Tülay Hergünlü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tülay Hergünlü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2012 Cuma

Tülay Hergünlü:Mustafa Kemal gerçeği


Yıl 1915… Mustafa Kemal Sofya’da Ataşemiliter olarak görev yapmaktadır. Dünya harbi çıkmıştır ve Alman askeri ıslahat başkanı Liman Von Sanders, Çanakkale’yi savunacak ordunun başına geçmiştir. Osmanlı, Karadeniz’de meydana gelen bir olay üzerine oldubittiye getirilerek harbe sokulmuştur.  Bütün memleketin açık bir felâkete sürüklendiğini gören Mustafa Kemal, Başkumandanlık vekilliğine başvurarak, ordu içinde rütbesine uygun herhangi bir görev ister. Gelen cevap olumsuzdur. Görev almakta ısrar eden bir cevap gönderir. Uzun süre cevap alamaz. Gerekirse bir er gibi cepheye atılmaya karar verir, eşyalarını toplar, gitmeye hazırdır. Nihayet beklediği cevap gelir;
On dokuzuncu tümen kumandanlığına tayin buyruldunuz. Hemen İstanbul’a hareket ediniz.’
Mustafa Kemal bu emri aldığında Başkumandan vekili Enver Paşa, Türkiye’nin uğradığı en kanlı bozgunlarından biri olan Sarıkamış savaşındadır…
Mustafa Kemal Sofya’dan döndüğünde Enver Paşa’da Sarıkamış’tan dönmüştür. Kendisini ziyaret eder ve teşekkür ederim, beni numarası ondokuzuncu olan tümene kumandan tayin etmişsiniz. Bu tümen nerededir?’ der. Enver Paşa’dan ilginç bir cevap gelir; Ha, evet… Belki bunun için Erkânı-Harbiyye (Kurmay Heyeti) ile görüşseniz daha iyi bilgi edinirsiniz.’
Başkumandanlık Erkân-ı Harbiye’sine gider ve kendisini; Ondokuzuncu Tümen Kumandanı Mustafa Kemal’ olarak tanıtır. Herkes şaşırır. Zira böyle bir tümenin var olduğundan hiç kimsenin haberi yoktur. Sonunda birisi çıkar ve böyle bir tümenin Liman Von Sanders’in ordusunda bulunabileceğini söyler. Mustafa Kemal, Von Sanders’in Kurmay Başkanı Kâzım Bey’in bürosuna giderek durumu anlatır. Kâzım Bey, kendilerinde böyle bir tümenin olmadığını söyler ve Gelibolu’ya gitmesini önerir. Mustafa Kemal sonunda tümenini bulmuştur. Aslında bulamamıştır. Bir on dokuzuncu tümen vardır ama fiilen yoktur. Tekirdağ’da bir ay uğraşarak tümenini hazırlar. Ve ne hikmettir ki, tarih sahnesine ilk olarak çıkacağı yer, bu tümene komutanlık edeceği yerdir; Çanakkale…
Mustafa Kemal’in parlak kariyeri, ileri görüşlülüğü, fikir ve düşüncelerini her ortamda cesurca ortaya koyabilmesi, isabetli tahminleri ve üzerine aldığı görevlerdeki üstün başarıları, rakiplerinin ve en başta da Enver Paşa’nın dikkatinden kaçmamıştır.  Ülkenin makûs talihini yenebilecek bu komutanın daha fazla yükselmesini önlemek için olabilecek her türlü engel karşısına çıkartılmıştır.  İmparatorluğun en ücra köşelerine gönderilmiş, Sofya’da kızağa çekilmiştir. Daha da ileri gidilerek kendisine Hindistan seferi teklif edilmiş. ‘Ben o kadar kahraman değilimdiyerek reddetmiştir. Afganistan’a gönderilmek istenmiş, haritada yerini bile bilmiyoruz sözleriyle itiraz etmiştir. Çünkü o Enver Paşa gibi hayalci ve maceracı değildir. Gerçekçidir ve ayakları yere sağlam basmaktadır.
Mustafa Kemal, Enver Paşa ve yandaşlarını o kadar rahatsız etmiştir ki, adının duyulmasını, zaferlerinin bilinmesini istemezler. Öyle ki; Anafartalar üzerine yapılan bir konuşmasının fotoğrafı ile birlikte yayınlanmasına müdahale ederler.  Baskıyı durdururlar ve Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’in fotoğrafını çıkartıp yerine Alman Liman Von Sanders’in fotoğrafını koydururlar. Sanki Çanakkale zaferini bir Alman kazanmış, İstanbul’u bir Alman kurtarmış gibi.
O yıllarda önemli bir sorun ise Hicaz’ın boşaltılmasıdır. Araplar, İngilizlerle işbirliği içerisindedir. Boşaltma hayli tehlikelidir ve böyle bir harekâtın harp tarihinde bir benzeri yoktur. Bu işin yapılması için Medine’nin ve Peygamberin kabrinin savunulmasından da vazgeçilmesi gerekecektir. Dinî duyguların had safhaya çıkacağı böyle bir çekilmeyi başarabilecek bir tek komutan vardır; Mustafa Kemal Paşa… Şimdi de ona Peygamberin mezarını düşmana bırakma görevi yükletilecektir.
Mustafa Kemal, En doğrusu şimdiye kadar kim savunmuşsa çekilmeyi de o yapmalıdır’ der ve oyunu bozar. Sonunda Padişah’ın ve Sadrazam Talat Paşa’nın da baskısıyla, Enver Paşa’nın zaten zoraki verdiği çekilme kararından vazgeçilir. Eğer kabul etseydi ve Hicaz’dan çekilme onun komutanlığında gerçekleşseydi, Mustafa Kemal sonsuza kadar “Peygamberimizin mezarını düşmana teslim eden adam” damgası yemekten kurtulamayacaktı. Ancak İlâhi Plân, düşmanlarına ve rakiplerine bu fırsatı vermedi.
*
Bu olaylardan hareket edersek, günümüze geldiğimiz de Mustafa Kemal Atatürk’ün üstünün örtülmesi, adının önemsizleştirilmesi, eğitim kitaplarından çıkartılması, resimlerinin duvarlardan indirilmesi, okullardan adının silinmesi, heykellerine çelenk bırakılmasının ve saygı duruşlarının önlenmesi, Anıtkabir ziyaretlerinin kısıtlanması, Cumhuriyet ve diğer millî bayramların kutlanmasının bir takım yasaklamalar ve bahanelerle engellenmesi ve benzeri uygulamalar kimseyi şaşırtmasın. Bunlar Vahüdiddünlerin, Damat Feritlerin, Enver Paşaların ve benzerlerinin bitmeyen kinlerinin günümüzdeki uygulamalarıdır…
Güneş balçıkla sıvanmaz, Mustafa Kemal gerçeği, tarihten ve vicdanlardan silinemez!
Tarihteki tek yenilgisini Türklerden alan İngiliz Bahriye Nazır’ı Churchill’in dediği gibi o, ‘Kaderin Adamı’dır… Kader ona çağları aşma görevini vermiştir ve o bu görevi başarıyla yerine getirmiştir…
Ölümünün 74. Yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet ve minnetle anıyoruz.
Ruhu şâd olsun!
Tülay Hergünlü
İstanbul, 9 Kasım 2012


Kaynak: Falih Rıfkı Atay- Çankaya. (Pozitif Yayınları)

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Lozan Antlaşması’nın 89. Yıldönümü’nde Türkiye’nin Durumu - Tülay Hergünlü

Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde, İsviçrenin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti ile Britanya İmparatorluğu (İngiltere), Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve Romanya hükûmetlerinin temsilcileri arasında imzalanmıştır.
Bu antlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve paylaşımı üzerine inşa edilen ve dayatılan, aynı zamanda da tarihin en büyük utanç belgelerinden birisi olan Sevr Antlaşması, işgalci devletlerin suratına fırlatılmış, yeni Türk Devleti’nin bağımsızlığı ve sınırları, emperyalist ülkeler tarafından resmen tanınmıştır.
Lozan’da, Misak-ı Millî sınırlarının tamamına yakını güvence altına alınmış, bir tek Musul sorunu halledilememiştir. Bunun yanı sıra, Irak sınırı tam olarak çizilememiş, konferansa sadece gözlemci (!) olarak katılan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından da, sınırlarımız tanınmamıştır... Bugün hâlâ başımızı ağrıtmaya devam eden Ermeni, Kürt ve azınlıklar sorunu ise Lozan Antlaşması ile tamamen çözüme kavuşturulmuştur. Ermenistan’ın toprak talebi kabul edilmemiş, bağımsız bir Kürt devletinden ise hiç bahsedilmemiştir… Azınlıklar ise Türkiye’de yaşayan, Müslüman olmayan halklar olarak tarif edilmiştir.
Ne yazık ki Lozan Barışı’nın 89. Yılını kutladığımız bu günlerde, ülkeyi yönetenlerin hatalı ve aciz dış politikaları nedeniyle sınırlarımız tehdit altındadır. Bugün İngiltere’nin yerini alan ve dünyanın enerji kaynaklarının jandarmalığına soyunan ABD, yürürlüğe koyduğu Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (BOP) ve sözde Arap Baharı (!) operasyonları ile bölge ülkelerinin sınırlarını değiştirmektedir.
Günümüzün iktidarı ise, komşularımızın içişlerine karışmakta, ABD’ nin savaş davullarına öncülük etmektedir. Kendisini ABD’ nin Ortadoğu’daki eş başkanı olarak ilan eden başbakan, komşumuz Suriye’ye tehditler savurmakta, yakın zamana kadar kanka olduğu Beşşar Esad ve yönetimine “git!” demektedir… İktidarın, yaklaşık 45 bin Suriye asisini, hangi akla hizmetle ülkemizde beslediğini anlamakta zorluk çekiyoruz. Bu asilerin ne zaman ABD’ nin planının bir parçası olarak harekete geçeceğini ise kestiremiyoruz.
Burada en üzücü olan ise, Türkiye’nin Suriye’deki muhaliflere silah ve maddi destek sağlamakla suçlanmasıdır. İşte bu durum ağrımıza gitmektedir. Tıpkı askerimizin başına geçirilen çuval olayı, Mavi Marmara baskınında İsrail askerlerinin katlettiği dokuz vatandaşımız ile Suriye’nin düşürdüğünü iddia ettiği uçağımızın ve iki şehidimizin karşısında “suskun” kalan bir iktidar tarafından yönetilmekte olduğumuz gerçeğinde olduğu gibi…
ABD, Lozan’da tanımadığı sınırlarımızı, 1948 yılında kendi hesaplarına göre oluşturduğu bir harita üzerinde yayınladı. Türkiye’yi bu sözde harita ile Sevr’e yeniden mahkûm etti ve “parçaladı”. O gün bu gündür, Türkiye’yi parçalama çalışmalarına, BOP planı çerçevesinde hız kesmeden devam ediyor. Önce sağ-sol dedi olmadı, şimdi Türk-Kürt, türbanlı-türbansız diyerek, kardeşi kardeşe düşman etmeye çalışıyor.
ABD, Ortadoğu ve Afrika’da 22 ülkenin sınırları yeniden çizilecek dedi. Irak ve Suriye’de, sözde Kürdistan bölgelerini oluşturdu. Türkiye’nin doğusunda ilan edilmesi planlanan sözde özerk Kürdistan bölgesi için, içeriden verilen destekçiler sayesinde hayli aşama kat etti. Sırada İran var. İran’dan kopartılacak olan sözde Kürdistan bölgesi ile ABD’ nin ikinci İsrail’i olacak olan sözde büyük Kürdistan devleti inşa edilecek. Böylece Türkiye’nin Lozan’da elde ettiği sınırları ile Ortadoğu’nun sınırları yeniden çizilecek.
Stratejik ortaklık ve eş başkanlık hayalleri ile Ortadoğu’daki pastadan pay kapma hevesi ile ellerini oluşturan büyüklerimiz ve gökten zembille TBMM’ ne inen Davutoğlu, Kürecik’te inşa edilen füze kalkanının bir gün bir şekilde Türkiye’ye döndüğünü görünce ne yapacaklar merak etmekteyiz…
***
Bugün içeride sergilenen siyaset dinciliği, yeni Osmanlıcılık, ya da Osmanlı dönemine ve halifeliğe duyulan hasret ile atılan cahilce adımlar, Ortadoğu pastasından ABD yanında pay kapma hayalleri, dış politikamızı iflasın eşiğine getirmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi göz ardı edilmiş, komşularımızın tamamıyla aramız açılmış, Suriye ile savaşın eşiğine gelmiş bulunmaktayız. (Dış bakanımız hızını alamadı, Rusya’ya da ince ayar çekiyor…)
Mustafa Kemal Atatürk’ün,
"Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın çöküşünü bildirir bir belgedir. Osmanlı Devri'ne ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!"
dediği Lozan Barış Antlaşması ile dünya önünde tescil edilen sınırlarımız, bugün tehdit altındadır. İngiltere’nin Lozan ile suya düşen Ortadoğu ve Türkiye plânları, günümüzde ABD’ ile hayat bulmak üzeredir…
Ey Türk Milleti!
Kan uykundan uyan! Uyan ve oynanan oyunu gör artık!
Ne Osmanlı, ne siyaset ve sadaka dinciliği, ne etnik milliyetçilik, ne eşbaşkanlık, ne de stratejik ortaklık aldatmacaları seni kurtaramaz!
Dünyaya bir Mustafa Kemal’ daha gelmez!
Aklını başına al!
Uyan ve oynanan oyunu gör artık!
Bu gidiş iyi bir gidiş değil; “Dur!” demek ise geçmişte olduğu gibi yine senin elinde!
*
24 Temmuz tarihinin bir başka önemi daha var; Basın Bayramı…
II. Meşrutiyet döneminde çıkan gazetelerin, sansür memuruna gösterilmeden yayınlandığı gün olan 24 Temmuz, her yıl Basın Bayramı olarak kutlanıyor. Türk basını, üzerinde yaratılan korku ve yandaşlık prangası altında, kendi bayramını özgürce kutlayabilecek mi bilemem ama bendeniz tüm basınımızın bayramını en içten dileklerimle kutluyorum. Tamamen özgür bir basında buluşmak dileğiyle…
Tülay Hergünlü
24 Temmuz 2012
Çanakkale, Geyikli

