız Ataol Behramoğlu, Bekir Coşkun, Erdal Atabek, Enver Aysever, Ferai Tınç, İdris Akyüz, Melih Aşık, Mehmet Tezkan, Meriç Velidedeoğlu, Mustafa Mutlu, Oray Eğin, Orhan Bursalı, Orhan Erinç, Ümit Zileli, Yalçın Bayer, Yazgülü Aldoğan, Zeynep Oral’ın kitaplarımı imzaladığını, gazete, televizyon haberlerinden öte, ertesi hafta duruşma salonuna gelen Kadıköylülerden dinledim.
24 Ocak’ta da Antalya Belediyesi benzer toplantıyı Uğur Mumcu’yu anma etkinliği çerçevesinde düzenledi. Alev Coşkun, Ataol Behramoğlu, Can Ataklı, Melih Aşık, Metin Demirtaş, Meriç Velidedeoğlu, Orhan Bursalı kitaplarımı imzaladılar. Kadıköy ve Antalya’ya katılan, omuz veren meslektaşlarıma, belediye başkanlarına gönül borcum var. Elbet bir gün öderim.
Antalya Atatürk Kültür Merkezi Aspendos Salonu’ndaki toplantı için de bir mektup istemişler, sizin okuyacağınızı söylemişlerdi. Mektubu bir sanatçı duyarlılığıyla okuyuşunuzun izleyenlerde yarattığı etkiyi, gelen mektuplar anlatıyordu.
Melih Aşık’ın penceresinden de öğrendim ki; o toplantıya katılmak için 12.30 uçağı ile gelip 16.30 uçağıyla dönmüş, akşam oyununuza yetişmişsiniz.
Bunu okuduğum an, içimin ne kadar dolduğunu gözlerim söyledi.
Kimi dönemler yılda 500 kez sahneye çıktığınızı biliyorum. Bu, haftada 9 oyun eder. Bunca yoğunluğunuzun arasında benim mektubumun da sizin sahnenizde yer alması, ömür boyu taşıyacağım bir sorumluluk, bir diploma.
Bu iki mektubun arasında, 17 Ocak’ta duruşma salonuna geldiniz. O gün 10 otobüs dolusu İzmir gelince, o coşkuyla sizi de İzmir gibi selamladım. Sizi ilk İzmir’de Ege Üniversitesi öğrencisiyken izlemiştim.
***
Sevgideğer, saygıdeğer Yıldız Kenter,
Kimi özdeyişlere yaptığım eklerden bazılarını seviyorum, onlar belleklere yerleşsin istiyorum.
Bir Çin sözü var:
Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit.
Bu söze ekim şu:
Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir.
Siz bu toprakların on yılları, yüz yılları değil, bin yıllarısınız. Zaten “Ben Anadolu” ile bin yılları bugüne taşımadınız mı?
Okur şahidim olsun ki; sizin bana verdiğiniz değeri hak etmeye, yaşamım boyunca sadece bir yazar değil, aynı zamanda bir mücadele insanı olmaya çalışacağım.

