23 Aralık 2010 Perşembe

Mafya – Tarikat – Gladyo Hukuku, Kanunsuzların Hukukudur…


NATO, 9 Nisan 1949 Washington Antlaşması ile kuruldu. İngilizce, North Atlantic Treaty Organization sözcüklerinin kısaltılmışıdır. O, görünüşte SSCB’ye karşı ortaklaşa oluşturulan bir savunma gücü ve güvenlik örgütüydü. Ama günümüzde daha çok ABD’nin emrinde ve güdümünde çalışan bir saldırı, bir yıkım ordusu gibi görev yapmaktadır. Ülkeleri etnik ve dinsel temelde bölüp, parçalamak, güçsüzleştirmek için elinden geleni ardına koymamaktadır.
Gladyo ise, onun bir yan kuruluşudur. 1952 yılında NATO tarafından oluşturulmuştur. Yasa tanımaz, gizli bir yeraltı örgütüdür. Kendi özel hukukuna göre işlevini sürdürmektedir. Bir kontrgerilladır. Ona “Cephe Gerisi” operasyonları anlamına gelen “Stay-Behind” da denilir. CIA tarafından yönetilip, CIA tarafından finanse edilmektedir.
Birçok ülkede, birçok bombalama, yıldırma, cana kıyma, yakıp yıkma, korkutma olayına karışmış, cinayetler işlemiştir. Eylemleri arasında, 1980 yılında Bologna tren istasyonunda gerçekleştirdiği, 85 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalama olayı da vardır.
Türkiye’de deTürk Ordusuna ve ulusal güçlere karşı birçok saldırılar, tertipler düzenlemiştir. Cinayetler işlemiştir. Suikastlar gerçekleştirmiştir. Bunların başında Orgeneral Eşref Bitlis ve Uğur Mumcu katliamları, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas olayları gelir.
Bu terör örgütünün her ülkede ayrı bir adı vardır. Almanya’da Sword, Avusturya’da schwert, İspanya’da GAL, İngiltere’de Secret British… Örgütün İtalya’daki adı Gladyo idi, kılıç anlamına gelmekteydi. Türkiye’de ise “Özel Harp Dairesi”, “Süper NATO” ve “Kontrgerilla” olarak bilinmektedir
1952 yılında, Menderes döneminde Türkiye’nin NATO’ya kabul edilmesinden sonra ülkemizin başı hiç dertten kurtulmadı. ABD emrindeki bu saldırı ve denetim örgütü, yan kuruluşları ile birlikte TC hükümetlerinin uygulamalarına sürekli müdahale edip, yön verdi. Hükümetler yıkıp, hükümetler kurdu.
Özellikle 1980, 12 Eylül darbesinden sonra ABD, ahtapotun kolları gibi Türkiye’nin maliyesinden ekonomisine, eğitiminden kültürüne her yanına dal budak sardı. Zaten bu karşı devrimci darbe CIA tarafından planlanmış, uygulamaya konulmuştu. Darbe gerçekleştirildikten sonra CIA’nın İstasyon Şefi Paul Henze’ye,  “Your boys have done it.” Yani “Senin oğlanlar işi yaptı” diye rapor verilmişti.
1980’lerde emperyalizm, tüm dünyada “küreselleşme” adı altında “Yeni Bir Dünya Düzeni” kurmak istiyordu. Bu düzende ulus devletlere, ulusal yapılanmalara ve kuruluşlara yer yoktu. Ama ulusçuklara, azınlıklara, aşiretlere, tarikatlara yer vardı. Emperyalist sömürü çarkının sağlıklı işleyebilmesi için ülkeler parçalanmalı, kamu mülkiyeti özelleştirilmeli, devletçilik uygulamalarına son verilmeliydi.
Kenan Evren 12 Eylül Darbesi ile emperyalizmin bu uluslar arası görevini bir kurşun asker gibi eksiksiz yerine getirdi. Okullarda din derslerini zorunlu kıldı. TDK ve Türk Tarih Kurumlarını kapatarak Kemalizm duvarında gedikler açtı.
Bu yeni sömürgeciliğin ideolojisi ise Fidel Castro’nun vurguladığı gibi “neoliberalizm” idi ve ülkeleri yok etmede o, “BÖL-YÖNET” taktiğini uyguluyordu.
Bu yöntem Yugoslavya, Irak, Afganistan ve dünyanın bazı yerlerinde denendi ve hedefine ulaştı. Örneğin, ABD emperyalizmi, Yugoslavya’yı parçalayabilmek için Hırvat, Sloven, Boşnak, Arnavut ırkçılığını kullanmıştı. 1990-1992 yılları arasında bu ülkeler ve daha sonra da Makedonya, Sırbistan, Karadağ Cumhuriyetleri, federasyondan ayrılmıştı.