9 Kasım 2011 Çarşamba

Unutma, unutturma! - Tülay Hergünlü

“Samsun’a çıktığım gün genel durum ve görünüm
1919 yılı Mayısı’nın 19. Günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüm:
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, ağır şartları olan bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Dünya Savaşı’nın uzun yılları boyunca ulus yorgun ve fakir bir durumda. Ulusu ve ülkeyi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatlarının derdine düşerek, ülkeden kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı.
Ordunun elinden silahları, cephanesi alınmış ve alınmakta…
İtilaf devletleri, ateşkes hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer bahaneyle, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş ve Ayıntap (Antep), İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri birlikleri; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve görevlilerle özel ajanlar çalışmakta. Sonuçta konuşmamıza başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da İtilaf devletlerinin onayıyla Yunan ordusu İzmir’ e çıkartılıyor.
Bundan başka, ülkenin her tarafında Hıristiyanlar gizli, açık, özel istek ve amaçlarının gerçekleşmesini sağlamak ve devletin bir an önce çökmesi için çalışıyorlar.
…Daha sonra elde edilen sağlam bilgi ve belgelerle görüldü ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira heyeti illerde çeteler kurmak ve yönetmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla uğraşıyor.
Ülke içinde ve İstanbul’da ulusal varlığa düşman kuruluşlar
Kurulmaya başlayan bu cemiyetlerden başka, ülke içinde daha birtakım girişimler ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde, İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu cemiyetin amacı, yabancı koruması altında bir Kürt devleti oluşturmaktı.
İngiliz Muhipler Cemiyeti
İstanbul’da türlü amaçlarla, gizli ve açık olmak üzere kurulmuş parti veya cemiyet adı altında birtakım kuruluşlar vardı. İstanbul’da önemli sayılacak girişimlerden biri İngiliz Muhipler Cemiyeti’ydi. (İngiliz Severler Cemiyeti T.H. notu)
…Bu cemiyete katılanların başında Osmanlı padişahı ve yeryüzünün halifesi adını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, İçişleri Bakanlığı’nda bulunan Ali Kemal, Adil ve Mehmet Ali beyler ve Sait Molla bulunuyordu. Cemiyette Rahip Fru (Frew) gibi İngiliz ulusundan bazı maceracılar da vardı. “
Yukarıda yer alan satırlar, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat kaleme aldığı büyük Söylevinin birinci ve dördüncü sayfalarından alınmıştır. (NUTUK)*
Bugün, Cumhuriyetin 88. Yıl kutlamalarını yaptırmayanların ve buna göz yumanların unuttuğu, unutturulduğu tarihi gerçeklerin bir tokat gibi yüzlerinde patlaması için bir kez daha hatırlatmak istiyoruz:
Unutma, unutturma!
600 yıllık cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinin üzerinden yeni bir devlet kuran, Anadolu’nun Hıristiyan gölü olmasına izin vermeyen Mustafa Kemal Atatürk’e, en büyük eseri olan Cumhuriyet’e ve devrimlerine dil uzatanları,
“Cumhuriyet bizim için bir amaç değil, araçtır” diyenleri
“Tek Adam yönetimi faşist bir yönetimdi” diyenleri,
Dünün vatan hainlerini bugün kahraman yapanları, bugünün vatan hainlerini ise “demokrasi” söyleminin ardına saklayanları,
Türk Ordusu’nun yönetim çatısını Hasdal’a hapsedenleri,
Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerini tartışmaya açanları,
“İki bayrak, iki dil, iki devlet” isteyenleri,
Bölücü terör örgütü yandaşlarını Meclis’e sokanları,
Daha iyi anlayabilmek için;
Büyük Atatürk’ün NUTUK’unu 10 Kasım 2011’de bir kez daha oku, okut!
Unutma ve unutturma!
***
Büyük Atatürk, aramızdan ayrılışının 73. yılında seni özlem, minnet ve rahmetle anıyoruz…
Ruhun şâd olsun!

Tülay Hergünlü
İstanbul, 08.11.2011
*Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Gençler İçin Fotoğraflarla NUTUK.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

27 Ekim 2011 Perşembe

Bina öldürmez, “sorumsuzluk” öldürür! - Tülay Hergünlü

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ekranlardan haykırıyor:
“İktidarımıza mal olsa da kaçak yapıları yıkacağız”
İşte böyle söylüyor başbakan…
Marmara depreminin üzerinden 12 yıl, AKP’ nin iktidar olmasının üzerinden 9 yıl geçti. Dahası, bugünün başbakanı 1994-1998 döneminde İstanbul büyük şehir belediye başkanlığı görevini de yürüttü. Yani ülkenin ve İstanbul’un kaderinde 15 yıl etkisi olan başbakan, kaçak yapılarla savaşma kararını açıklıyor…
Ne zaman?
Van depreminin üzerinden 5 gün geçince…
Zararın neresinden dönülürse kârdır diyoruz elbette. Ancak, kaçak binalar yükselip oturulur hale gelene kadar göz yumanlara ne gibi bir yaptırım uygulanacak doğrusu merak etmekteyiz. Geçtiğimiz gün İstanbul’da bir belediyenin yıktığı kaçak lüks villanın haline ben bile acıdım. Son derece lüks, havuzlu bir villa oturulur hale gelene kadar kim ve hangi kurum yetkilileri tarafından görmezden gelinmiştir? Orada yıkılan villa da sonuçta millî servet değil midir?
İstanbul’da yıkılması gereken 2 milyon bina olduğu söyleniyor. Bu binalar tespit edildiyse aradan geçen 12 yılda neden yıkılamamıştır?
Van’da yerle bir olan okul binası, yurt ve 3 binin üzerindeki yapıyı kim ya da kimler inşa etmiştir?
Yerle bir olan Van Afet Merkezi, ülkemizdeki sorumsuzluğun boyutunu gözler önüne sermesi bakımından ibret alınacak bir örnektir ve tarihe geçmiştir.
Salih Ölmez adlı müteahhidin yaptığı binaların tamamı yıkılmış. Kendi oturduğu lüks villada ise bir çizik bile oluşmamış. Şimdi bu vicdansız müteahhit bozuntusu, inşaatlarında bolca kum ve çakıl kullanırken, bu binalara kim ya da kimler tarafından oturma belgesi verilmiştir?
Yunus, Serhat, Gözde öğretmen ve yüzlerce canın vebalini kim ve hangi kurumlar ödeyecek?
Organizasyon eksikliği
Organize olamıyoruz!1999 Marmara depreminde de yardımlar talan edilmiş, gönderilen malzemeler sokaklarda kalmış, üst üste yığılmış binlerce ekmek çürümeye terk edilmişti. Tüm Türkiye ekranlardan bu yardım rezaletini seyretmişti. Van depreminde de aynı olaylar gerçekleşiyor. Yardım kamyonları sahipsizlikten yağmalanıyor… Çadır sıkıntısı var. Kızılay yetişemiyor…
Deprem vergileri
1999 depreminden sonra hayatımıza yerleşen ve her “alo” dediğimizde cebimizden ödediğimiz deprem vergileri ise maliye bakanının açıklamasına göre eğitim, sağlık ve duble yollar gibi 74 milyonun ihtiyacını karşılamak için kullanılmış…
Anlaşılan o ki, toplanan deprem vergileri de güncellenmiş!