1 Şubat 2011 Salı

Hukuk ve Halk… Mustafa BALBAY

Hukuk ve Halk…
“Uzun zamandır ilk kez bir kişiye mektup yazıyorum” diye başlayan, düşüncelerini, duygularını her şeyden bağımsız, yalın bir ifade ile dile getiren okur mektupları, benim “toplumsal laboratuvarımdır”. Ülke sorunlarına duyarlı, cumhuriyetçi insanlar ne düşünüyor, gelişmeleri nasıl algılıyor, bu mektuplardan öğrenirim.Bandırma’dan yazan bir okurun mektubundaki şu cümle Ergenekon tutuklularının kimin elinde olduğunu özetliyordu:
“Hukukun gücü sizi oradan çıkarmaya yeter mi?”
Ankara’dan yazan okur ise daha karamsar bir soru soruyor:
“Nasıl bir mucize sizi oradan çıkaracak?”
Bu soruları toplumun adalete, hukuk devletine olan inancının ne hale geldiğini gösterdiği için aktardım. Elbette bu kadar karamsar değilim.
***
Geçen hafta gazetelerin iç sayfalarında bir haber vardı. Yemen’de yönetime muhalif bir gazeteci tutuklandı. Ali Abdullah Salih yönetimi, gazeteci Tawakul Karman’ın sadece gazetecilik yapmadığını, toplumsal kaos yaratacak eylemlerin de içinde olduğunu iddia ediyordu.
Bunlar her ülkede suç, hele Yemen yasalarına göre çok ağır suç. Ancak gazetecinin serbest bırakılması için başkent Sana’da büyük gösteriler yapıldı. Karman serbest bırakıldı.
Bu örneği de hukukun kaynaklarından birinin halk olduğunu anlatmak için aktardım!
Mahkemeler bir anlamda hukukun kavşağıdır. Kuralların yanı sıra pek çok fiili durum da kavşak düzenini etkiler.
Türkiye’de şu anda hukukun tek kaynağı var: İktidar.
Kabile hukukunun bile bugünkü iktidardan daha düzeyli bir adalet sağlama, kural koyma anlayışı vardır.
Bu böyle gitmez, gidemez.
Bir kişinin, bir iktidarın en zayıf anı, kendisini en güçlü hissettiği andır. Böyle bir dönemden geçiyoruz.
Galatasaray Arena Stadı’nda yaşanan olay, hukukun kaynaklarından başlıcasının halk olduğunun en somut örneklerinden biridir.
Yatırım mükemmel.
Tören harika.
Ülkeyi yönetenlerle kulübü yönetenler arasındaki uyum, çiftler buz dansından öte…
Bir şeyi unutmuşlar…
“Küçücük” bir şeyi:
Halkı!
***
Demokrasilerin temel kurallarından biri budur:
Halktan büyük güç yoktur!
Bu kavramın öneminin daha çok dillendirileceği bir döneme girdik. Gerçek anlamda bir güçten söz edebilmek için onun belli bir düzeninin, hedefinin olması gerekir. Aksi halde “kontrolsüz güç, güç değildir”.
Türkiye’de, ülkenin kuruluş değerlerini özümsemiş, Atatürkçü insanların sayısı çok yüksek. Bütün sorun bunu bir “güce” dönüştürebilmekte.
Üç tane bir rakamını alt alta koyun, yanınızdakine sorun:
“Ne görüyorsun?”
“Üç tane bir” diyecektir.
Üç tane bir rakamını yan yana, omuz omuza koyun, bu kez yanıt, “yüz on bir” olacaktır.
Sadece bir araya gelmek değil anlatmak istediğim; bir hedef beraberliğinde buluşmak.
Böyle bir güç, ülkede hukukun nasıl uygulanması gerektiğini de gösterecektir.
Bütün dereler en güçlü olan yatağa akar ve ortaya büyük bir ırmak çıkar. Irmakla buluşamayan dere, yok olur gider.
Bu doğa kanununu topluma, siyasete uyarlarsak, uzun uzun söz aramaya gerek yok, Anadolu insanı söylemiş söyleyeceğini:
Hiçbirimiz, hepimiz kadar güçlü değiliz!