Emperyalizm önce Yugoslavya’da neoliberal, ırkçı, yoz düşüncelerle kitlelerin beyinlerini yıkamış; sonra da vahşi, acımasız, kanlı yöntemlerle halkları birbirlerine kırdırarak, federasyonu ortadan kaldırmıştı… Böylece, Tito’nun bağımsız, başı dik, birleşik ülkesi parça parça edilmiş, tarih olmuştu.
Bugün yeryüzünde Yugoslavya diye bir ülke yok artık.
Ülkemizde de Evren’ler, Özal’lar, Çiller’ler Yeni Dünya Düzenine hizmet etmek için ellerinden geleni yaptılar. Kemalist Türkiye Cumhuriyetini ve ordusunu bitirme görevini üstlendiler. 2002’den sonra ise bu görevi Tayyip Erdoğan’lar, Abdullah Gül’ler devraldı. Recep Tayyip, BOP eşbaşkanlığına seçildi. Aslında bu görev ona seçimlerden çok önce 1996-97 yılarında ABD tarafından verilmişti. Tayyip Erdoğan Başbakan; Abdullah Gül Dışişleri Bakanı olarak belirlenmişti. 2002 seçimleri ile bu atama işlemi resmilik kazanmış, Büyük Ortadoğu Projesi uygulama alanına konulmuştu.
Bugün yurdumuz, bir mafya-tarikat-gladyo ekibi tarafından yönetilmektedir. Bu ihanet çetesi, ABD’nin BOP planını gerçekleştirip, Ortadoğu’ya rahatça yerleşebilmesi için kolları sıvamış, orduya, yargıya gözdağı verme, tüm ulusalcıları yok etme, sindirme politikası izlemektedir. Bu nedenle Tüm yurtta bir korku
imparatorluğu kurmuştur. Medyanın geniş bir kesimi emir kulu durumuna getirilmiş olup, İktidarın borazancılığını yapmaktadır.
Emniyet, F tipi çetenin eline geçmiştir. Tarikatçılar, cemaat üyeleri devletin tüm birimlerine sızmış, bulundukları yerlerde cemaat hukukunu uygulamaktadırlar. İstemedikleri kişileri tertiplerle, sanal iddialarla içeriye attırarak, Türkiye’yi dikensiz gül bahçesine çevirme çabalarını en yüksek düzeyine çıkarmışlardır.
Ulusal bütünlük, üniter devlet yapısı parçalanmak üzeredir. Bölücüler artık meclis çatısı altında açık açık Kürtçe konuşmaktadırlar.  Kent, köy, kasaba, sokak adlarının değiştirilmesi, pazarlarda marketlerde satılan ürünlerin etiketlerinin Kürtçe yazılması girişimleri başlatılmıştır. Tek bayraktan, tek meclisten, özerk bir Kürdistan’dan söz edilmekte, bunu gerçekleştirebilmek için toplantılar düzenlenmektedir.
Yurtseverler, ulusalcılar ise kanıtsız iddialarla,  sorgusuz sualsiz 1000 gündür Silivri zindanlarında tutsak edilmiştir.
Bu gerçekler ortada iken, Başbakan Bitlis meydanında “Aydınları bizim içeri tıktığımızı söylüyorlar. Bizim içeri tıktığımız bir tane aydın yoktur. Bunların aydın dedikleri karanlık işlere karışma zannıyla yargı tarafından şu anda içeridedirler.”
“Bizim içeri tıktığımız arasında bir tane aydın yoktur demek” boyları kadar kitabı olan gazetecileri, bilim adamlarını, yazarları, dünya çapında bilim ödülleri alan profesörleri asla küçültmez, yok etmez.
Aslında “Karanlık işlere karışma” sözü ile Başbakan, yargıda görülmekte olan bir davaya açıkça müdahale etmiştir. Bu suçtur. Bu yürütmenin yargıya müdahalesidir. Kanunsuzluktur.  “Karanlık işleri” kimlerin çevirdiği belgeleri, kanıtları ile ispatlanmıştır. Asıl sorgulanması, yargıç huzuruna çıkarılması gerekenler “dokunulmazlık zırhı”nın arkasına saklananlardır.
Günümüzde Cumhuriyet hukukunun yerini mafya, tarikat, gladyo hukuku aldığı için bunlar yargılanamamaktadırlar. Çünkü mafya, tarikat, gladyo hukuku demek kanunsuz insanların hukuku demektir.
Ama kimse yaptıklarının yanına kar kalacağını sanmasın… Günü geldiğinde bütün bu hukuksuzlukların, yasa dışı uygulamaların hesabı yargı önünde tek tek sorulacaktır. Ama mutlaka sorulacaktır.
Bir gün mutlaka…

0 yorum:

Yorum Gönder