Yardım kampanyalarına gelince;
Onlarca koldan yardım kampanyaları düzenleniyor ama Van’daki vatandaş hâlâ aç ve üşüyor. Hal böyle olunca da yine beynimizin içinde bir sürü soru işaretleri dolaşıyor.
Deprem ülkesi Türkiye, Libya’ya gönderilen milyon dolarlar başta olmak üzere, dört bir yanına yardım edip, sınırlarında mülteci çadır kentleri kurup binlerce insanı beslerken acaba kendi vatandaşlarını ihmal mi ediyor?
Kızılay’ın bu yardımlar sonucunda boşalan depoları kısa zamanda neden doldurulamıyor?
Düzenlenen yardım kampanyaları amacına ulaşıyor mu?
Yoksa yeni “keriz feneri” olaylarına yelken mi açılıyor?
Toplanan paralar denetleniyor mu?
Kısaca toplanan yardım paraları nerelere gidiyor?
**
Biz bu filmleri yıllardır seyrediyoruz…
Testi kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur…
Yapacağız, edeceğiz…
Birkaç gün sonra Van depremi de unutulur.
Marmara depreminde günah keçisi olan Veli Göçer gibi Van depreminde de Salih Ölmez’i atarsınız içeri olur biter…
Beklenen İstanbul depremine gelince;
Allah büyük! Onu da deprem olunca düşünürüz…
Son söz: Bina öldürmez, sorumsuzluk öldürür!
Tülay Hergünlü

19 Ekim 2011 Çarşamba

Gözyaşının bittiği yerdeyiz! - Tülay Hergünlü

Tarih 19 Ekim 2011. Habur’un 2. Yıl dönümü…
PKK’lı grup gece yarısı Hakkâri’de eş zamanlı olarak 8 saldırı düzenledi.
Sonuç:
26 şehit, 22 yaralı… (Kesin olmayan sonuçlar)
Bizim vatandaş olarak söyleyecek sözümüz kalmadı… Başımız sağ olsun bile diyemiyoruz…
Artık herkes sussun!
Gözyaşlarımızı içimize akıtalım…
Şimdi eylem zamanıdır…
Türkiye’ye Kuzey Irak’tan yeni bir saldırı gerçekleştirilmiştir.
Pek çok noktadan ağır silahlarla yapılan saldırının, planlı, programlı, profesyonel bir saldırı olduğunu sokaktaki vatandaş olarak bizler dahi anlayabiliyoruz.
2003 yılından itibaren terör tırmanarak artmıştır…
Her gün şehit cenazeleri kaldıran bir ülkeden hiç kimse daha fazla hoşgörü bekleyemez…
Bazı ilgili kişilerin “Başka bir ülkenin ordusunun desteği olmadan bu kadar geniş çapta bir operasyon düzenlenmesi mümkün değildir” ve “ bu bir terör saldırısı değildir, bu bir askeri saldırıdır” tarzındaki sözleri dikkat çekicidir.
Türkiye bir NATO ülkesidir. NATO Antlaşması’nın kuvvet kullanmaya ilişkin 5. maddesi, “taraflara bir silahlı saldırı durumunda, BM Antlaşması’nın 51. Maddesine uygun şekilde, bireysel ve diğer devletlerle birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dâhil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan taraf ya da taraflara yardımcı olmayı” öngörmektedir.
Biz bugüne kadar, hangi NATO üyesi ülkeden başta ABD olmak üzere, terörün bitirilmesi konusunda bir destek gördük?
İçine girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği (AB) ülkeleri başta Yunanistan olmak üzere yıllardır PKK terör örgütüne destek vermediler mi? Bu destek hâlâ da sürmeye devam etmektedir.
Türkiye’nin acil olarak uluslar arası girişimlerde ve yaptırımlarda bulunması kaçınılmazdır.
Türk askeri Kuzey Irak’a girmiş. Umarız geçmişte olduğu gibi 3-4 kilometre girip geri dönmezler...
Ayrıca 2007 yılında Başbakan Erdoğan’ın "İçeride 5000 terörist bitti mi, dışarıdaki 500 teröristle uğraşalım" sözleri de unutulmamalıdır. Bir başbakan bu sözleri boşuna sarf etmez. Nitekim terör örgütü neredeyse tüm Türkiye’de eylemler düzenlemekte, cinayetler işlemektedir. Tüm bu göstergeler örgüt mensuplarının büyük ölçüde ülke içine sızdığını, kendilerine bir takım kişi ve kuruluşlarca yardım ve yataklık edildiği gerçeğini gözler önüne sermektedir.
Türkiye içeriden ve dışarıdan devamlı olarak saldırıya uğramaktadır.
Gün intikam alma günü değildir. Gün gereğini yapma günüdür…
Türkiye Cumhuriyeti ordusuyla ve milletiyle bölgesinin en güçlü devletidir. Ona zarar vermeye ya da parçalamaya çalışmak bölgedeki dengelerin alt üst olması demektir. Ve Türkiye buna asla izin vermeyecektir.
Burada halkımıza da büyük görevler düşmektedir. En başta da sakin olmak, taşkınlıklara sebebiyet vermemek gerekmektedir. İç ve dış hainlerin isteği Türkiye’de bir iç savaş çıkması yönündedir. Buna fırsat vermeden, ordumuzla ve milletimizle birlik ve beraberlik içerisinde olmalıyız.
Terör örgütünün en büyük başarısızlığı Türk ve Kürt halkını birbirine düşürememesidir. Ne yaparsa yapsın bunu başaramamıştır ve başaramayacaktır.
Burada tüm siyasi partilere de görev düşmektedir. Gün siyaset yapma, onu bunu suçlama günü değildir. Gün tüm partilerin birleşip, birlikte kalıcı bir çözüm bulmaları günüdür.
BDP’nin de bir durum değerlemesi yapması doğru olur kanaatindeyiz. Şapkalarını önlerine alıp düşünmeleri ve saflarını yeniden gözden geçirmeleri şart olmuştur. Meclis’te ve sokaklarda savaş çığlıkları atmaktan, halkı kışkırtmaktan vazgeçmeleri her şeyden önce kendi menfaatleri icabıdır…
Bu ülkede hiç kimseye bir karış toprak dâhi verilmeyecektir. Bunu bilip ona göre davranmaları, akan kanın durdurulması yönünde samimiyetle çalışmaları en doğru seçenekleri olacaktır.
Şehitlerimize rahmet, tüm Türkiye’ye baş sağlığı diliyoruz.

Tülay Hergünlü

14 Ekim 2011 Cuma

Güncellendik:)) - Tülay Hergünlü

Hükümet Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ve maktu vergilere zam yaptı. Sigara ve alkol başta olmak üzere cep telefonundan otomotive pek çok ürüne zam geldi…
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, zamlara gerekçe olarak “güncelleme yaptık” (…) dedi.
Ne demek güncelleme?
Türk Dil Kurumu’nun (TDK) sitesine baktım şöyle açıklamış:
“Güncel: Günün konusu olan, şimdiki, bugün. “
Zam kelimesi ise yine şöyle açıklanmış:
“Zam: Bir şeyin fiyatını artırma, bindirim”
Bilgisayar dilinde ise: update…
Bu açıklamaya göre “güncelleme” bugünkü değerine getirmek, değerlemek, yenilemek anlamına geliyor. Zam ise bir şeyin fiyatını artırma, bindirme. Yani bakan diyor ki; Biz fiyat artırmadık, sadece olması gereken değere yani bugüne getirdik, yeniledik. Ne hoş değil mi?
Anlayacağınız AKP iktidarı lügatinden “zam” kelimesini kaldırdı ve yerine “güncelleme” sözcüğünü getirdi. “Güncelleme” kulağa daha hoş geliyor… Neydi o “zam” filan!..
Neyse, güncelleme de rakip tanımayan AKP iktidarı bakalım vatandaşı başka nelerde “güncellemiş!”
Döviz güncellemesi
2011 başında 1.5476 olan Amerikan Doları (USD) bugün 1.8317 olmuş. Güncellenme oranı yüzde 18,35…
2011 başında 2.0606 olan Avrupa Para birimi Euro (EUR) bugün 2.5197 olmuş. Güncellenme oranı yüzde 22,27…
Bu hesaba göre döviz artışı ile TL yani bizim millî paramızın değeri yaklaşık yüzde 20 düşürülmüş affedersiniz güncellenmiş oluyor. Buna ekonomi dilinde devalüasyon denir. Ve iğneden ipliğe her şeye zam, amaaan dil alışkanlığı işte, siz lütfen kusuruma bakmayın, güncelleme gelir…
Elektrik ve doğalgaz güncellemesi
Elektrik yüzde 9,57, doğalgaz yüzde 14,35 zamlanarak güncellendi. Zamanlama ise muhteşem, vatandaş kışa girerken güncellendi…
Toplu taşıma ücretlerinde güncelleme
Toplu taşıma ücretlerine Ağustos ortasında güncelleme yapıldı. Yüzde 10 oranında artırılan toplu taşıma ücretleri daha bir yıl olmadan güncellenmiş oldu…
Asgari Ücret güncellemesi
Hükümet açısından en başarılı güncelleme asgari ücrette yapıldı. 2011 yılı için ortalama yüzde 4,87 artırılan asgari ücretle vatandaş iyice bir güncellendi…
Emeklilerde güncelleme
Yapılmadı… Uzun zamandır beklenen intibak yasası çıkartılmadı, işçi emeklilerinin maaşlarındaki eşitsizlik güncellenmedi… Çalışma bakanına göre emekliler kademeli olarak güncellenecekmiş…
Kıdem Tazminatı güncellemesi
İktidar yeni bir fon güncelleme peşinde. Bunun içinde çalışanın kıdem tazminatını kendisine vermeyip, açılacak fon hesabında biriktirilmesi için çalışmalar yapıyor. Her yıla bir maaş tazminat yerine, 10 maaşı geçemeyecek tazminat hesaplamaları ile işçinin kıdem tazminatı da haşırt diye güncellenecek gibi görünüyor…
Mesai saatleri güncellemesi
Hükümet enerji tasarrufu bahanesiyle memurun mesai saatini sabah namazında başlatmak ve Cumartesi gününü de çalışma günü olmak üzere güncellemeye hazırlanıyor. Bu gidişle Türkiye’de emekçiler köleliğe doğru güncellenecek gibi görünüyor…
***
Hükümet lüks tüketim olarak nitelendirdiği otomotiv, cep telefonu, alkol, sigara ve taşıtların maktu vergilerine ve ÖTV’ sine zam yaptı. Amacı ise cari açığı düşürmek. Ancak pırlanta, yakut, elmas, zümrüt ve inci de hâlâ sıfır vergi uygulanıyor ve Katma Değer Vergisi (KDV)’ de alınmıyor… Yabancı yatırımcıya sıfır stopaj ise hâlâ tartışılan bir konu…
Garibanın sigarasından alınacak vergilerle cari açık düşmez. Basit bir ifade ile cari açık, ithalatın kısılması, üretim artışı ve bu artışın dışarıya satılması ile düşer…İlle de vergi artışı yapmak isterseniz işte yukarıda saydığımız ve burada sayamadığımız daha pek çok lüks mallardan vergi alın…
Vatandaşı güncellemek, bir gün sizin de güncelleneceğiniz anlamına gelebilir…