31 Ocak 2011 Pazartesi

Sonucu Meçhul Davalar -Mustafa BALBAY

Sonucu Meçhul Davalar
Bir kişi öldürüldüğünde faile ulaşılamamışsa, soruşturmayı derinleştirmek için yanıtı aranan sorulardan biri şudur:
- Bu cinayet kimin işine geldi, bundan kim ya da kimler kazançlı çıktı?
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) öncülüğünde pek çokkurumun katılımıyla gerçekleştirilen Adalet ve Demokrasi Haftası kapsamında, katledilen aydınlarımız anıldı.
Bu haftanın bir mihenk taşı olarak belleklerde yer etmesini, ancak duyarlı insanların sorumluluğunun tüm yıl devam etmesini dilerim.
Girişteki soruya yanıt olabilecek bir adıma değinmek istiyorum.
Cumhuriyet Kitapları “Demokrasi Kitaplığı” adı altında katledilen aydınlarımızın eserlerinden seçmeler yayımlıyor.
Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, her biri kendi ilgi alanlarında onlarca eser verdiler. Bu eserlerin ortak paydalarına baktığımızda şunları söyleyebiliriz:
- Tümü laikliğin önemini kuru bir söylem olarak değil, demokrasinin olmazsa olmaz bir koşulu olarak vurguladı.
- Tümü aydınlanmanın, bütün küresel değerlerini süzüp Türkiye gerçeklerine uyarlanması için çaba harcadı.
- Tümü Atatürk’ü yeni kuşaklara içi boş sözlerle değil, bilimsel, toplumsal gerçeklerle anlatmayı, görevden öte, varlık nedeni bildi.
- Tümü bağımsızlık konusunda hassastı.
Örnekler uzatılabilir ama, burada kesip şu saptamayı paylaşalım:
Yukarıda aktardığımız maddelerden rahatsız olanlar, aydınlarımızın katlinde sorumluluk sahibidir!
***
Katledilen aydınlarımızın da içinde olduğu, özellikle son 30 yıla damgasını vuran şöyle bir tanım var:
Faili meçhul cinayetler.
Bunların açıklığa kavuşması, Türkiye’de demokrasinin yol alması için başlıca koşuldur. Yola çıkış rehberi olarak da şu seçilebilir:
Nereden gelirse gelsin, hedefi, amacı ne olursa olsun, terörün her türlüsüne hayır.
“Faili meçhul cinayetler”in yanına koymak istediğim bir tanım var:
Sonucu meçhul davalar…
Bir başka deyimle buna, “faili meşhur hukuk cinayeti” de denebilir.
Ergenekon davası başta olmak üzere bu alanda önemli yol alındı.
Dün, “delil hukuku” ile ilgili aktarabilecek yüzlerce örnekten birkaçına değindik.
Bu davalar öyle bir kurgu ile oluşturulmuş ki, içine giren kaybolur, dışarıdan bakan ürker.
Sonucu meçhul davalarda, Türkiye’nin kuruluş temelleriyle doğrudan ilgili kurumları ve onların belli başlı, sembol olabilecek temsilcilerini hedef seçtiler.
***
Sonucu meçhul davalarda tek gerçek var: İnsanların tutuklu yargılanması.
Mısır’da meydana gelen olaylar, beni ister istemez Mısır gezilerime götürdü. Tepemizden geçen göçmen kuşlarla orada Nil deltasına selam da gönderirim.
Eski Mısır’da firavun tahta çıktığında piramidi, yani mezarı da yapılmaya başlanıyordu. Firavun öldüğünde, yeniden dirileceğine inanıldığı için, tüm çevresini de diri diri mezara koyuyorlardı.
Benzetmede hata olmaz; bizlerin çıkmamak üzere hapiste kalmasını isteyenler, bunu gizli ya da açık söyleyenler, ifade etmese bile yorumlarıyla bu değirmene su taşıyanlar, Silivri’yi adeta bir piramit haline getirmek için her şeyi yapıyorlar.
İnsanları diri diri toprağa gömmekten daha vahşi bir seyirlik oyunla karşı karşıyayız.

