17 Nisan 2011 Pazar

İkinci Halid-i Nakşi Kürt İsyanı; Şeyh Ubeydullah… - Erdal Sarızeybek

 İkinci Halid-i Nakşi Kürt İsyanı; Şeyh Ubeydullah…

Anadolu’da çıkan isyanlar konusunda yapılmış araştırmaların çokluğuna karşın, bu isyanların dayandığı düşünce temeli üzerine yazılmış pek fazla eser yoktur. Birçok araştırmacı yazar isyanları tek tek ele almış olduğundan, isyanların bütünü ve dayandığı siyaset hakkında kamuoyunda ortaya çıkmış bir fikir bütünlüğü de yoktur. Bu bir eksikliktir. İsyanlar öncelikle ‘Osmanlı-Cumhuriyet’ diye ikiye ayrılmış, Osmanlı döneminde çıkarılmış olanlar ayrı, Cumhuriyet döneminde çıkarılan isyanlar ayrı ele alınmıştır. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki isyanlar bir araya getirilerek, isyanın çıkarıldığı tarih, yer ve kişiler üzerinde anlamlı bir ilişiki bugüne kadar ortaya çıkarılamamıştır. Benzer şekilde isyanların çıkarıldığı dönemlerdeki Osmanlı ve Cumhuriyet’in karşı karşıya kaldığı tehditler yan yana getirilerek bir analize gidilmediği için de, isyan nedenleri konusu da tarihsel süreci içerisinde değerlendirilememiştir ya da bize öğretilmemiştir.
Sade bir örnekle anlatmaya çalışacak olursak, bugüne kadar ‘Kürt İsyanları’ şeklinde ele alınan olaylar, ‘Kürt-Ağa’ ve ‘Kürt-Nakşî’ isyanları şeklinde ortaya konulmamıştır. Bu şekil ortaya konulup incelenmediği içindir ki, Nakşibendî tarikatı ile isyanlar, Doğu’daki feodal ağalar ile isyanlar arasındaki derin ilişkiler de gözlerden kaçırılmıştır. İsyanı çıkarmış olan ağalar ya da Nakşî Kürt Şeyhlerinin kişilikleri, bölge üzerindeki, nüfuzları, onları takip eden nesilleriyle birlikte de bir değerlendirme, derli toplu olarak masaya konulmamıştır ya da dediğimiz gibi, bize öğretilmemiştir. Bir bütünün parçaları üzerinde yapılmış olan detaylı araştırmalar, ne yazık ki, bütünü görmemizi bir ölçüde engellemiştir. Gazeteci yazar Altan Tan’ın Kürt Sorunu adlı kitabında, Bedirhan Bey isyanı iki sayfa, Şeyh Ubeydullah hareketi olarak adlandırılan isyan ise üç sayfa içinde ancak kendine yer bulabilmiştir. Koçgiri isyanı iki sayfa, Şeyh Sait isyanı ise oldukça detaylı olarak yer almış, ama ne yazık ki isyanlar arasındaki ‘Kürt-Nakşi-Ağa’ ilişkisi göz ardı edilmiştir.
Günümüzde PKK terör örgütünün işlediği cinayetler dahi bir Kürt İsyanı olarak adlandırılmaya çalışılmaktadır. Öyleyse eğer, yazdıklarımız bugüne kadar yazılmamış olan Kürtçülük hareketinin dinsel-örgütsel-küresel boyutunu gözler önüne serecek, bu gerçeğin ışığında alınması gereken tedbirleri de kendiliğinden ortaya çıkaracaktır. Bu ilişkiler ağı içerisinde, Kürt İsyanı denilerek göz ardı edilen Bedirhan Bey isyanı sorunu belirleyici olayın başıdır.