Tülay Hergünlü

4 Ekim 2011 Salı

Büyük Taarruz ’un 89. Yılında Genel Durum ve Görünümümüz… (5) - Tülay Hergünlü


“En önemli ve verimli vazifelerimiz millî eğitim işleridir.”
Dedin… Ve biz içte ve dışta senin yüzünü kara çıkartmadık (!)
Neler mi yaptık? Anlatayım:
Sen gittikten 11 yıl sonra, 27 Aralık 1949’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” adıyla ikili bir anlaşma imzaladık ve eğitimimizi ABD’ nin çıkarcı ve müşfik(!)  kollarına bıraktık… Hem de kendi paramızla… ABD’ den aldığımız krediler için ödeyeceğimiz faizlerden fon oluşturarak. Yani kendi paramızla kendimizi bağlayarak…
Bu anlaşmanın en önemli maddesi ( 5. Madde) neydi biliyor musun?
Kurulacak komisyonun başının ABD vatandaşı olması…
Yani komisyon sekiz kişiden kurulacak. Bunlardan dördü T.C dördü ABD vatandaşı olacak. Oyların eşit olduğu durumlarda ABD’ li başkan ki kendisi ABD büyükelçisi olur, kesin vuruşu yaparak istediği doğrultuda oy kullanacak…
Sence bu komisyondan Türkiye lehine karar çıkar mıydı?
İçeride yaptıklarımıza gelince:
Sen gittikten sonra iş başına getirdiğimiz hükümetlerin değişmeyen ilk icraatları,  Millî Eğitim işlerine müdahale etmek oldu… Sağcısı, solcusu, muhafazakârı hiç fark etmedi. Çünkü bu hükümetler için önemli olan “oy” du ve bu konuda hiç tereddüt etmeden halkın dini hassasiyetlerini siyasete alet ettiler. Bu vesileyle “Eğitim de Birlik” devrimini ortadan kaldırdık… Bunun için;
Okullara ihtiyari din dersleri koyduk. İmam, hatip, vaiz ve yüksek din adamları yetiştirmek üzere kanun teklifleri verdik. Kur’an kursları açtık. Elbette Millî Eğitim’in denetiminde olacak bu okulların, halka kendi dinini öğrenmesi açısından oldukça faydalı olacağını biliyorduk ama yıllar sonra bu okulların siyasi partilerin oy deposu ve arka bahçesi olacağını bilemedik…
Kur’an kurslarından yaş sınırlandırmasını kaldırdık… Millî Eğitim Bakanlığı’nın denetim ve gözetimini de… Fahri imam hatip ve Kur’an kursu öğreticilerine sözleşmeli personel olma imkânı getirdik…
2010-2011 döneminde İmam Hatip Liseleri’nde okuyan öğrenci sayısı 235 bin 639 oldu. Önceki dönemlerde mezun olanları da düşün ve hesabı sen yap bir zahmet…
Hal böyle olunca ihtiyaç fazlası imam ve hatipleri koyacak cami bulamadık. Ve devlet- vatandaş el ele vererek cami inşa etme yarışına girdik. Her ara sokağa ve her köşe başına Mimar Sinan’a rahmet okutacak camiler oturttuk.  Bu arada yeni bir iş alanı yarattık. Vatandaşlarımız da 10-15 kişi bir araya gelerek ilahi koroları oluşturdular… Neredeyse her camimiz bir ilahiyat korosuna sahip…Böylece işsizliğe minik bir çözüm bulduk…
Neyse… Bütün bunlar güzel de bir şey daha yaptık ki sorma gitsin!
Sen gittikten sadece 12 yıl sonra tekke ve zaviyeleri yeniden açarak bugünlere gelmemize sağlam zeminler hazırladık… Cemaatleştik… Cübbelisi, cübbesizi, hoca efendisi, nakşisi, nurcusu, şeyhi, şıhı, bilmem ne tarikat lideri, bilumum ulema (!) takımı aklına ne gelirse hepsi eğitime ve medyaya el attı, hamd olsun! Televizyon kanalları, basın yayın organları, okulları ve dershaneleri var… Buralarda “ışık” saçıyorlar…
Eğitimi kazanç kapısı haline getirdik…
Devletin okullarından daha fazla özel okul ve dershane inşa etme yolunda hızla ilerliyoruz… Okullarımızdaki eğitim yetersiz olmalı ki çocuklarımız dershaneye gitmeden üniversiteye giremiyor…
Eğitim de fırsat eşitliğini ortadan kaldırdık. “Parasız eğitim” isteyen çocuklarımızı içeri tıktık, okuldan attık…
Hâlâ kız çocuklarımızı okula göndermemekte ısrar ediyoruz. Onları tarlalarda, bahçelerde çalıştırıyoruz ya da 12-15 yaşında evlendiriyoruz. Yedi yaşındaki kızlarımızı okula türban takarak gönderiyoruz… Tecavüze uğrayan kızlarımızı tecavüzcüsüyle evlendiriyoruz…
“Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.”  Diyerek baş tacı yaptığın öğretmenler, ekonomik durumlarını kurtarmaktan ulusu kurtarmaya fırsat bulamıyor. Sözleşmeli, sözleşmesiz neredeyse tamamı fakr-u zaruret içerisinde…350 bin öğretmen açığımız var, 200 bin öğretmenimiz atama bekliyor. Paramız olmadığı için öğretmenlerimizi atayamıyoruz…
Aldığımız kararlarla eğitim de “dev adımlarla” ilerliyoruz. Millî Eğitim Bakanlığımız İlköğretim öğrencilerinin okula devamsızlıklarını takip edecek bir yöntem geliştirdi. Bu konuda öğrencinin ailesine yapılacak ziyaretçiler arasına imamlar da katılacak. Yani devamsız öğrenciye imamlar telkin de bulunacak…
Hani yabancı dizilerde işlenen “ailenizin rahibi” olayı var ya, onun farklı bir uyarlaması olacak sanırım…
Eğitim devrimlerimiz ailenizin imamı ile bitmiyor elbette…
İlköğretime başlayan çocuklarımızı da siyasete alet ettik. Bu yıl öğrencilerimize dağıtılan kitapların içine, Sayın Başbakanımızın ve Sayın Millî Eğitim Bakanımızın fotoğraflarına ve mesajlarına yer veren kâğıtlar koyduk… Buna karşılık olarak da Millî Eğitim tarafından öğretmenlere dağıtılan bazı kılavuz kitaplardan,
Senin fotoğrafını, Gençliğe Hitabe’ni ve İstiklâl Marşımızı çıkarttık…
Millî Eğitim’de ki son büyük devrimimizi söylemeye dilim varmıyor. Ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının başöğretmeni olman sıfatıyla bilmen gerekiyor.
Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum.” diyen şahsı, eğitimimizi millî olmaktan çıkartması için Millî Eğitim Bakanı yaptık ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevleri arasında yer alan;
Atatürk ilke ve devrimlerine, Atatürk milliyetçiliğine, laik ve sosyal hukuk devletine bağlı vatandaş yetiştirme görevi’ ni
Kaldırdık… Hem de meclis kararı olmadan…
Böylece, “Kemalizm’den vazgeçin ki sizi içimize alabilelim” diyen dostumuz (!) Avrupa Birliği (AB) ve “Amerika’ya bağlı, dine dayalı bölgesel federasyonlar kurma” peşinde koşan ve daha 1949’da  “Türk Millî Eğitimi’ni biçimlendirecek” ikili anlaşmaya birlikte imza attığımız müttefikimiz (!) ABD, amaçlarına bir adım daha yaklaşmış oldular…
***
Büyük Atatürk,
Sana anlatacağım o kadar çok olay var ki… Hangi birini anlatayım? Ben yazmaktan, insanlar okumaktan sen ise dinlemekten yoruldun, biliyorum. Bu nedenle de yazıma burada son veriyorum. Belki daha sonra tekrar yazarım…
Yine de bilmen gereken bir şey daha var:
Kemalin askerleri nöbet tutmaya devam ediyor…

Tülay Hergünlü
Kaynak: Senatör Haydar Tunçkanat, “İkili Antlaşmaların İç Yüzü” ve “Amerikan Emperyalizmi ve CIA”
Cengiz Özakıncı,“Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni- Osmanlı Tuzağı
Metin Aydoğan, Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler.