30 Ocak 2011 Pazar

Ergenekon ve Delil Hukuku… Mustafa BALBAY

Ergenekon ve Delil Hukuku…
Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin 21 Ocak Cuma günü hakkındaki “önemli” delillerden telefon kayıtlarıyla ilgili yaptığı belgeli açıklamalar, Ergenekon delillerinin nasıl hazırlandığını bir kez daha gündeme getirdi.Çelebi’nin cep telefonuna polis el koyuyor. Telefon gece açılıyor, içine kendisine ait olmayan telefon kayıtları yükleniyor ve kapatılıyor.
O kayıtlar Çelebi’nin Hizbut Tahrir adlı örgüte Ergenekon adına “sızma” girişimlerinin kanıtlarından biri olarak iddianamenin eklerine konuyor.
Çelebi sorgusu sırasında da tüm suçlamaları tek tek bilgisayar sunumlarıyla çürüttü. İkisini aktarmak isterim:
Çelebi’nin gözaltına alınmadan önceki 23 Nisan’da İstanbul’a gelip bir okulda örgüt adına törene katıldığı iddia edilmişti. O gün Ankara’da olduğunu resmi kayıt ve yazılarla kanıtladı.
Çelebi’nin Harp Okulu öğrencilerini yine örgüt adına fişlediği iddia edilmişti. Oysa okuldan aldığı resmi yazılarla gösterdi ki, eğitim programında sorumlu seçilen öğrenci, alanı içindeki arkadaşları hakkında her şeyi bilmek zorunda. Eğitim programının bir parçası.
ZULÜMHANE’de söz ettim; Çelebi’nin annesi gardiyan. Annesi göreve giderken küçük Mehmet Ali’yi de götürürmüş. Mehmet Ali çocukluğunu mahpuslarla volta atarak geçirmiş. Kaderin cilvesine bakın ki, genç Mehmet Ali de yaşamının en güzel çağlarını yine hapishanede volta atarak geçiriyor.
***
Hukuk biliminde “delil hukuku” adı altında ayrı bir alan var. Özellikle ceza davalarının en önemli halkasını bu oluşturuyor.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 170. maddesi bir iddianamenin olmazsa olmaz iki koşulunu şöyle sıralıyor:
- Suç-delil bağlantısı.
- Suç tarihi.
Eğer bu iki konu net değilse, iddianame baştan sakatlanmış demektir. Ergenekon iddianamelerinde bu iki konunun da göz ardı edildiği ortada.
Kamuoyu bu tür haberlere ne yazık ki “alıştı”. Çoğunlukla haber değeri bile taşımıyor.
Çelebi’nin cep telefonu açıldığı ve sinyal verdiği için poliste yapılan yükleme ortaya çıkarılabildi. Bilgisayarda bunu kanıtlamak olanaksız. Çünkü bilgisayara yapılan yüklemede başka bir merkezle bağlantı söz konusu değil. Açıyorsunuz, ne yüklemek isterseniz yüklüyorsunuz. Bu işlemi yaptığınız tarihle bile istediğiniz gibi oynayabiliyorsunuz.
İşte bunun önüne geçebilmek; yargılayanlar açısından vurgulamak gerekirse, sanıkların, “Poliste bilgisayarıma yükleme yapılmış” iddialarını boşa çıkarabilmek için bilgisayara el konulduğu anda “mühürlenmesi” gerekiyor. Bilgisayarın mühürlenmesi, el konulduğu anda içinde bulunan tüm verilerin toplam miktarını gösteren “hash değeri” olarak adlandırılan işlemin yapılmasıyla oluyor. O değer alındığı andan sonra bilgisayarı açıp bir nokta dahi konsa uzun sayılardan oluşan dizin bozuluyor.
Yasa son derece açık. CMK 134. maddede sözünü ettiğimiz, “imaj alınması” olarak adlandırılan işlemden geçmemiş bilgisayar verilerinin “delil değeri taşımayacağı” belirtiliyor.
***
Benim durumum yukarıda anlattığım örneğe uygun düşüyor. Gazetedeki bilgisayarlarıma el konduğu anda “imajı” alınmadı. Bu bilgisayarlar 1.7.2008 günü alınıp İstanbul’a götürüldü. Aylar sonra iddianame delil klasörleri bize verildiğinde gördük ki; bilgisayarların imajı 7.7.2008’de saat 04.16’da alınmış.
Oysa o bilgisayar “verilerinden” bana 5.7.2008’de savcılıkça soru soruldu.
Biz de dava sürecinde gördük ki; Ergenekon soruşturması “bitirilmek” üzere açılmamış. Sadece ucu değil, her tarafı açık. Bu usulsüzlükleri yapanlar hakkında ciddi bir işlem yapıldığını duymadık.
Bu anlamda “Bırakın hukuki süreç işlesin”, “Yargılama sonunda her şey açığa çıkar” söylemleri de ne yazık ki gerçekçi değil.
Hukuk yok ki, süreç işlesin…
Gerçek bir yargılama yapılmıyor ki, her şey açığa çıksın.
Herkesi bir kez daha Ergenekon’daki “insan kıyımına” duyarlı olmaya çağırıyorum.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Faili Meçhuller ve AKP’nin Tutumu…