Şeyh Ubeydullah hareketi şeklinde adlandırılan Şeyh Ubeydullah isyanı da asıl sorunu belirleyen ikinci çıkış noktamızdır. Bedirhan Bey üzerine çok yazılmış çizilmiş konular vardır, araştırmacılar bu konuda çok çeşitli kaynaklara ulaşabilirler. Ancak Şeyh Ubeydullah isyanı üzerine, Osmanlı, İran, Rus ve İngiliz arşivlerini kullanarak hazırlanmış kapsamlı bir çalışma ne yazık ki yoktur. Ulaşabildiğimiz tek bir araştırma vardır, Alişan Akğınar, Sezen Bilir ve Sacim Sebüktegin tarafından yazılmış, Vesta Dergisi 2006 yılı 5. Sayısında yayımlanmıştır. Bu araştırmayı sizlere sunmak istiyoruz, belgelere dayandırıldığı için de doğrudan aktarıyoruz:
“…Celile Celil’in Rus arşivlerini kullanarak yazdığı çalışması ve Wadie Jwaideh’in daha çok İngiliz arşivini kullanarak hazırladığı çalışması dışarıda tutulursa, diğer yazarlar daha çok bu iki kaynakta yer alan bilgileri tekrarlamakla yetinmişlerdir. Oysa Osmanlı ve İran arşivleri belki de bu konuda ilk başvurulması gereken kaynaklardır. Biz bu çalışmamızda, Osmanlı arşivinde yer alan bazı belgeleri ortaya koyarak, isyanla ilgili eksik kalmış yönleri az da olsa tamamlama amacını taşıyoruz. Burada yayınlayacağımız belgelerle, özellikle Şeyh Ubeydullah’ın ve isyanının, Osmanlı açısından nasıl görüldüğü ve değerlendirildiği üzerine önemli ipuçları bulunabileceği kanısındayız1:
Şeyh Ubeydullah
Bilindiği gibi 19. yüzyıl Osmanlı açısından tam bir alt üst oluşa sahne olmuştur. Aslında aynı şey bu dönemde Kürtler için de geçerlidir. 19. yüzyıla kadar belirli bir özerklikle Osmanlı topraklarında yaşayan Kürtler için, bu yüzyılda birçok şey değişmeye başlayacaktır. II. Mahmut’la (1808-1839) başlayan modernleşme ve merkezileşme çalışmaları sırasında, Kürt bölgelerinin de özerk statüsü kaldırılmıştır. Bunun üzerine bölgedeki önemli Emirlikler ayaklanarak bu duruma karşı koymuşlar ancak Osmanlı tarafından yenilgiye uğratılmışlardır. Osmanlı’nın Kürt beylerini yenilgiye uğratması ve bu Kürt Emirliklerini ortadan kaldırması beklendiğinin tersine bölgedeki kontrolünü kolaylaştırmamış, ortaya çıkan yüzlerce başıboş aşiret nedeniyle zorlaştırmıştır.
Bölgede çok güçlü konumda olan Mirlerin ve Beylerin konumlarını kaybetmeleri üzerine devlet bölgeye valilerini yollamış ancak bu valiler, yerel olaylara ilişkin ne onlar (Mirler) kadar bilgi sahibiydiler ne de halkın nezdinde meşru yöneticiydiler. Bu nedenlerden dolayı da aşiretler arası çelişkilere ve kan davalarına çözüm getiremediler… Dolayısıyla, bu boşluğu dolduracak, aşiretler arası anlaşmazlıkları önleyecek bir güç gereklidir. İşte bu rolü bir süre sonra güçlü dini liderler oynamaya başlamıştır. Aşiretler arası çatışmalar beklenmedik boyutlara ulaşarak tehlikeli bir hal alınca, aşiret üyeleri, şeyhleri (Bunların müritlerinin sayıları Mevlana Halid’in gayretleriyle epeyce artmıştı) sorunlara çözüm bulacak kişiler olarak görmüş ve bunun neticesinde şeyhlerin otoriteleri, aşiret sınırlarını aşarak politik önderler haline gelmelerine yol açacak bir biçimde, genişlemiştir.
Bundan başka 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı, Kürdistan2 Eyaletindeki toprakları tapulu hale getirmeye başlamış ve tapu memurlarının en çok muhatap olduğu şeyhler nüfuzlarını kullanarak birçok toprağı kendi tapularına almışlardır. Bu tür nedenler sonucunda, 19. yüzyılın ikinci yarısında, Kürtlerin yaşadığı topraklarda, Şeyhler büyük bir güç kazanmışlardır. İşte bu şartlarda Şemdinli’nin güçlü şeyh ailelerinden gelen ve Şeyh Taha’nın oğlu olan Şeyh Ubeydullah, amcası Şeyh Salih’in yerine Nakşibendî tarikatının başına geçer. Bölgede zaten çok etkili olan Nakşibendî aşireti, Ubeydullah’ın döneminde de etkinliğini giderek artırır. Özellikle Botan, Behdinan, Hakkâri ve Ardelan Emirliklerine ait topraklar Ubeydullah’ın kontrolü altındadır…
1877 yılı Şeyh açısından çok önemli olmuştur. Bu yılda başlayan 93 harbinde (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) Şeyh, bir tarafı seçmek zorunda olduğunun bilincindedir ve İslami değerlerinde etkisiyle, halifenin devletini yani Osmanlı’yı seçmiştir (bu kararda Rusların Ermenilerle kurduğu ilişkiler ve bölgede bir Ermeni devleti kurulacağı fikrinin de etken olduğunu unutmamak gerekir). Ancak bilindiği gibi savaş, Osmanlılar açısından tam bir felaketle sonuçlanır. Savaş sonrasında imzalanan Berlin Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti 210.000 km kare toprak kaybetmiştir. Toprak kaybının büyük kısmı Balkanlar’da olsa da bu kayıplar arasında Kars, Ardahan, Batum gibi bölgeler de vardır. Savaş sonucunda Kürtler de büyük bir yıkım yaşamıştır. Çalışabilir nüfusun savaşa alınması, alınan ek vergiler, bunu izleyen yenilgi ve alınan vergilerin giderek artması halkı sefalete sürüklemiştir…
Savaşın yarattığı yıkım, bölgede yaşanan sefalet ve otorite boşluğu, Ermenilerin bölgede devlet kuracakları söylentisi ve Şeyh’in aklındaki birleşik bir Kürt devleti kurma fikri, bu yıllarda bir araya gelince isyanın zemini hazırlanmış olur. İlk olarak 1879′da Şeyh’in birlikleriyle Osmanlı kuvvetleri karşı karşıya gelmişse de, her iki taraf da birbirinden faydalanma arzusunda olduğundan, kısa sürede anlaşma sağlanır ve Osmanlı topraklarındaki olay büyümeden önlenir.