23 Eylül 2011 Cuma

Büyük Taarruz'un 89. Yılında Genel Durum ve Görünümümüz..(4) - Tülay Hergünlü

 “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” derdin;
Biz ise yıllardır iç barışı sağlayamadık! Kardeş kardeşi vurdu! Tam düzeldik derken PKK terörü ortaya çıktı… Yetmezmiş gibi komşularımızla da aramızı bozduk. Dün “kardeşimiz, dostumuz” dediğimiz Suriye ve Libya bugün “tu kaka” oldu… İsrail ile neredeyse boğaz boğaza geleceğiz… İşi gücü bıraktık, Gazze ve Filistin için mücadele ediyoruz. Başbakan diyor ki, Filistin Devleti tanınmalı… Yıllardır Kıbrıs için uğraşırız tek bir Allah’ın ülkesi tanımadı, ama dert değil, önemli olan Filistin tanınsın. Zaten K.Kıbrıs halkı da artık bizi tanımıyor…”Ayşe tatilden dönsün !” diyorlar…
Şimdiler de Arap Baharı (!) yaşıyoruz, Muasır Medeniyetin öncüsü Avrupa Birliği (AB)  nin pabucu dama atıldı. Neden mi? Çünkü Amerika Birleşik Devletleri (ABD), “sen BOP’ un eş başkanısın, İslâm âleminin öncüsü ol, oraları Osmanlı toprağı sayılır, sen oralarda top koştur, Yeni Osmanlıcılık oyna, ne işin var AB’ de” dedi…Biz de yüzümüzü Arap’a döndük…  
“BOP’ da ne? Diye soruyorsun, anlatayım;
BOP’ un açılımı, Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi, Mimarı ise ABD’dir… Türkçesi ise içinde bizim de olduğumuz bu coğrafyayı “Böl ve Yönet” politikasıdır… ABD, Ortadoğu’yu yeninden tanzim ediyor. Demokrasi getireceğim bahanesiyle önce Ortadoğu’yu karıştırıyor, sonra işgal edip, kadın, çocuk demeden vuruyor, yakıyor, yıkıyor… Bunun için biz de yardım ediyoruz. ABD, topraklarımızda ki üslerini kullanıyor…
Senin zamanında dünyanın jandarması İngiltere idi, şimdi ABD oldu…
Büyük Atatürk; Yaklaşık 40 bin vatan evladını teröre kurban verdik... BOP dâhilinde Türkiye’yi etnik köken olarak parçalama peşindeler… Cumhuriyetimizi kurma mücadelesi verdiğin yıllarda, Anadolu’da peş peşe isyan çıkartanlar bugün “kahraman”(!) olarak anılmakta… Onların torunları meclise girdi… Türkiye’den toprak talepleri var. Şimdilik” özerklik” diyorlar; Yersen! tabii… Elebaşlarını içeri tıktık ama adam sanki dışarıda gibi örgütünü yönetiyor… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne  “Yol haritası” bile gönderebiliyor...
İktidarımız, içinde ne olduğunu bilemediğimiz, kimine göre “Kürt”, kimine göre de “demokratik” denilen bir  “açılım” başlattı. Ülke topraklarında her gün kan akıtan caniler, sınırdan davul zurna ile Türkiye’ye girdiler… Devletin hâkimleri, savcıları ayaklarına gitti… Bundan cesaret bulan örgütün parti mensupları; “Anayasa’nın değiştirilemez ilk üç maddesini kaldırın” demeye başladılar. “Türk Bayrağı’nın yanında bizim de bayrağımız olsa fena mı olur?” dediler, “Kendi dilimizde eğitim istiyoruz,  Türkiye’de iki resmi dil konuşulsun”, “Kendi polisimiz, askerimiz, kendi gelirimiz olsun” dediler,  parti tüzüklerine “ özerklik” maddesi koydular… Güneydoğu’da Türk bayrakları yakılıyor, ayaklar altında çiğneniyor…
Cumhuriyetin savcıları neredeler? Diye soruyoruz ama…
Acaba Cumhuriyet Savcılığı’ndan “ Cumhuriyet” unvanını kaldırsak mı? Ne dersin?
Ne acı ki koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mensupları, başbakanın özel görevlileri, örgüt başıyla pazarlık masasına oturabiliyor…
30 yıldır başımıza bela olan terör örgütü bizi K. Irak’tan vuruyor. ABD askeri onları koruyor. Bizim askerimizin başına ise çuval geçiriyor… Terör kampları sınırımızın hemen ardında; Terörist giriyor, vuruyor ve dönüyor… Biz ise sadece hava harekâtı yapabiliyoruz, kara harekâtı için ABD’ den icazet almamız gerekiyor…
Kuzey Irak’a girmek için neden ABD’den icazet alacaksınız, K. Irak nerede ABD nerede?” diye sorduğunu duyar gibiyim. Haklısın… Ancak Okyanus ötesindeki ABD bizim sınır komşumuz oldu... Türkiye’ye rağmen burada bir sözde “Kürdistan Devleti” oluşturdu. Hedefinde Türkiye, İran ve Suriye’deki sözde Kürt bölgeleriyle birleşip “sözde “Büyük Kürdistanı” inşa etmek var… Bu nedenle “Giremezsin!” diyor, biz de giremiyoruz…
Esasında kara harekâtını da nasıl yapacağız bilemiyoruz. Zira ordunun neredeyse tüm üst düzey komuta kademesini içeri tıktık… Artık kalanlarla idare edeceğiz de, harekâta giriştiğimiz zaman orada birilerini bulabilecek miyiz? İşte bu konuda emin değiliz…
Neyse… İçeride vatan evlatları ölüyormuş ne gam! Bizim için varsa yoksa Gazze ve Filistin. K. Irak’a giremiyoruz ama Başbakanımız Gazze’ye girmeye niyetleniyor… Bir kez girmek istedik İsrail ordusu müdahale etti, Mavi Marmara kana bulandı, 9 ölü verdik… Olsun! Gazze’ye feda olsun! Yaşasın Filistin! Kahrolsun İsrail! “One minute” yani…
Musul ve Kerkük’te onlarca soydaşımız katlediliyor, Çin, Uygur Türkleri’ ne soykırım uyguluyor, başbakanımız da tık yok. Varsa yoksa Filistin ve Arap kardeşliği… Sanki geçmişte İngiliz ile birlik olup Osmanlıyı arkadan vuran bu Araplar değilmiş gibi…
Filistin, İsrail ve Arap Baharı konusunda nasıl bir oyunun içine çekildiğimizi de bilemiyoruz…
Başbakanımız yine ABD’ ye gitti… (Bu kaçıncı gidişi artık saymaktan vaz geçtik…) Gündeminde terör yok, Filistin’in Birleşmiş Milletlerce tanınması talebi var, İsrail var… Gerekirse İsrail ile savaşır mışız!
“Sen önce Irak’a gir de şu terör kamplarını yok et, içerideki örgüt mensuplarını yakala, terör örgütünün ABD ve AB’ deki desteğini engelle, para musluklarını kes… Yapabiliyorsan bunları yap! Sana ne Filistin’den, Arap Baharından, İsrail’den! Sen önce kendi ülkenin iç işlerine bak!” Diyoruz ama dinletemiyoruz…
Başbakanımızın son ABD gezisinde ne oldu biliyor musun? ABD Başkanı Obama bizimkinin sırtını sıvazladı ve “Filistin devlet olarak tanınamaz” dedi… Nasıl bir politik başarı ama?
İki günde sekiz evladımızı teröre kurban verdik. En küçüğü 18 en büyüğü 31 yaşında…
Başbakan ABD’ de Filistin’e arka çıkıp İsrail’e babalanıyor, Cumhurbaşkanı ise Almanya’da efeleniyor, gündem değiştirmeye çalışıyor… İkisinin de terör belası umurunda değil…
Bu nasıl bir dış politika anlayışıdır? Ne gururumuz kaldı, ne de onurumuz!
İçeride ise tepkisiz bir halk olduk! Neredeyse Aziz Nesin’e rahmet okutacağız…
Anaların gözyaşları dinmiyor ama başka analar Fenerbahçe’nin maçına gidiyor… Binlerce şehit anası, evlatları için gözyaşı dökerken, 50 bin civarındaki ana, Fenerbahçe maçıyla coşuyor… Aşka geliyor… Keşke binlerce ana tribünlerde şehit anaları için bir dakikalık saygı duruşunda bulunsaydı, keşke binlerce ana, evlatları için gözyaşı döken şehit analarına destek için yürüseydi, onları ziyaret etseydi, çiçekler sunsaydı… Kendisi de bir ana olan Berna Laçin onlara öncülük etseydi… Ne kadar anlamlı olurdu değil mi?
Hani o Kurtuluş Savaşı’nda çocuğunun üstündeki örtüyü alıp, merminin üstüne örten analarımızın ruhu bir gün ayağa kalkar mı sence, ne dersin?
***
Büyük Atatürk, sen ki dünyanın önünde saygıyla eğildiği bir devlet adamı ve askerdin. Uyguladığın onurlu ve haysiyetli dış politika ile yabancı devlet adamlarını ayağına getirttin… 20. Yüzyılın en büyük mucizesi senin eserin olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ dir. Sen Cumhuriyetimizin tapusunu kanla, canla, söke söke elde ettin ve üzerine de Lozan’da dünya devlerine imza attırdın… Ama biz senin hemen ardından boyun eğme siyasetlerini hayata geçirerek bugünlere geldik… Dış politikada sözümüz geçmiyor… Onurlu ve haysiyetli bir dış politika uygulayacak devlet adamlarına (pek azı hariç) sahip olamadık… NATO’ da etkimiz yok… Akdeniz’e bile sahip çıkamıyoruz. Bit kadar Rum yönetimi, İsrail ile birlik oldu, ABD’nin şirketine ait sondaj gemisi ile petrol arıyor.
Biz mi?
“Gerekeni yapacağız”(!) Belki de en büyük hatayı NATO’ya girmekle yaptık. NATO demek ABD demek ve biz yıllardır elimizi verdiğimiz ABD’ den kolumuzu kurtaramıyoruz. …“Marshall yardımı” ile başlayan flörtümüz evlilikle noktalandı. Tamam, belki o yıllarda şartlar bunu gerektiriyordu ama aradan neredeyse 60 yıl geçti. Dünya değişti, Türkiye değişti…Artık boşanmamız gerek ama bir türlü boşanamıyoruz.… Nitekim şimdi de Malatya’ya füze kalkanı kuruluyor. ABD ile hükümet ikili bir anlaşma imzalamış… Kimileri ABD İran’ı vuracak diyor, kimileri ise İsrail’e koruma kalkanı inşa edilecek diye fetva veriyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Senin kurucusu olduğun parti, bu anlaşmanın geçersiz olduğunu, Meclis ’den onay alınması gerektiğini söylüyor ancak iktidarın umurunda değil. Bir devlet büyüğümüz , “ Gerek yok, ikili anlaşmalar yeterlidir, geçmişte de bu tarz işler ikili anlaşmalarla halledilmiş” dedi…
Ve biz biliyoruz ki Büyük Atatürk;
Bizi bu ikili anlaşmalar mahvetti!

Devam edecek…

Tülay Hergünlü

15 Eylül 2011 Perşembe

Büyük Taarruz’un 89. Yılında Genel Durum ve Görünümümüz… (3) - Tülay Hergünlü

“…askeri ve siyasi bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir"

Demiştin. Biz ne yazık ki ekonomik bağımsızlığımızı koruyamadık. Sen İstiklâl Savaşı’nın en zor günlerinde bile para basmadın, biz paramızı bol sıfırlı hale getirdik. Bugün paramızdaki bol sıfırları attık ama enflasyonu yeni bastırdığımız yüksek tutarlı banknotlara gizledik...

Senden sonra bir daha denk bütçe görmedik… Yüksek enflasyonla ise senin gidişinden hemen sonra tanıştık…

Sen paramızın istikrarına inandın, biz Amerikan Doları’na…

Sen Millî İktisada inandın, biz küresel sermayeye…

Sen yerli sanayinin önünü açmaya çalıştın, biz yerli sanayicimizin önünü kapatacak, hatta onu yok edecek ithalat anlaşmalarına imza attık…

Biliyorsun, Osmanlı İmparatorluğu 18 Ağustos 1838 yılında İngiltere ile o meşhur Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşmasını imzalamıştı. Anlaşma sonucunda Osmanlı ülkesi İngiliz mallarına tamamen kapılarını açmış, yerli endüstrisinin çökmesine neden olmuştu. Zamanla Fransa, Rusya ve Belçika gibi ülkelerle de yapılan bu anlaşmalar sonucunda Avrupa malları Osmanlı pazarlarını doldurmuş, Osmanlı Devleti’nin açık Pazar haline gelmesine, sanayi atılımlarının durmasına neden olmuştu. İhracatın çok üstünden ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa finansman açıkları ortaya çıkmıştı, Sonuçta dış borca muhtaç hale gelen Osmanlı 1854 Kırım Savaşı ile dış borç almaya başlamış, 1875 yılında da borçlarını ödeyemediği için moratoryum (borç erteleme) ilan etmişti. Yanlış ekonomik uygulamalar sonucunda iyice fakirleşen Osmanlı Devleti,Amerikan Doları'nın 167 kuruş olduğu yıllarda 32 milyon Türk Lirası dış borcu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne miras bırakmıştı…

Sen, serbest ticaret sisteminin ancak müstemlekelerde tatbik edilmiş bir sistem olduğunu ve Türkiye’nin hiçbir zaman müstemleke olmayacağını söylemiştin.

Büyük Atatürk, müstemleke olmadık ama yıllar sonra tıpkı Balta Limanı anlaşması gibi bir anlaşmayı Avrupa Birliği ile imzaladık. Adı; Gümrük Birliği Anlaşması…

Balta Limanı Anlaşması ile Osmanlı Ekonomisi ’ne indirilen ölümcül darbenin benzerini Gümrük Birliği Anlaşması ile Cumhuriyet Türkiye’sinin ekonomisine indirdik… Nasıl mı?