1990’lı yılların faili meçhul cinayetlerine hükümetler, utangaç ve çaresiz yaklaştılar. Ancak samimi bir çaba içinde oldular.
Her cinayet sonrasında yapılan açıklamalar neredeyse arasına kopya kâğıdı konmuş gibi birbirine benziyordu.
Beylik demeç şuydu:
“Katiller mutlaka bulunacak, kanı yerde kalmayacak.”
Uğur Mumcu cinayetinden sonra hükümetin verdiği şu söz uzun süre yüzüne vurulmuştu:
“Cinayeti aydınlatmak namus borcumuzdur.”
Hükümetler salt kendi güçleriyle kamuoyunu tatmin edecek bir başarı elde edemeyince Meclis gücünü devreye soktular.
TBMM çatısı altında faili meçhul cinayetleri aydınlatma komisyonu kuruldu.
Komisyon, hakkı teslim edilmesi gereken bir çabayla yol almaya çalıştı. Derken seçimler geldi. Tesadüfün böylesine bakın ki; komisyonda çalışanlar seçimde aday olamadılar ya da seçilecek yerlerde olamadılar.
Komisyon, ülke tarihine iyi bir rapor kazandırmış oldu!
2005 sonrasında Türkiye bir başka cinayet türüyle karşılaştı. 1990’lardan farkı şuydu:
Tetiği çekenler çok kolay yakalanıyor, çok gençler ve bir adım sonrasına ulaşılamıyor.
Malatya cinayeti, Trabzon rahip Santoro cinayeti, Hrant Dink cinayeti…
Bu üç kıyımın hedef anlamında ortak özelliği, tümünün azınlıklardan seçilmesiydi.
***
Dün, 1990’lı yıllardaki kıyımların hedeflerinden başlıcası ülkeyi dönüştürmek demiştik. Aynı yorum, yukarıdaki üç cinayet için de yapılabilir.
Neden art arda azınlık hedefler seçildi?
Neden failler tümünde kısa sürede yakalandı ama, hemen ötesine yıllardır ulaşılamıyor?
Yanıt bekleyen iki ana soru bu.
AKP ilk bakışta farklı, ancak özünde, son amacında birbirine benzeyen tüm bu cinayetler karşısında nasıl bir tutum takındı?
Önceki hükümetlerin durumunu anlattık. AKP bunlardan daha farklı bir tutum izledi. Öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki; hiçbir hükümet cinayet olsun istemez. Elbette AKP de istemez.
Ancak AKP, pek çok konuda olduğu gibi burada da kendi şablonunu kullandı. Bu faili meçhul, perde gerisi meçhul cinayetlerin, yakın tarihin, yeniden yazılması için dolaylı dolaysız çabalar içine girdi.
Hiç iyi etmedi…
Azınlık cinayetlerinde failleri yönlendiren bir örgütün olmadığını emniyet sorumluları açıkladı. Davalar sürüyor. 1990’lı yıllardaki kıyımlarla ilgili operasyonlar yapıldı. Davalar açıldı. Kimi örgüt üyelerine ulaşıldı, ama tetiği çekenlerin bir gerisine ulaşılamadı.
Bugünkü iktidar, yandaşları, iktidarın attığı her adım reformdur, demokrasiyi ileri götürür diyenler ve bu anlayışın “yüzyılın davası” ilan ettiği iddianameler şöyle diyor:
“Bütün bu cinayetleri işleyen örgütlerin üzerinde bir örgüt var, onun da adı Ergenekon’dur.”
Terör örgütlerinin üzerinde, onları koordine etmek için örgütlenmiş bir terör örgütü!
Kamuoyunun da yakından bildiği PKK, Hizbullah, DHKP-C gibi örgütlerin hiçbirinde “Ergenekon bağı” çıkmıyor.
Tutuklu tutuksuz yargılananlar dahil, bugüne kadar, “Evet ben böyle bir örgüte üyeyim” diyen bir kişi yok. Ama ortaya atılan iddialar tutsa da, tutmasa da belli bir kirlilik yaratıldı.
Bu kirlilik, olayların gerçek anlamda aydınlatılması yönündeki çabaları da ister istemez ikincilleştiriyor. Hatta sonuçsuz bırakıyor.
Neden böyle yapılıyor?
Yukarıda vurguladığımız gibi yakın tarihin cinayetler bölümünün yeniden yazılması, bu olayları aynı düşüncedeki insanların da içinde olduğu bir örgüt tarafından işlendiğinin kabul ettirilmesi için…
Kabul edilemez, çok ağır bir itham.
***
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik (um:ag) Vakfı’nın öncülüğünde Mumcu’nun katledildiği 24 Ocak ile Prof. Muammer Aksoy’un katledildiği 31 Ocak arası Adalet ve Demokrasi Haftası olarak anılıyor.
Haftaya bu adın verilmesinin önemi, yıllar geçtikçe, olayların üzerine olaylar eklendikçe daha iyi anlaşılıyor.
Adalet ve demokrasi… Biri ötekinden önemli iki kavram. Biri yara alırsa hemen öteki de etkileniyor.
Adaletin amblemi terazi ama, görünüm arazi.
Partinin adına yamanmış, hizmetini orada sürdürüyor.