Şeyh’in gözü, daha kolay lokma olarak gördüğü İran’dadır, ancak ondan sonra Osmanlı’yı düşünecektir. İran’ın bu dönemdeki güçsüzlüğü, Osmanlı’nın başında bir halifenin bulunmasına karşın İran’ın Şiiliği, İran’ı bir hedef haline getirmekte ve bu saldırıya dini bir görünüm kazandırmayı da kolaylaştırmaktadır.
1880 Ağustosunda Şeyh, sınırda ayaklanmış Mangur aşiretine destek için oğlu Abdülkadir yönetiminde bin kişilik bir Kürt müfrezesi yollar, ardından 10 Eylül’de Mangur alınır, 15 Eylül’de Piran aşireti de isyana katılır. Birçok aşireti yanına çekmeyi başaran Şeyh ve oğlu Abdülkadir önderliğindeki birlikler Savacbulak’ı da alarak Tebrize yaklaşırlar.
Ancak bu noktada düvel-i muazzama devreye girer. Ruslar bölgede büyük bir Kürdistan kurulmasını istemedikleri gibi, İran’ın kendilerinden yardım istemesinden yararlanarak bölgeye müdahale etmek ve İran’ı yanına çekmek niyetindedir. İngilizler de kesinlikle bölgede birleşik büyük bir Kürdistan kurulmasını istemezler, ayrıca bu isyanı, Rusya’yı bölgeye sokacak tehlikeli bir gelişme olarak görürler ve Osmanlıya baskı uygulayarak, sınırlarını kapatmasını ve Şeyh’i desteklememesini isterler. Bir süre sonra gerçekten de Osmanlılar sınırı kapatarak Şeyh’in İran ve Osmanlı birlikleri arasında sıkışmasını sağlar ve isyan yenilgiyle sonuçlanır. Bu konudaki Osmanlı belgelerinin ortaya çıkartılmamış olması, Osmanlı’nın bu süreçteki politikalarının belirsiz ve kafa karıştırıcı olduğu gibi yorumlara neden olmuştur. Oysa belgeler incelendiğinde görülmektedir ki:
* Osmanlılar, uzun yıllardır bölgede yaşanan karmaşayı önlemenin ve Kürt aşiretlerini kontrol altına almanın tek yolunun Şeyh Ubeydullah gibi bölgede çok etkin ve nüfuzlu birini yanlarına çekmek olduğunu düşünmektedir.
* Bölgede İngiliz ve Rusların kurdurmak istediği düşünülen Ermeni devletine karşı yine tek kozunun Kürtler ve onları kontrol edebilecek Şeyh Ubeydullah’ın olduğu kanısındadır.
* Ancak Şeyh’in bu desteği yanlış anlayıp bölgede birleşik ve büyük bir Kürdistan kurma hayaline kesinlikle sıcak bakmamaktadır.
* Şeyh’in İran’a karşı giriştiği harekât konusunda ısrarlı olmasına karşıdır. Çünkü Rusya ve İngiltere’nin bölgeye müdahale edebileceğinden korkmaktadır. Bu nedenle Şeyh’in İran’a saldırısı sırasında, sınırlarını kapatarak İran’a yardımcı olmuş, ancak isyandan sonra şeyhle olan iyi ilişkilerini sürdürmeye çalışmıştır. Hatta öyle ki isyandan sonra savaşta yaralanan Şeyh’in adamlarına maaş dahi bağlamıştır.