Anlatayım:


Önce şu Avrupa Birliği (AB)’ nin oluşumundan çok kısa bahsetmek istiyorum:

1951 Paris Sözleşmesiyle Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg bir araya gelerek Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ‘nu kurdular. Topluluk başka alanlarda da faaliyet göstermek amacıyla 1957 yılında atom enerjisinin barışçı amaçlarla kullanımını öngören EUROTOM ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)’ na dönüştü. Aynı topluluk 1Temmuz 1987’de Avrupa Topluluğu (AT) ve 7 Şubat 1992’de de bugünkü Avrupa Birliği (AB)’ ne dönüştü…

31 Temmuz 1959’da topluluğa katılmak için müracaat ettik. 12 Eylül 1963’te, Türkiye-AET arasında “bir ortaklık” kuran Ankara Anlaşmasını imzaladık.Böylece Türkiye-AET arasında, “Gümrük birliğinin esasları, malların, kişilerin, sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımı, tarım, ulaşım, rekabet, mevzuat ile ekonomik ve ticari politikaların uyumlulaştırılması, ortaklık organları, Türkiye’nin tam üyelik imkânları, ortaklık ilişkisinde çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümü” gibi konular hükme bağlandı…

Ankara Anlaşmasına rağmen bizi AB topluluğuna tam üye yapmadılar… Bazıları 40 yıl diyor ama 1959’dan hesaplarsan tam 52 yıldır bekliyoruz… Bekleme rekoru bizde…

Ne yapsak da içeri girsek diye yıllarca düşündükten sonra 1995 yılındaki iktidarımız dâhiyane bir fikir buldu. AB’ ye giremedik ama biz de Gümrük Birliği (GB) ’ne gireriz dedi ve Balta Limanı Anlaşması’nın günümüzdeki versiyonu olan Gümrük Birliği (GB) anlaşmasını 6 Mart 1995’ de imzaladık. 1 Ocak 1996’da da yürürlüğe girdi. (Asıl adı Gümrük Birliğini Tamamlama Anlaşması)

Unutmadan, Gümrük Birliği Anlaşması’nı taraflar topluluğa üye olduktan sonra imzalıyorlar. AB’ ne üye olmadan GB Anlaşması’nı imzalayan tek ülke olma rekoru da bizde…

Uzatmayayım, o güne kadar AB dışındaki ülkelerle ticaretimizde bağımsızdık. Yapılan anlaşma ile üçüncü ülkelerle ilişkimiz, kısacası dış ticaret rejimimiz tümüyle AB’nin kontrolüne girdi. Gümrük Birliği Anlaşması’nın sonucunda;

Gümrük Birliği’ne dâhil olduğumuz 1996 yılından sonra ihracatımız artmadı ama başta AB ülkelerinden olmak üzere ithalatımız patladı. 1996-1998 arasında tam bir tüketim çılgınlığı yaşadık.
Gümrük Birliği’nden sonra Türk pazarı, AB’nin dünyadaki 6. büyük pazarı (bazı otoritelere göre 2. büyük pazarı) haline geldi. AB’ nin birikmiş stokları Türk pazarında eritildi.
AB’nin GB Anlaşması’ndan önce Türkiye’den sıfır gümrük vergisi ile yaptığı sanayi ürünlerinde bir değişiklik olmadı. Yani anlaşma ile herhangi bir vergi avantajı sağlanmadı.
Cep telefonu, otomotiv ve otomotiv yan sanayii ile çeşitli elektrikli, elektronik ve elektriksiz makine cihazlarının ithalatı öne çıktı. Türkiye elektronik ürün mezarlığına dönüştü… Otomobil ithalatı yüzde 46’lardan yüzde 73’lere fırladı.
Üretici firmalarımız bir iki ürün dışında üretim yapmama, diğer ürünleri de ithal etme bunun dışındakiler ise AB firmaları ile ortaklık kurma ya da temsilciliğini alma yoluna gittiler. Bunun doğal sonucu olarak ne teknoloji transferimiz gerçekleşti, ne de üretim standartlarımız yükseldi.
KOBİ’lerimiz büyük darbe yedi. Küçük esnaf desen sizlere ömür.
Tüketim mallarını iğneden ipliğe Çin’den alıyoruz ancak sermaye malları, yarı mamul mallar ve hammaddeleri ki bu oran yüzde 90 civarındadır ve üretimimizde girdi olarak kullanılmaktadır, AB’ den ithal etmek zorunda kaldık.
Yabancı sermaye ülkemizde fabrika kurmak yerine mal getirmeyi tercih etti, bizde onları her köşe başında kurulan dev Alış Veriş Mağazaları (AVM)’ ler de satın aldık.
Sonuç;

Senin döneminde uygulattığın Karma ekonominin günümüzde esamisi kalmadı. Şimdilerde Tıpkı 1838’in Serbest Ticaret ekonomisi benzeri, liberal ekonomi ya da serbest piyasa ekonomisi denilen bir sistem uyguluyoruz. Piyasalar küresel sermayenin elinde… İthalat cenneti olduk… Cari açığımız patlamaya hazır bomba gibi. Ne kadar olduğunu söyleyeyim; Şimdilik 45 milyar dolar, yılsonunda 70 milyar dolara çıkacağı tahmin ediliyor… Ürettiğimizden fazlasını satın alıyoruz. Devlet borçlu, vatandaş olarak biz de borçluyuz. Cebimize kredi kartı denilen bir araç koydular, para yerine geçiyor… Senin mantığının almayacağı bir bireysel borçlanma ve ödeme aracı... Küresel sermayenin ülkemizin dört bir yanında açtığı dev alışveriş merkezlerinde, çocuklarımızın geleceğini harcamakla meşgulüz…

Devlet garibanlara düşük maliyetli ev yapsın diye Toplu Konu İdaresi (TOKİ) adı altında bir kurum oluşturdu, inşaat alanında dev mucizeler yaratıyor…Ayranımız yok içmeye ama havuzlu villalarla gidiyoruz şey etmeye… Son 10 yılda öyle bir inşaat firması çoğaldı ki, sorma gitsin! İktidarımız müteahhitleri kanadının altına aldı, her gittiği yurt dışı gezilerine onları da götürüyor. Çoluk çocuk, dünür, baldız, bacanak, damat vesaire Ağaoğlu’nda bayram ediyoruz... Büyümekten patlama noktasına geldik… Zengin sayımızı birkaç misli arttırdık... Yoksul sayımızı sorma istersen... Zaten herkes soruyor: Böyle patlayacak kadara büyürken nasıl oluyor da yoksul sayımız artıyor ve neden her 100 gençten 20’si işsiz diye…Üstelik dünya ekonomisi daralırken…Valla bunun cevabını en uzman ekonomistler bile veremezken ben gariban bir vatandaş olarak sana ne söyleyebilirim?!

Başta Sümerbank olmak üzere temellerini attığın, ekonomimize hediye ettiğin Cumhuriyetin tüm kurum ve kuruluşları “özelleştirme” adı altında “babalar gibi” satıldı… Bugünlerde ise şeker fabrikalarımızı satacağız. Yabancıya toprak satışı serbest bırakıldı… Yabancıya 81 milyon 664 bin 98 metre kare toprak satıldı… Bankalarımızın hisseleri yabancıların eline geçti… Hani o 9 Eylül’de denize döktüğümüz Yunanlı bile ülkemizden banka satın aldı…

Senin o bozkırın ortasında, yoktan var ettiğin başkentimiz Ankara’nın içini boşaltılıyoruz. Merkez Bankası ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nü İstanbul’a taşıyoruz… İstanbul’u finans merkezi yapacağız. Dünyanın tanımadığı bir İstanbul Borsası’na sahibiz. Dünya tanımıyor ama Japon ev hanımlarının bile bizim borsamızda oynadığı ve para kazandığını fısıltı gazetelerinden öğreniyoruz… Ne büyük gurur değil mi? Ekonomi uzmanlarımız; “yabancı borsacı bir koyup üç alıyor, kaynağı belirsiz sıcak para borsada dönüp duruyor, düşük kur yüksek faiz sarmalı boğazımızı sıkıyor” dese de sen bakma onlara… Durmak yok, yola devam!

Esasında devlet ziyaret protokolünden seni de çıkarttık! Artık yabancı ziyaretçileri İstanbul’da karşılıyor ve burada ağırlıyoruz. Gezdirmek için de Kayseri’ye götürüyoruz…İstanbul yeniden payitaht olma yolunda hızla ilerliyor, Hamdolsun!

Ama üzülme ne olur! Seni her gün binlerce vatandaş ziyaret ediyor. Yani vatansever evlatların devrimlerinin bekçiliğini yapmaya devam ediyor…

Türkiye israf şampiyonu oldu. Bugün 528 bin adet makam aracına sahip bir devlet kadrosuna sahibiz. Vekillerimiz şimdi de özel şoför peşinde koşuyor…Ülkeyi küresel sermayenin pazarı haline getirdik. Yollarımızda 15 milyon otomobil geziyor. Tamamı yabancı üretim… Biz mi? Yukarı da anlattım… Biz üretemedik... Ürettirmediler… Esasında bir Devrim otomobili ürettik ama onun da deposuna benzin koymayı unuttuğumuz için bizi yöneten zihniyetler “Devrim”i depoya tıktı… Cumhuriyeti Cumhuriyet yapan devrimlerini de rafa kaldırmak için elimizden geleni yapıyoruz…

İşgale uğradık… Aman yanlış anlama! Topraklarımız değil, raflarımız işgale uğradı… Ucuz Çin malları tarafından… Hele de cebimizdeki telefonları bir görsen! Ahh elbette sen nereden bileceksin, senin zamanında cep telefonları yoktu… Şimdilerde telefonlarımızı cebimizde taşıyoruz… Nerede olduğumuzu, kimlerle konuştuğumuzu herkes biliyor… Devlet herkesi dinliyor… Gizlilik diye bir şey kalmadı. İletişim sektörümüz yabancının elinde. Uydumuz bile var… “ABD yatak odalarımızı bile izliyor” diyorlar ama ben yine de bu kadarına ihtimal vermiyorum(!)

Bir şeyi daha bilmen gerek. Türkiye artık kendi kendini besleyen 7 ülkeden birisi değil. Dışarıdan buğday ithal ediyoruz. Tohumumuzu bile İsrail ve ABD’ den alıyoruz. Hayvancılığımız can çekişiyor. Bizim “anguslar” dışarıdan canlı hayvan ithalatını serbest bıraktı. Ülke kaçak et cennetine döndü…

Gümrük Birliği’nin durumu ne olacak diye soruyorsan eğer; Türkiye İhracatçılar Birliği Başkanımız, AB’yle 14 yıldır devam eden Gümrük Birliği’nin üçüncü ülkelere ihracatta ülkemize 4.5 milyar dolarlık zarar verdiğini söyledi. Bakanımız ise “Anlaşma tekrar müzakere edilecek” dedi. (20 Şubat 2010 Star Ekonomi)

Aradan 19 ay geçti hâlâ gereği yapılsın diye bekliyoruz…

Bizi bu anlaşmalar mahvetti…

Devam edecek…

Tülay Hergünlü

Çanakkale, Geyikli

14 Eylül 2011 Çarşamba

Büyük Taarruz’un 89. Yılında Genel Durum ve Görünümümüz… (2) - Tülay Hergünlü

1959 yılında ABD ile öyle bir anlaşma imzaladık ki eminim mezarında ters dönmüşsündür… Millîleştirme işlemlerinde muhatap olarak ABD hükümetini kabul ettiğimiz bu anlaşma için o yılların DP Erzurum milletvekili Sabri Dilek bile mecliste tepki göstererek; “ Bu anlaşmanın kabulüyle kapitülasyonlar geri getirilmektedir. Bu anlaşma ile Amerikalılara açıkça imtiyaz verilmektedir. “ demek zorunda kaldı…1950-1960 döneminde ABD ile imzalanan anlaşmaların sayısının 200 civarında olduğu tahmin ediliyor…

1960 yılında ihtilal oldu. “Türkiye’nin sorunlarının devletçilikten geldiğini düşünüyoruz. Orada özel kesime daha çok rol verilmesini görmenin sabırsızlığı içindeyiz” diyen ABD’ li Macomber’ı fazla bekletmedik. Kaynağı dış krediler olan çok yönlü teşviklerle işbirlikçi niteliğinde bir sermaye yarattık.  Bu dönemden sonra dini siyasette daha fazla kullanmaya başladık. Siyasi kadrolaşmaları arttırdık...