25 Ocak 2011 Salı

Yazarın Gücü ve Onu Yok Etme Biçimleri….


Bir yazar ne kadar usta kalem olursa olsun, ne kadar büyük yayın organlarında yazarsa yazsın, maddi durumu ne olursa olsun asıl gücünü toplumdan alır.
Toplumun içinde ne kadar varsa, gücü o kadardır.
Bu, aslında toplumla yüz yüze olan mesleklerin tümünde geçerlidir. Gazeteci için, siyasetçi için, emniyet müdürü için…
Uğur Mumcu toplumla barışık bir yazardı. Bir başka deyişle kendisini köşesine hapsetmemişti.
Uğur Mumcu ile aynı gün katledilen Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan da bulunduğu görev bölgesinin hassasiyetlerine karşın kendisini 7’den 70’e herkese sevdirmişti.
Çok önemli ve çok tehlikeli bir güç!
Neden tehlikeli?
Çünkü böyle bir gazeteci mesleğin o evrensel gücünü de en etkili biçimde elinde bulunduruyor demektir.
Nedir o?
Kanaat önderliği…
Türkiye gibi gündemin sık değiştiği, olayların görünen yüzüyle içyüzünün farklı olduğu, kuruluş temellerinin sürekli tartışıldığı ülkelerde, toplum için kanaat önderliği çok önemlidir.
Günlük gelişmelerle ortalama bir duyarlılıkla ilgilenen kişiler, güvendikleri gazetecileri “kanaat önderi” olarak bellerler. Öyle ki, bu güç “hükümet olmak” kadar önemlidir. O nedenle toplumu dönüştürme planı yapan bir güç kendisine böyle bir ortak istemez.
***
Uğur Mumcu 1990’lı yıllar kıyımının en önemli halkalarından biriydi. 1990’da art arda Prof. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Doç. Bahriye Üçok katledildi. 1993’te Uğur Mumcu, 1999’da Prof. Ahmet Taner Kışlalı, 2002’de Dr. Necip Hablemitoğlu…
Bütün bu aydınların yukarıda aktardığımız güçle koşut bir başka özelliği de şuydu:
Devletle ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş değerleriyle de barışıktılar.
İşte bu ikili güç, deyim yerindeyse yazarın kanatlarıdır.
Elbette bir gazeteci devlet kurumlarındaki yapısal ve kişisel bozuklukları kıyasıya eleştirecek. Bu anlamda eleştirinin özü, sahip çıkmaktır.
1990’lı yıllardaki aydın kıyımlarının bir nedeni de onların barışık olduğu devleti, değerleri ve toplumu dönüştürmekti.