İsyanın bastırılmasından sonra Osmanlı topraklarına kaçan Şeyh Ubeydullah, tehlike olarak görüldüğünden Osmanlılar tarafından İstanbul’a çağrılır. Gerçi Şeyh bir süre Osmanlıyı oyalamayı başarsa da sonunda Osmanlı’nın baskılarıyla İstanbul’a getirtilir. Şeyh İstanbul’da büyük bir törenle karşılanır. Sultan ‘misafirini’ şeref töreniyle karşılamayı esirgemez. Şehrin bütün ileri gelen resmi şahsiyetleri Şeyh’i karşılamaya çıkar. Sokaklar insanlarla dolup taşar. Ubeydullah’ın İstanbul’a girişi sırasında, onun şerefine top atılır. Ancak Şeyh Ubeydullah amacından henüz vazgeçmemiştir. Şeyh 1882 Temmuzunda Ramazan bayramı sırasında, tacir kılığına girerek, sahte bir pasaportla, Fransız şirketlerinden birine ait Pak isimli gemiyle Poti’ye, oradan da Hakkâri’ye kaçar. Bunun üzerine bölgeye askeri yığınak yapan ve Şeyh’in ikna olmayacağını görünce üzerine asker gönderen Osmanlılar, Şeyh’i yakalar ve oğlu Abdülkadir’le birlikte maaş bağlamak suretiyle Mekke’ye gönderir. Şeyh 1883 yılında Mekke’de ölür…”.
Türk tarihi, bu isyan hakkında, daha da ileride ortaya çıkacak vesikaların ışığında, kesin kararını verecek ve yazacaktır. Elimizde bulunan bu belgelerin ışığında, bu bölümde, Şeyh Ubeydullah’a ait bir mektubu, isyan sonrası Van Valisi’ne yazmış olduğu mektubu yayınlamakla yetineceğiz;
“Şeyh Ubeydullah’tan Van Valisi’ne, 22 Ramazan 1879. Mektubunuz aldım. Çok Müteşekkirim. Oğlum Abdulkadir’i aşiretlere gönderdim. İmparatorluk kuvvetlerinin Amadia’da(Musul Vilayeti) köyleri yakıp yıktıklarını, birçok köylüyü öldürdüklerini ve kadınlara tecavüz ettiklerini söyledi. Oğluma, oraya varınca karşıt tarafları barıştırması için talimat verdim. Ama imparatorluk askerleri onu dinlemediler, aşiretler ise çarpışmaları bırakıp çekildiler. Kürtler tarafından tutuklanan askerlerden bazılarını oğlum serbest bıraktırdı. Hükümet o askerleri sorgularsa oğlum Abdulkadir’in davranışı doğru olarak anlaşılır. Kötü niyetli kimseler durumu Hükümet-i Şahane’ye başka türlü anlatmışlar. Bu uydurmaları dinlememenizi rica ederim. Tam tersine, gerçek durumu Babıâli’ye anlattıktan sonra, o kötü niyetli kişileri tutuklatıp hapse atacaksınız. Her zamankinden daha fazla sadık olduğumu Hükümet’e arz ederim. Benim bu beyanımın Zatıâliniz tarafından ciddi olarak dikkate alınacağına inanıyorum. Huzur ve sükunetin sağlanması için kendimi feda etmeye ve Hükümet’in emrini yerini getirmeye hazırım. Teslim olduğumu ve tam olarak boyun eğdiğimi ispat için oğlum Seyit Muhammed Seid’i(Sadık) size gönderiyorum. Entrikacıların hakkımdaki asılsız iftiralarına kulak verilmeyeceğini umuyorum. Sizin gönderdiğiniz elçi Abdulkadir Efendi size söylediklerimin hepsini doğrulayacaktır. Sizin emirleriniz uyarınca, karşıt tarafları barıştırmak için gönderilmiş olan oğlum Abdulkadir’i geri çağırmak üzere bir haberci gönderdim. Bundan böyle benzer olayların tekrar çıkmayacağını ve huzurunuzun kaçırılmayacağını umuyorum. Ubeydullah3”
İsyan sonrası Şeyh Ubeydullah teslim oldu. Hükümetçe 20 bin kuruş aylık maaşa bağlandı. 1881 yılında Hicaz’a sürüldü ve 1883 yılında orada öldü. Babalarının ölümünden sonra aile üyelerinin Cidde’de mecburi ikamet cezası kaldırıldı ve Şeyh’in çocukları ve torunları Türkiye’ye döndüler. Oğullarından Nakşibendi Şeyhi Abdulkadir(Seyit) (1851-1925), İkinci Meşrutiyet döneminde Ayan meclisine seçildi. Bir ara bu meclisin başkanlığına da getirildi. Ancak Mütareke döneminde işgalci İngilizlerle işbirliği yaptı. 1925 yılında Nakşibendi Şeyhi Sait ayaklanmasına karıştı ve yargılanarak idam edildi. Bu isyan Türk tarihine, Bedirhan Bey isyanından sonra, ‘ikinci Halid-i Nakşi Kürt Şeyh isyanı’ olarak yazıldı…

ERDAL SARIZEYBEK

0 yorum:

Yorum Gönder