1968 yılında ABD ile bir kredi anlaşması daha yaptık ki evlere şenlik… Ülkemizin değişik bölgelerindeki tüm bakır madenleri ve eritme tesislerini, Etibank’ın Ergani hariç tüm bakır kuruluşlarını, ABD’ nin denetimi altındaki Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş. ne devrettik… Yani mezarından kalksan yeridir…

1971 muhtırasından sonra çok sayıda Atatürkçü subayı ordudan çıkardık. Üniversite ve TRT üzerindeki siyasî baskıları arttırdık. Senin göz bebeğin Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu kapattık… Terörü tırmandırdık... Küresel oyunlara kandık, sağ- sol olarak bölündük... Kardeş kardeşi vurdu...
Ve 1980’de yine ihtilal oldu… Ordu yönetime el koydu… Biz artık gençlerimiz ölmeyecek diye sevinirken, ihtilal sonrası uygulamalar Türk Solu’nun, işçinin, sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin üzerinden silindir gibi geçti. Ulus-devlet karşıtçılığı açıktan açığa dillendirilmeye başlandı. Yeni Dünya Düzeni politikaları biz de çok iyi işlemeye başladı… “Gelmiş geçmiş en Amerikancı başbakanımız” oldu… İşini bilen memurlarımızın sayısı arttı… İthalât patlaması yaşadık, Türkiye Çikita muz ile tanıştı… Anlayacağın çağ atladık, ya da öyle sandık… Artık duruma bakıp o çağları aşan keskin görüşünle kararı sen ver…

Sen gittikten hemen sonra ektiğimiz siyasi İslâm tohumları 1950-1960 döneminde filiz verdi, 1970’li yıllarda boy attı, 1980 ihtilâlinden sonra iyice kök saldı ve 2002 yılında başımıza ılımlı İslamcı bir iktidar getirdik… Senin koltuğuna ise “Cumhuriyet bizim için bir amaç değil, araçtır…” diyen bir şahsı oturttuk… ABD’ yi icazet ve komşu kapısı yapan bir başbakanımız oldu…

Sen gidene kadar Türkiye’ye sokulamayan ne kadar sömürgeci ülke varsa bugün ülkemizde fink atıyor… Hıristiyan misyonerler ülkenin dört bir yanında faaliyetteler… İngiltere’nin yerini ABD aldı. Filistin topaklarında kurdurduğu İsrail Devleti’nin ikincisini (ülkemizin Güneydoğusunu da içine alacak şekilde) oluşturma çabası içerisinde...

Türkiye’yi 7 coğrafi bölgeye ayıranlar günümüzde de etnik kimliklere bölme peşindeler. Sen gittikten 10 yıl sonra yani 1948’de Amerika sınırlarımızı yeniden oluşturan bir harita geliştirdi… Bu haritaya göre biz yine Sevr sınırlarına hapsediliyoruz…

Okullardan fazla cami yaptık. Binlerce imam yetiştirdik… Bazı Batılı ülkelerden önce seçme ve seçilme hakkı verdiğin kadınlarımız hâlâ ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor… Üzücü olan ise, çoğunluğunun bu muameleye gönüllü olarak talip olması… Çarşafa dolandık… Oyalı yazmalarımızı, tülbentlerimizi bıraktık ta, “Türban” isminde bir İslâm üniformasını sahiplendik… Medeni görüntü olarak Osmanlı’dan bile daha gerideyiz... Osmanlı dedim de, şimdilerde Yeni Osmanlıcılık modası var. Her yere Mehter Marşıyla gidiyoruz... Dostumuz (!), müttefikimiz (!) ABD’nin Ortadoğu’da ki “eş başkanı” olduk ama ABD izin vermeden adım atamıyoruz... Gazze için İsrail’e efeleniyoruz da Terör Örgütünün kamplarının bulunduğu Kuzey Irak’a giremiyoruz… Çünkü ABD “giremezsin” diyor… 9 vatandaşımızı öldüren İsrail’i özür dilemeye davet ediyoruz ama Süleymaniye’de askerimizin başına çuval geçiren ABD’ yi hoş görüyoruz…

Senin o yere göğe sığdıramadığın Türk Ordusu, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne gelince; Tüm komutanları Hasdal’ a tıktık. Orduyu’ da kışlaya hapsetmekle meşgulüz… Bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı tebriklerini Cumhurbaşkanı, başkomutan sıfatıyla kabul etti… Oysa ki gerçek başkomutan olan senin sağlığında bile böyle bir uygulama yoktu…”Her Türk asker doğar” özdeyişini tarihe gömmekle meşgulüz, paralı ordu gündemde…
İçinde bulunduğumuz durum senin Samsun’a çıktığın tarihteki durumumuza benzemiyor mu, ne dersin?
Sana ve devrimlerine bağlı olduğunu düşündüğümüz ne kadar gazeteci, yazar, bilim adamı varsa onları da Silivri’ye gönderdik... Basılmayan kitapları yasakladık… Basın desen basın olmaktan çıktı... Büyük ölçüde tarafsızlığını yitirdi, “yandaş” oldu… İktidarın sevmediği gazetecileri kovduk... Bir iki basın kuruluşu şimdilik direniyor…
Ne demiştin?
"Ne yazık ki kahramanı kadar haini de bol bir milletiz…"

Devam edecek…

8 Eylül 2011 Perşembe

Büyük Taarruz’un 89. Yılında Genel Durum ve Görünümümüz… (1) - Tülay Hergünlü

Cumhuriyetimizin kurucusuna,
“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” derdin;
Sen gittikten sadece altı ay sonra bizi Batı’ya bağımlı hale getiren ilk anlaşmalar İngiltere ve Fransa ile gerçekleştirildi. (12 Mayıs 1939, 23 Haziran 1939)
Bugün bile Türkiye üzerindeki emperyalist emellerinden asla vazgeçmeyen, Kürt ayaklanmalarının hemen tümünü kışkırtan, Musul’un elimizden çıkması için her türlü karşıt propagandayı yapan İngiltere ile “ Akdeniz bölgesinde savaşa yol açabilecek bir saldırı halinde, etkin bir biçimde işbirliği yapmayı “kabul ettik…
Bugünkü stratejik ortağımız (!) Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile ilk anlaşmamızı ise 1945 yılında yaptık. Borç verme ve kiralamalarla ilgili bu anlaşmaya attığımız imza sonucunda ABD’ nin haklarını koruma altına aldık… T.C. Hükümeti olarak sağlamakla görevli olduğumuz hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD’ ne temin etme garantisi verdik. (Aynı anlaşma, madde 2)
ABD ile ikinci anlaşmayı 27 Şubat 1946 tarihinde yaptık. Bir “kredi” anlaşması görünümünde olan bu anlaşma ile dünyanın değişik yerlerinde ABD’ nin elinde kalan ve ülkesine geri götürmesi pahalı olan eskimiş savaş artığı malzemelerini satın almayı garanti ettik; neyle? Bize açtığı 10 milyon dolarlık kredi ile… Bu anlaşma ile ABD hem elindeki savaş malzemelerini sattı, hem kredi verip bizi borçlandırdı, hem de bizi kendisine yedek malzeme bağımlısı haline getirdi… Bu anlaşmanın en can alıcı noktalarından birisi ise, satın alınan (!) malzemelerin mülkiyetinin ABD’ de olmasıdır. Türkiye, ABD başkanı gerek görürse bu malzemeleri, parası ödenmiş bile olsa geri vermeyi kabul etmiştir…En üzücü olan ise anlaşmanın yapıldığı tarihte devlet hazinesinde 245 milyon dolarlık altın ve döviz stoğu vardır ve krediye de ihtiyacımız yoktur…
ABD ile yaptığımız anlaşmalar bu kadarla kalmadı. 7 Mayıs 1946 tarihli Borçların Tasfiyesi Anlaşması ve 12 Temmuz 1947 ve 27 Aralık 1949 tarihli Askeri Yardım (!) Anlaşmaları’nın ne anlama geldiğini 1964 Kıbrıs bunalımında yaşadık. Yapılması düşünülen askeri harekâtımız ABD tarafından bu anlaşmanın maddeleri gerekçe gösterilerek engellendi…
27 Aralık 1949 tarihinde imzaladığımız başka anlaşmalar ile eğitimimizi de ABD’ nin denetimine teslim ettik. Anlaşmaya göre Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktı. Söz konusu anlaşmanın 5. Maddesi en dikkat çekici maddelerden birisiydi ve komisyonun kuruluşunu belirlemekteydi; “Komisyon dördü T.C. Vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır ABD’ nin Türkiye’deki diplomatik misyon (görev) şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir.” B u anlaşma tamamen T.C. Hükümeti tarafından finanse edilmiş olup 20 yıl sonra meyvelerini vermiş ve Millî Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere Amerikan eğitimi görmüş, etkilenmiş bir Türk’ün bulunmadığı bakanlık ve KİT hemen hemen kalmamıştır.
Büyük Atatürk, sen gittikten 7 yıl sonra Birleşmiş Milletler’e girdik. 9 yıl donra Dünya bankası, IMF, 14 yıl sonra 1952’ de NATO’ ya girdik. NATO’ya girebilmek için verdiğimiz ödün ise Kore topraklarında bıraktığımız yüzlerce Mehmetçiğin canı ve kanı oldu…
En büyük devrimlerinden olan Tevhidi Tedrisat Kanunu (Eğitimde Birlik), senin naçiz vücudun daha toprak olmadan delindi, Kur’an kursları mahalle aralarında boy göstermeye başladı... İmam Hatip Kursları ve İmam Hatip okulları Lise yerine geçti. Köy Enstitüleri kaldırıldı…
Toprak reformu hayalin ise büyük toprak ağalarına teslim edildi. 1950-1960 döneminde tam bir Batıcı olduk... Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu’nu çıkardık... Öyle bir Petrol Yasası hazırladık ki “Bu yasa yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez “ maddesi hakkında İsmet İnönü “Bu bir kapitülasyon kanunudur” demek zorunda kaldı…
1958 yılında o kadar çok borçlandık ki dış borçlarımızı ödeyemez olduk ve yüzde 320 devalüasyon (kur ayarlaması) yaparak paramızın değerini düşürdük…