Başarabildiler mi?
Türkiye’nin bugünkü görünümüne bakıp söylenecek çok şey var. Sadece ülke yönetimi değil anlatmak istediğim. Devlet yapısına, değerlerin dönüşümüne, Türkiye’nin uluslararası konumuna ilişkin her şey.
Kanaat önderliğinden söz ettik, bunun yanına bir kavram daha koymak gerek:
Eşik bekçiliği.
Gazeteci toplumda aynı zamanda düşünce eşiklerinin oluşmasını sağlar. Şöyle ki; gazeteci örneğin ülkenin kuruluş değerleriyle ilgili bir konu için, “bu adımın ötesi atılamaz” ya da “bu alandaki tabu yıkılmalı” yorumu yaptığında toplum da “sınırı”, “tavrı” koyacaktır.
***
1990’lı yıllardan 2000’lere gelirsek… Yöntem değişti! Bir başka “öldürme” yöntemi gelişti.
Bir gazetecinin öldürülmesiyle bunun toplumda açacağı yara sanılandan fazladır ve farklıdır.
Sonuç olarak 90’lı yıllardaki kıyımları yapanlar ülkeyi dönüştürme yönünde hedeflerine ulaşmış olduklarını düşünebilirler ama, şunu da göz ardı etmiyorlar:
Katledilen aydınların ruhunu öldüremediler!
İşte yöntem değişikliği dediğim nokta bu.
Artık hedef bedenler değil, ruhlardı.
Ruhları öldürdükten sonra zaten bedenin ne önemi vardı.
Bunun için toptan tüfekten daha etkili bir silah seçildi:
Hukuk!
Kimsenin karşı çıkamayacağı, hatta saygılarını sunma ve üstünlüğünü kabul etme durumunda olacağı küresel, bilimsel bir değer.
Öyle bir kullanım ki; davayı açmak, sonuçlandırmaktan, hüküm vermekten daha etkili.
Öyle bir kullanım ki; davanın toplumdaki yansımaları dosyadaki gerçeklerin on katı.
Öyle bir dosya ki; içine giren kaybolur, girmeyen büyüklüğünden ve çerçevesinden ürker.
Böyle bir sürecin içinden geçiyoruz.
Sürecin sloganı şu:
“Bırakın hukuk işlesin… Hukuki sürecin sonunu bekleyelim.”
İşlesin, bekleyelim ama, ortada işleyen bir hukuk yok. İşletilen, kullanılan, adına “hukuki süreç” denilen bir ortaçağ var.
Düşüncelerimize katılmayanlar, “hukuki süreçle” ortaya çıkarılmış, aydınlatılmış bir olay söylesinler.
Faili meçhuller bağlamında Uğur Mumcu cinayetiyle Hrant Dink cinayeti özdeştir.
AKP, faili meçhullere nasıl baktı?
Bu yanını yarın kaleme alalım…