Devam edecek…
Tülay Hergünlü
Çanakkale, Geyikli

14 Ağustos 2011 Pazar

Demirden Bir Duvar: Atatürk Gençliği - Tülay Hergünlü

Bu günlere kolay gelmedik. Bu vatan kolay kazanılmadı. Kan akıttık, can verdik. Görünen o ki biz bu coğrafyanın üzerinde oturmaya devam ettikçe de can vermeye devam edeceğiz.  Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını vatan topraklarından kazıyamayan iç ve dış hainler yeni bir çözüm buldular: Mustafa Kemal Atatürk’ü ve devrimlerini önemsizleştirmek. Bunda da büyük ölçüde başarılı oldular. Ama bir şeyi unuttular; Mustafa Kemal’leri… Onlar 20 yaşında ve vatanın her karışında varlar…
İşte onlardan ikisi, Atatürk Gençliği’nin görev başında olduğu canlı iki örneği, Güneş Erkul ve Utku Erişik bir araya gelmişler bir etnik düzenleyerek, yurdu karış karış gezmeye başlamışlar. Ben de ATATÜRK GENÇLİĞİ ile paylaşmak istedim. Çorba da tuzum olsun, tarihte izim kalsın misali.
İşte etkinlik ile ilgili haber:
“İlk Kurşun Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Yazarı GÜNEŞ ERKUL ile Tiyatro Oyuncusu, Yazar ve Ulusal Kanal’daki “Gençlerin Gecesi” programını hazırlayıp sunan UTKU ERİŞİK tüm yurdu dolaşmaya devam ediyor!
Mustafa Kemal Atatürk, 1921 yılında, yani Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü günlerde, “Türklerin vatan sevgisiyle dolu olan göğüsleri, düşmanların lanetlenmeyi gerektiren tutkularına karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir.” demişti. O’nun bu sözünden hareketle, Türk Gençliği’nin yükselen iki cesur sesi, Güneş Erkul ve Utku Erişik söyleşi etkinliklerine başladı.
Bu söyleşide, iki genç aydınımız, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerine son günlerde daha da artan saldırılara karşı Türk Gençliği’nin içindeki vatan aşkıyla “demirden bir duvar” gibi duracağını vurguluyor. Hem Milli Mücadele döneminden hem de yakın tarihten verilen örneklerle bugüne köprü kuruyor ve söyleşiye katılanları o köprü üzerinden Mustafa Kemal Atatürk’ün ışığına doğru yürütüyor…
Çarpıcı başlıkların atıldığı, tarihten ilgi çekici ayrıntıların verildiği ve şiirlerle renklendirilmiş dopdolu bir etkinlik…
Söyleşiyi izleyenlere Atatürk Gençliği’nin görev başında olduğu canlı iki örneğiyle, yani Güneş Erkul ve Utku Erişik ile gösteriliyor. Hem bilgilendiren hem de sorgulatan bu söyleşi ile Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip çıkılması konusunda toplumsal duyarlılığın artırılması hedefleniyor.
Söyleşi sonunda açılan stand ile, izleyenlere bir yandan İlk Kurşun Gazetesi ulaştırılıyor; diğer yandan da Utku Erişik, 3. baskısı yapılan “Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları” adlı son kitabını imzalıyor.
Siz de bu söyleşi etkinliğini bulunduğunuz kentte gerçekleştirmek isterseniz, 0 533 810 29 14 numaralı telefondan BİRSEN VAR ile görüşebilirsiniz.
GÜNEŞ ERKUL, merkezi İzmir’de olan İlk Kurşun Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni ve Yazarı… Erkul yönetiminde çıkan gazetenin internet sitesi, Hürriyet gazetesinin internet sitesi gibi haber siteleri arasında en çok tıklanan sitelerden birisi… Bu anlamda genç yaşında çok önemli bir görevi üstlenen Erkul, günümüzdeki Mütareke Basını’na karşı 1923 ruhunu yaşatan bir basın yaratmanın gerekliliğine inanarak bu aydınlanma savaşını verdiğini söylüyor.
UTKU ERİŞİK, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Fikirler ve devrimler sanatla yayılır.” sözünden hareketle kurduğu Tiyatro Birileri ile kendisini “Mustafa Kemal’in Sanat Cephesi”nin bir neferi olarak gördüğünü söylüyor. Özellikle “Hoş Gelişler Ola” adlı oyunu ile sesini duyuran Erişik, bu oyunuyla Türkiye’de 70 il merkezi ve birçok ilçe, KKTC ve Almanya’da 450 kez sahne aldı.
Bedri Baykam’ın önsözünü yazarak övgüyle söz ettiği “Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları” adlı kitabı geçtiğimiz günlerde 3. baskını yaptı. Erişik, aynı zamanda her pazar akşamı Ulusal Kanal’da canlı olarak yayımlanan “Gençlerin Gecesi” adlı programı hazırlayıp sunuyor. Söyleşiye gittiği yerlerde, söyleşiyi düzenleyen kurumlarla yaptığı röportajları da programında yayımlayan Erişik, yerelde yapılan güzel çalışmaların ekrandan duyurulması görevini de üstleniyor.”
Mustafa Kemalin çocukları; haydi görev başına…
Vatan sizden hizmet bekler…

Tülay Hergünlü

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Türkiye’nin son 10 yılı… (Tatlı yalanlar...) - Tülay Hergünlü


AKP'nin reklamlarında başarı (!) olarak sıraladıkları başlıkların tamamı tatlı yalanlardır... Halk sanal bir dünyada kaderiyle baş başa bırakılmıştır. Bu ülkeye ve insanlarına bu kadar yalan söylemeye artık bir son verin! Yazıktır, günahtır! 
Kapımın önünde bir broşür (el ilanı) buldum. İstanbul Demokrasi ve Gelişim Platformu isimli bir kuruluştan atılmıştı. Kuruluş diyorum aslında ne olduğunu, kimlerden oluştuğunu bilmiyorum.  İnternet’te araştırdım açıklayıcı bir kimlik bilgisine rastlamadım. Ancak sıraladığı başlıklardan hareket edince tam bir iktidar yanlısı düşünce sahiplerinden oluştuğu anlaşılıyor…
El ilanında Türkiye’nin son 10 yılını önceki dönemlerle kıyaslamışlar. Sanırsınız ki batmakta olan bir Türkiye devralmışlar ve refah içerisinde yüzen bir Türkiye (!) yaratmışlar…
 İlanda öyle bir tablo çizilmiş ki inanılmaz bir hayal gücü gerekiyor…
10 yılda şu kadar büyümüşüz, IMF’ ye borcumuz neredeyse sıfıra inmiş, şu kadar araç üretmişiz (!), şu kadarını ihraç etmişiz, kişi başı millî gelir 10.000 USD’ a fırlamış(!), sağlık da memnuniyet yüzde bilmem kaçlara yükselmiş, eğitime şu kadar para ayırmışız ve benzeri bir sürü başlık…
Her başlığa tek tek yorum yazmak isterdim ama çok uzun olur… Belki de bir yazı dizisi hazırlarım. Neyse... Şimdilik el ilanında ki ekonomi ile ilgili iki başlığa değinmek istiyorum:
İthalat ve ihracat artışları...
El ilânına göre ihracatımız, 10 yıl önce 25 milyar dolar iken, 2011 yılında 114 milyar dolara çıkmış…(Artış yüzde 356)
İthalatımız ise 41 milyar dolar iken yine 2011 yılında 185 milyar dolara fırlamış…(Artış yüzde 352)
2011 yılında ithalatımız ihracatımızdan 71 milyar dolar fazla. (Fark yüzde 38.)
Herkesin anlayacağı şekilde açıklayacak olursak;
Kazanmadığımız parayı harcamışız… Kısaca, hem kendimizin hem de çocuklarımızın geleceğini çalmışız… Eski dildeki tabiriyle veresiye yemişiz. Yabancının defterine borç yazdırmışız…(Salçayı bile dışarıdan almışız…)
Salt bu rakamlar bile nasıl bir dış borç batağında yüzdüğümüzü anlatmaya yetiyor.  
Halkın gözünden kaçan ya da kaçırtılan önemli bir husus ise, ihracatımızın içindeki ithal ikame payının oranı… Yani Türkiye’de üretilen bir ürün içinde kullanılan yabancı malzeme payı… Bu oranı tarafsız bir ekonomistin açıklamasını isterdik. O zaman aslında o çok övündükleri ihracat rakamlarının da gerçeği yansıtmadığı daha iyi anlaşılacaktır.
Bir örnek vermek gerekirse; Otomobil ihracatımız tavan yapmış, ne güzel… Ancak, yabancının Türkiye’de ürettiği otomobilin içinde kullanılan parçaların kaçta kaçı dışarıdan getirilmiş, kaçta kaçı ülkemizde üretilmiş bilinmiyor. Yani dışarıya bir otomobil sattığımız zaman, bu satışın içindeki ithal parça oranı yüzde kaç?
Kanımızca “zurnanın zırt dediği” yerlerden birisi belki de birincisi ihracatın içindeki ithal ikame oranının büyüklüğüdür. Hal böyle olunca da ihracat rakamlarımız gerçek satışımızı yansıtmaktan çok uzaktır.
***
Önceki hükümet zamanında uygulanmakta olan bir ekonomik paketi devraldılar. Yeni bir reçete ortaya koymadılar.  Var olanı sürdürdüler…
10 yıllık süreçte ise tüm Millî değerlerimiz, bankalarımız, Telekom, Tekel ve benzeri tesislerimiz, topraklarımız, hatta limanlarımız bile yabancılara babalar gibi satıldı…
Kayıt dışı çalışan firmalara 2-3 senede bir af getirilerek elde edilen gelir ile bütçe açığı dengelenmeye çalışıldı…
Düşük kur, yüksek faiz sarmalından yararlanan yabancılar Türkiye’nin kanını emdiler…
Dışarıdan gelen sıcak para üretimde kullanılmadı…
Beyaz yakalı işsizler ordusu yaratıldı…81 İlde üniversite yapıldı ama işsizler ordusuna istihdam sağlayacak fabrikalar inşa edilmedi…
Sonuç olarak; İstanbul Demokrasi ve Gelişim Platformu’nun başarı (!) olarak sıraladıkları başlıkların tamamı tatlı yalanlardır... Halk sanal bir dünyada kaderiyle baş başa bırakılmıştır. Açlık sınırının altında yaşayan binlerce insan sadaka siyasetiyle oyalanmaktadır…
Bu ülkeye ve insanlarına bu kadar yalan söylemeye artık bir son verin!
Yazıktır, günahtır!
Bu devran böyle gitmez, rüzgârlar da her zaman aynı yönden esmez!
Umarız Türk milleti gücünü 12 Haziran’da sandıkta göstererek, bu tatlı yalanlara son verecektir…
Tülay Hergünlü